Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen…

Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve T24 zamanlarındaki dilimi bilir; ama öğrencileri için durum farklı. (Unlearn your privilege, Misal!) Muhtemelen hafta sonu bayiden ekmekle beraber o hard-copy Radikal İki’yi hiç almadılar; o yüzden “feuilleton” geleneğinin o spekülatif, hataya pay bırakan, deneme tarzı, konuşur gibi esnekliğine mesafeli, daha yapısal ve kuramsal olarak titiz yaklaşıyorlar. Teori ve siyaseten doğruculuk bazen yazının başına buyruk nefesini kesse de, genelde benden beklenenin tersine, yazıyı geri çekmedim. Aksine, ekibin metin üzerine harcadığı o samimi mesaiye, beraber geçirdikleri tartışma zamanına ve kolektif egzersizlerine saygı duydum. Kafamda, metni tartışan gençleri hayal etmek, yazıya iyi gelen bir resim oldu. Benim için asıl kıymetli olan bu dinamizmi tetiklemek ve platformun gerçekten işlediğini görmek. Kendi küratöryel pratiğimi “sürekli arabuluculuk” (continuous mediation) olarak tanımladığım için, bu metodik müdahaleleri sürecin verimli bir parçası olarak gördüm. Günün sonunda “türcülük” ve “hayvanın failliği” üzerinden açtıkları tartışma, metne yeni bir katman getirdi. Platform çalışıyor; yenilenen “asosyoloji” işlevini yerine getirdi! Galiba Memo da öğrencilerini bu “misafir” etkisiyle yeniden tanıdı; maşallah canavar gibiler. Eğer standartları buysa, gelecek korkum hafifledi; ülkem emin ellerde. Ortaya çıkan bu ping-pong, -kendi adıma- serbest bir ruhla metodik bir sorumluluk bilincinin yan yana geldiği canlı bir diyaloğa, iyi bir masa tenisine dönüştü.

Kolonisinden ayrılıp tek başına yürüyen bir penguen videosu, nihilizmden bireyselliğe -üzerinden pejoratif anlamlar yüklenerek, fenomen oldu. Bugün sosyal medyada önümüze düşen bir videoyu “anlık” sanıp tüketirken, aslında yirmi yıl öncesine ait bir belgesel izliyor oluşumuz dijital çağın en garip yanılsamalarından biri. Bu durum, sadece bir tarih hatası değil; “güncel/ilgili” (relevant) olanın saniyeler içinde sürekli yer değiştirdiği, hakikatin hızla öğütüldüğü bir algı düzeneğinin parçası. Algoritmalar için yıllar, aylar, haftalar ve günler önce gelen bir görüntü ile dün çekilmiş bir video arasında fark yoktur; ne zaman yüklendiği ya da dolaştığı etkili olsa bile her ikisi de “sonsuz bir şimdiki zaman” içinde sunulur.

Werner Herzog, Encounters at the End of the World, (2007), still.

Coğrafya kontrolü; penguenler Antarktik; Grönlandlı değil. Doğruluk kontrolü; o viral olan kare aslında 2007 yılından, yeni çekilmiş rastgele bir görüntü değil: Werner Herzog’unmuhteşem belgeseli Encounters at the End of the World’den bir kesit ve Penguen Adélie. Ancak beni asıl düşündüren bu kaygan zemin değil; o eski görüntüde bulduğumuz anlamın, bugünün çıkmazlarıyla kurduğu o sarsıcı bağda, hayvanın kendi gerçekliğinin nasıl buharlaştığı. Carol J. Adams’ın “kayıp gönderge” (absent referent) kavramında uyardığı gibi; bizler hayvanı bir imgeye veya siyasi bir maskota dönüştürdüğümüzde, onun kendi öznel yaşamını aslında yok sayıyoruz.

Penguen dergisi, Gezi özel sayısı.

Bu coğrafyanın ironisi odur ki; Herzog’un sessiz pengueni, -hatırlarsanız, bizim Gezi direnişimizde medyanın körlüğüne karşı yükselen ironik bir maskota dönüşmüştü. Penguen dergisi, tam da o gürültülü yalanların ortasında çıplak hakikatin mizahı oldu. Sokaklar yanarken penguen belgeseli yayınlayan kanallara inat, penguen bizim muhalif duruşumuzun, sistemle dalga geçme biçimimizin simgesiydi. Ancak bugün görüyorum ki, penguen bir tür olarak varoluş kipiyle değil, yine sadece insan siyasetinin bir yansıması olarak orada duruyordu.

Caspar David Friedrich, Deniz Kenarında Keşiş (1808–1810), Alte Nationalgalerie

Werner Herzog’un kamerasından ifla olmaz Alman romantiği Caspar David Friedrich’in fırçasına uzanan o köklü görsel kanon, doğayı sadece bir manzara değil, insanın kendi varoluşsal boşluğunu izlediği devasa bir ayna olarak görüyor. Bizde yeri, Kaplumbağa Terbiyecisi! Ne var ki Herzog için bu ayna her zaman melankolik bir asalet sunmaz. Herzog’un”dansçı tavuklar” metaforuyla (özellikle Stroszek filminde) aptallık, kaçınılmaz kader ve garibanların dünyadaki çaresizliğini temsil eden o meşhur bakışı: “Bir tavuğun gözlerinin içine bakın; oradaki o dehşet verici aptallığı, o devasa boşluğu göreceksiniz.” Herzog için tavuk, doğanın içindeki o mekanik anlamsızlığın sembolüdür. Oysa bu “aptallık” nitelemesi, tavuğun kendi failiyetine yönelik bir tür sembolik şiddettir; tavuk, insanın onu içine hapsettiği o dar sembolik kafesin kurbanıdır.

Werner Herzog, Stroszek (1977), still.

Walter Benjamin’in Teknik Olarak Yeniden-Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri tezine bir selam çakalım. Marx’ın bugün genç kuşak için hâlâ en taze olan uyarısı, bu işleyişin felsefi adını koyar: “şeyleşme” (reification). Kapitalizmde sadece insanların arasındaki ilişkiler nesneleşmiyor; hayvanın ve doğanın kendisi de insanın kendi yabancılaşmasını anlatmak için kullandığı birer “şey” haline getiriliyor. Lukács’ın dediği gibi, birey kendi yeteneklerine ve kişiliğine bile sanki piyasada satılacak bir “meta” gibi bakmaya başlar: “Tıpkı kapitalist sistemin kendisini sürekli olarak daha yüksek ve daha da yüksek seviyelerde ekonomik olarak üretmesi ve yeniden üretmesi gibi, şeyleşmenin yapısı da insanın bilincine giderek daha derin, daha kaderci ve daha kesin bir şekilde yerleşir.”[1]Bunun bir başka katmanında ise bu yabancılaşmanın dekoru olarak hayvanları kendi öznel tarihlerinden koparıp “anlamsız” kılıyoruz.

İnsan bilincindeki bu katılaşma, kitleleri kendi felaketine tepkisizce bakan birer seyirciye dönüştürürken, bu ‘duygusuz boşluğu’ dolduracak yeni bir figürün sahne almasına zemin hazırlar. İşte Trump, bugün tam da bu “şeyleşmiş” kitlelerin ve güncel/alakalı olanın sürekli manipüle edildiği o post-kavşakta duruyor. Bir yanda ICE üzerinden yürüttüğü politikalarla insanları birer nesneye indirgeyen, diğer yanda NATO çıkışlarıyla küresel statükoyu sarsan bir trajikomik figür. Bu tablo bize yabancı değil; o meşhur “One Minute” çıkışlarından kopya çekilmiş… Popülist meydan okumalarla, arka planda Gezi ruhunu andıran protestoların sesi boğulmaya çalışılıyor. Sermaye bireyi nesneleştirirken; trans bireyleri, göçmenleri, aydınları ötekileştiren Trump gibi operatörler bu gürültüyü kullanarak kitleleri katman katman şeyleşmenin sığlığına hapseder ve dışarısını Yılmaz Güney’in deyimiyle “duvarsız bir hapishaneye” çevirir.

Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar! Bu yabancılaşma ve baskı saldırısının en vahşi mimarisi ise bizim coğrafyamızda Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ydi. George Orwell, 1984 romanında zihni denetleyen hayali bir “Oda 101” kurgulamıştı; ancak 1984 yılının Diyarbakır’ında kurgu gerçeğin dehşeti karşısında dilsiz kaldı. İnsanlaşma Kavgası’nın yazarı Hamit Baldemir’in andığı zindan direnişinde, Necmettin Büyükkaya, Remzi Aygün, Yılmaz Demir, Cemal Arat ve Orhan Keskin… Onlar, Orwell’ın kurguladığı o distopyanın en kanlı gerçeğinde, insanı bir nesneye indirgemeyi amaçlayan o “Büyük Birader” mantığına karşı canları pahasına göğüs gerdiler. Diyarbakır’ın hücrelerinde yazılan tarih, Orwell’ın kurgusundan çok daha sarsıcı bir “insanlaşma” manifestosudur.

Bugün Rojava’da kadının, toprağın ve yerel komünün sesinde yankılanan o ütopya, işte bu direnişlerin meyvesidir. İdeolojik barikatları, milli gururları ve bölge dengelerini aşıp, ah keşke oradaki kolektif yaşama, tarıma ve o yerel hakikate bakabilseydik—belki de türlerin hiyerarşisini değil, o yatay kolektiviteyi kavrayabilseydik—penguenin o sessiz yürüyüşünde kendi kurtuluşumuzu bulurduk. Umut, Trumpvari kurtarıcıların gürültüsünde değil, halkların kendi öz gücündedir. İran ve Venezuela halkı, dışarıdan dayatılan liderlere muhtaç kalmadan, kendi demokrasilerine sahip çıkacak o kadim iradeye sahiptir.

Werner Herzog, Stroszek (1977), still.

Asıl hapishane ise dünyanın merkezinin Gazze olduğu bu yeni milatta inşa ediliyor. Françoise Vergès’in vurguladığı gibi: Gazze artık dünyanın merkezidir ve bildiğimiz dünya yıkılmıştır. Yetmiş bini aşan Filistinli’nin öldüğü bu soykırım günlerinde, dünyaya demokrasi dersi veren Almanya’da evler basıldı, polis şiddeti kanıksandı; Pro-Pal etiketleri nedeniyle sergiler, burslar ve işler birer birer iptal edildi. Çokkültürlülük adına gelen davetlerin yerini sessizlik aldı. Biz de nasibimizi aldık! Beyaz bürokrasi soykırımı ve “olmayan” sansürü konuşamazken, sinsi bir Germanisierung süreci safları sıkılaştırdı. Bugün ötekileştirme aracı olarak kullanılan o mekanizmalara bir dil çıkarıyoruz.

“Odadaki fil”, herkesin bildiği ama hakkında konuşulmayan devasa sorundur. Gazze’deki soykırım, Diyarbakır’daki hafıza veya Berlin’deki sansürdür. Filin gökkuşağı renklerine boyanması, odadaki o devasa trajedinin üzerini sanatsal bir estetikle örtme çabasıdır. Çünkü fil, sömürgecinin en büyük fantezisidir: Doğanın en devasa, en ‘evcilleştirilemez’ gücünü diz çöktürüp üzerine binmek. Bugün o fili gökkuşağına boyayanlar, aslında disipline edilmiş bir şiddetin estetiğini pazarlıyorlar. Fil hem Cumhuriyetçi muhafazakarlığın logosu hem de sömürgeci bir geçmişin sessiz şahidi. Onu renklendirmek, altındaki ezici ağırlığı hafifletmez; sadece ezilme sürecini ‘estetik’ bir seyre dönüştürür. (Bakınız USA 2024 seçimleri ve mavi eşeğe karşı kırmızı fil.) Neoliberalizm, kendi içindeki faşizan şiddeti asla yok etmez, onu sadece “politically correct” (siyasi doğrucu) bir ambalaja sokardı. Faşizmde direkt atak! Ancak fili bu şekilde andığımızda bile, onu yine insan merkezli anlatımıza hapsettiğimizi, onun kendi “failliğini” unuttuğumuzu itiraf etmeliyim.

Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, teaser.

Umut, Grönland ile koloni tarihini sorgulamakla mükellef Danimarka’nın ortak duruşudur. Kendi içlerindeki o iradeyi uyandırıp, Hayvan Çiftliği’nin o sinsi “bazıları daha eşittir” yasasını reddeden onlardır. Çünkü bu yazıyı yazdığım Berlin’de; Alte Nationalgalerie’de bulunan Friedrich’in Deniz Kenarında Keşiş (1808–1810) tablosundaki o derin sessizlik, aslında domuzlarla insanların yüzlerinin birbirine karıştığı o sofradan masayı devirerek kalkanların sessiz vakarının ta kendisidir. Herzog’un pengueninin gidişinde; hem Orwell’ın distopyasından, hem zindanlardan hem de Berlin’in o duvarsız ama sansürlü hapishanelerinden kaçma cesaretini görüyoruz. Doğanın bu muazzam sessizliği karşısında nihai soru baki kalıyor: Pencereden içeri bakıp o korkunç dönüşümü fark eden ve çiftlikteki yalanı ifşa eden o irade miyiz; yoksa global köyümüzün absürd çiftliğinin daracık dünyasında, popülizmin siyasi üslupta uzlaşmış eslerine alkış tutmaya devam mı edeceğiz?

Tam da bu konuşmanın ortasında, algoritmanın önüme düşürdüğü bir videoda Japonlar ağlıyor. Araştırdığımda ise karşıma “Pandasız kalan Japonların”, bambu kokulu bir hüznü değil, soğuk bir Çin diplomasisi çıkıyor.

Çin’in panda diplomasisi, devletler arasındaki ilişkileri ısıtmak ve jeopolitik hedeflere ulaşmak için pandaları sevimli elçiler olarak kullanan stratejik bir yumuşak güç aracı. Panda Diplomasisi denilen bu buz gibi rasyonel düzlemde, pandalar asla hediye edilmez; yıllık milyon dolarlık bedellerle kiralanan, her yavrusu peşinen Çin mülkiyetinde sayılan canlı birer para birimidir onlar. İlişkiler bozulduğunda, “sağlık” veya “sözleşme” bahanesiyle vatanlarına (!) geri çağrılırlar. Bu, Lukács’ın tarif ettiği o “şeyleşme” sürecinin en berrak ve en tüylü laboratuvarı değil mi? Tokyo, Ri Ri ve Shin Shin’in gidişine ağlarken, aslında o hayvanların kendi öznel varlığına değil, bir diplomatik mühür olarak onlara yüklenen o sahte barış ilizyonuna veda ediyor. Oysa gerçek, romantizmden çok daha sert: Panda burada artık bir canlı değil; neo-kolonyal bir mülkiyetin ve Çin devlet aklının elindeki bir “siyasi çip”in ta kendisidir.

Ne kadar ironik; ne kadar bizim o sancılı editoryal sürecimiz gibi… Ekibin o “tür referansı” konusundaki titiz farkındalığıyla soruyorum: Hayvanın failliği nerede? Ona yüklediğimiz devasa anlamlarla onun hayatına karar vermek, onu stratejik bir ödül olarak “çalıştırmak” ve günü gelince bir diplomatik cezalandırma aracı olarak “geri çağırmak”…

 

[1] Georg Lukács, History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics(Cambridge, Massachusetts: The MIT Press, 1971), p. 93.

[2] Georg Lukács, History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics(Cambridge, Massachusetts: The MIT Press, 1971), p. 93.

  • Misal Adnan Yildiz

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Goffman’ın “Tımarhaneler” Kitabının Bir Analizi

    ​Erving Goffman (2023) 1954 Sonbahar’ından 1957’nin sonuna kadar National Institute of Mental Health’e (NIMH) bağlı olan Social-Environmental Studies Labaratuvarı’nda konuk üye olarak akıl hastanesine kapatılmış kişiler ve çalışanların davranışları üzerine…

    devamını oku