Goffman’ın “Tımarhaneler” Kitabının Bir Analizi

Erving Goffman (2023) 1954 Sonbahar’ından 1957’nin sonuna kadar National Institute of Mental Health’e (NIMH) bağlı olan Social-Environmental Studies Labaratuvarı’nda konuk üye olarak akıl hastanesine kapatılmış kişiler ve çalışanların davranışları üzerine çalışmalar yürüttü. 1955-56 yılları arasında ise 7000’in üzerinde hastaya sahip Washington D. C.’deki St. Elizabeth Hastanesinde alan çalışması yaptı (Goffman 2023, 7). Hastanede yapmış olduğu bu alan çalışmasında kapatılmış hastalara dair gözlem yapma ve değerlendirme şansı buldu. Tımarhaneler kitabıyla birlikte genel kanıda psikiyatri ve psikolojinin bir konusu olarak görülebilecek kapatılmış hastaları sosyolojinin de bir konusu olabileceğini gösterdi. Ek olarak, akıl hastanesinde çalışanlara ve hastaneye kapatılmış insanlara dair yaptığı saha çalışmasında bir yandan bir “kurum” olarak hastaneyi, diğer yandan da kurumun içerisinde farklı rollerde bulunan özneleri inceledi. Bu da kurum incelemesi yaparken kurumdaki öznelerin davranış ve rolleriyle kurumu incelediğini göstermiştir.

Araştırmanın Konusu

Tımarhaneler kitabı Goffman’ın St. Elizabeth Hastanesi’ndeki araştırması ve Social-Environmental Studies Labaratuvarı’ndaki gözlemleri üzerinden modern toplumda bir kapatma kurumu olan akıl hastanelerini incelemelerini içermektedir. Kitap, akıl hastalığının nedenlerinden ziyade kapatma kurumunda kalan akıl hastalarının ve çalışanların bu kurumda kaldığı süre boyunca etkileşimlerini ve davranışlarını ele almıştır. Goffman “Giriş” kısmına şöyle başlar: “Total kurum, toplumun genelinden oldukça uzun bir süre için koparılmış ve benzer bir durumda olan çok sayıda bireyin, kurum tarafından kuşatılmış ve resmi surette düzenlenmiş bir yaşam döngüsü sürdürdüğü bir ikamet ve çalışma yeri olarak tanımlanabilir.” (Goffman 2023, 11). Goffman (2023), kitabının genel olarak total kurumlarla, özel olarak da akıl hastanesi örneğiyle ilgilendiğini belirtmiştir. Yani, kitabın genel yorumu total kurumlara yöneliktir. Akıl hastanesi, kendi saha çalışmasında seçtiği bir örneklemidir. Kitabın esas meselesinin ise “benliğin yapısına dair sosyolojik bir teori geliştirmek” olduğunu belirtmiştir (Goffman 2023, 11). Goffman (2023, 11) çalışmasının odağının çalışan personel değil, kapatılmış kişinin dünyası olduğunu belirtir. Buna rağmen personelin de rol, davranış ve kapatılmış kişilerle etkileşimlerini gözlemlemesi yine kapatılmış kişinin dünyasını anlamakla alakalıdır. Sonuç olarak, kitabın konusunun total kurumların bir örneği olarak akıl hastanelerine kapatılmış insanların içsel dünyasını anlamak olduğu söylenebilir.

Kitabın Problemi

Goffman, kitabında temel olarak “total kurumlar”ı mesele olarak ele alır. Goffman’a (2023) göre, yalnızca total kurumlar değil, her kurum bireye karşı belli kuşatıcı özellikler içerir. Bir kurumu “total” yapan şey, kurumun dışarıyla kurulan ilişkilerde fiziksel bir yapıyla birlikte engel tesis etmesinden gelir (Goffman 2023, 11). Goffman, total karakterli bir kurum olan akıl hastanelerinde olan bireylerin birbirleriyle etkileşimleri ve kurumun gündelik işleyişini deneyimlemeleri üzerinden öznel dünyalarını değerlendirmeyi amaçlamıştır. Kitabın ilk bölümünde akıl hastanesinde toplumsal yaşamı; ikinci bölümü, kuruma kapatılanların kapatılmadan önceki toplumsal ilişkilerine ilk etkilerini; üçüncü bölüm, kapatılan bireylerin yeni yaşamlarında onlardan beklentileri ve onların bu beklentilere mesafelerini; son bölüm ise gözetim personelinin hastaya dair tıbbi perspektifini incelemiştir (Goffman 2023, 12). Başlıkların genel tanıtımına baktığımızda da (son -ek- bölüm hariç) hepsinin odağının kapatılan insanlar olduğu görülebilir. Dolayısıyla, Goffman’ın hastane personelinin akıl hastanesinde pratikleri ve dünyasını incelemesi, yine kapatılan kişilerle girdiği etkileşim ve kapatılan kişilerin dünyasını belirlemede etken olduğu tespitine dayanır.

Kitabın problemleştirdiği bir konu da kapatılan kişilerin toplumla yeniden karşılaştıklarında yaşadıklarına dayanır. Bu bağlamda Goffman, akıl hastanelerini bir tedavi merkezinden çok kapatılan kişilere karşı kısıtlama, dış dünyayla etkileşimini engelleme faaliyeti yürüten bir kurum olarak bakar. Akıl hastanelerinin “total” karakterini oluşturan da bu özelliğidir. “Öyle görünüyor ki, total kurumlar kendi özgün kültürlerini daha önce oluşturulmuş bir şeyin yerine geçirmezler. Biz kültürleşme (acculturation) ya da asimilasyondan daha fazla kısıtlanmış bir şeyle ilgileniyoruz.” (Goffman 2023, 25). Dolayısıyla, sorunsallaştırdığı konu “yeni bir kültür”ün oluşumundan ziyade, kişinin kültürünün kaynağı olan “geldiği dünya”dan (home world) çıkıp dış dünya ile bağlantısının kesildiği bir alana geçişi ve bu geçişte oluşan “yetkinlik ve alışkanlık” kayıplarının sürecidir.

Araştırmanın Amacı

Kitabın amacı ise akıl hastanelerinin kapatılmış kişilerde olan anlam kaybını incelemektir. Bu bağlamda, Goffman hastalarda oluşan yeni dünya, bir yaratımdan ziyade geldiği dünyanın kaybıyla ilişkilendirir. Dolayısıyla, araştırma amacı bir kayıp sürecini incelemektir. Bu kayba bağlı olarak yalnızca kapatıldığı süre boyunca değil, kapatılmanın ardından da total kurum deneyimi kişilere etki edebilmektedir. Araştırmanın esas araştırdığı özne olan kapatılmış kişiler, araştırmanın amaçlarından birisi de bu kişilerde oluşan dış dünyada yaşanan kazanımlara dair kayıpların kişilerin deneyimlerine etkisini incelemektir. Dolayısıyla, araştırmanın amacını iki koldan değerlendirebiliriz. Birincisi, total kurum olan akıl hastanelerine kapatılmış kişilerin dış dünyayla etkileşimlerinin kesilmesiyle birlikte kurumdaki yeni dünyalarını incelemek. İkincisi ise bu kişilerin dış dünya ile olan etkileşimlerinin kesilmesiyle birlikte dış dünyada edindikleri kazanımların kaybı ve bu kaybın kişilere etkilerini incelemek.

Araştırmanın Hipotezleri

Goffman, araştırmasını oluştururken saha deneyimini iki döneme ayırabiliriz. İlk dönemini 1954 ile 1957 yılları arasında Socio-Environmental Studies Labaratuvarı’nda konuk üye olarak bulunduğu dönem olarak belirleyebiliriz. Bu süreçte Goffman, tek ve bütüncül bir çalışma oluşturmaktansa kapatılmış kişiler üzerine kısa çalışmalar yürütmüştür. Bu dönemde bana kalırsa total bir kurum olan akıl hastanelerindeki yaşamın genel seyirlerine ve kurumda bulunanların dünyalarına dair ilk deneyim ve çıkarımlarını oluşturmuş, dolayısıyla yazacağı kitabın da araştırma sorusu, problemi ve konusunu belirlemesinin temelini atmıştır. İlk dönem olarak adlandırdığım bu zaman diliminin içinde olan 195556 arasında ise St. Elizabeth hastanesinde organize edilmiş (sorusu, amacı, konusu ve problemleştirmesi olan) bir araştırma ortaya koymuştur. Deneyim ve gözlemlerinin organize edilmiş bir araştırmada “veri” olacağının farkındalığıyla çalıştığı dönem, ikinci dönemdir denilebilir.

Goffman (2023, 7), alan çalışmasındaki “saha”sında bulunmak için St. Elizabeth Hastanesi’ne resmi olarak spor antrenörü yardımcısı rolünde çalışmaya başlamıştır. Ancak, bulunma amacı sorulduğunda da oradaki topluluk yaşamını ve boş zamanın örgütlenme biçimlerini incelemek için orada bulunduğunu gizlememiştir (Goffman 2023, 7). Personelle doğrudan iletişime geçip bir personel gibi gözükmek yerine günlerini hastaların yanında geçirmiştir (Goffman 2023, 7). Araştırmanın odağı kuruma kapatılan hastalar olduğu için bu insanların araştırmacıya bir personel gözüyle bakıp öyle yaklaşmamaları, daha ziyade onların dünyalarına karşı herhangi bir müdahale kaygısıyla onlara yaklaşmayan birisi olarak görmeleri gerekiyordu. Goffman bu yüzden her ne kadar kurum içindeki bir personel rolüyle orada bulunsa da kapatılan kişilerle daha çok etkileşim kurmuştur. Çalışma, etnografik bir saha çalışmasıdır. Kitabın “önsöz” kısmında bu tekniğin özelliklerinden ve sınırlılıklarından bahsetmektedir. Önermelere ilişkin istatistiksel veri toplamasının hastaların yaşamının dokusu ve yapısına ilişkin veri toplamasını engelleyeceğini düşünmüştür (Goffman 2023, 8). Bundan dolayı çalışmasında istatistiksel veri alma amacı gütmemiştir. Sahada gözlemci olarak kapatılmış kişilerin personelle etkileşimlerine ve kurum deneyimlerine odaklanmıştır. Goffman’ın araştırmasında yapılandırılmış ya da yarı-yapılandırılmış mülakatlar da bulunmaz. Kurumu bir araştırmacı olarak elinden geldiğince deneyimleyerek ve gözlemleyerek verilerini toplamıştır. Goffman (2023, 8-9) hastaların durumunu betimlerken her ne kadar onlarla vakit geçirmeye dikkat etse de kaçınılmaz olarak kendi tarafından (orta-sınıf bir erkek olarak) görüşlerini oluşturup sunduğunu söylemiştir. Bu da araştırmasının bir sınırlılığı olarak ortaya çıkar. Araştırmanın özgün tarafı ise akıl hastalarına dair literatürün neredeyse tamamı, o dönem için, psikiyatri gözüyle yazılmışken kitabın akıl hastalarını sosyolojik bir perspektiften sunmasıdır (Goffman 2023, 8).

Goffman, kitabına total kurumun özelliklerini betimlemekle başlamıştır. Total kurumlar, daha önce de belirttiğim gibi, temel olarak kapatılan insanları dış dünya ile etkileşim ve bağlarını kopartmasıyla “total” karakter kazanmaktadır (Goffman 2023, 16). Goffman (2023, 17-18) modern toplumdaki temel toplumsal düzenlemenin bireyi farklı yerlerde, farklı otoriteler altında toplumsal deneyim yaşatmasına bağlı geliştiğini yazar. Total kurumlar ise kişileri aynı yer ve tek otoriteye bağlar; gündelik yaşantısında aynı davranış kalıplarını diğer kişilerle aynı anda, aynı şekilde yapmasını organize eder; günlük yaşam sıkı biçimde programlanır ve tek bir rasyonel plan tasarlanır (Goffman 2023, 17-18). Kişilerin bloklar halinde hareket ettirilmelerinin esas görevinin Goffman (2023, 18-19) bir yol göstericilikten ziyade gözetim içinde idare edilmesi olduğunu yazmıştır. Bu bağlamda, bu kurumlar ıslah edici alanlar oluşturmasından ziyade, gözetimin tek otoriteye bağlandığı tekil bir yaşam dünyası yaratan “idareci” bir pozisyondadır.

“Kapatılmış kişi için, “içinde” ya da “içeride” olmanın tam anlamı, “dışarı çıkmak”tan ya da “dışarıda olmak”tan ayrı var olmaz. Bu anlamda, total kurumlar kültürel bir zafer beklemezler; kapatılmış kişilerin geldiği dünyayla kurumsal dünya arasında belli türden bir gerilim yaratırlar, bu gerilimi devam ettirirler ve sürekliliği olan bu gerilimi insanların idaresinde stratejik bir güç olarak kullanırlar.” (Goffman 2023, 26). Dolayısıyla, akıl hastaneleri yeni bir anlam dünyası oluşturmada hastaya “rehber” olmaya çalışan bir kurumdan ziyade insanların idaresini sağlama amacı taşır. Goffman (2023, 26) kişinin kuruma gelirken kendi dünyasında belli toplumsal düzenlemelerle oluşmuş bir benlik algısıyla geldiğini ancak kişinin kuruma giriş yapmasının ardından bu toplumsal düzenlemelerle oluşan benliğinin aşağılanan ve kutsallığının bozulduğu bir sürece girdiğini belirtir. Yani kurum, kişinin idaresi için geldiği dünyayla ilişkisini keser ve benliğine dair bir gerilim yaratarak benliğini eksiltmeye başlar. Nitekim, kapatılmış kişi geldiği dış dünyaya geri dönerse dahi yaşadığı belli kayıpları değiştiremez ve bu kayıpları dış dünyada kişi acı duyduğu biçimlerle deneyimler (Goffman 2023, 28).

Goffman, kapatılan kişilerin yaşadıkları benlik kayıplarının nasıl olduğuna dair kurumun prosedürlerinden çeşitli örnekler vermiştir. Kuruma kabul sırasında hastaların kıyafetlerini vermek, dezenfekte etmek, saçlarını kesmek, direktifler vermek, personele itaati sağlaması için irade kırıcı sınamalarda bulunmak, kişisel eşyalarına el koyularak mülksüzleştirmek gibi birçok uygulama geldikleri dünyanın oluşturduğu benliğe dair onlara kayıplar yaşatır (Goffman 2023, 28-31). Bu uygulamalarla kişide yaşatılan benliğe dair kayıpların sebebi, onu tek bir otorite etrafında sıkı bir gözleme alarak içerisinde bulunduğu yalıtılmış olan tek alanda idaresini sağlamaktır. Rehabilitasyon, idare edildiği total kurumdan çıktıktan sonra başlayan bir süreç olacaktır, total kurumla başlayan bir süreç değil.

Akıl hastanelerinde çalışan personelin işinin insanlarla ilgili olduğunu vurgulayan Goffman (2023, 85-86), personelin çalışma dünyasını belirleyen önemli faktörün üzerine çalışılacak “malzemenin” insanın özgün yönleri olduğunu belirtmektedir. Personel, yöneldikleri insanların “özelliklerine” bakar ve iş “nesneleri” olan bu insanların özelliklerine göre işlerini icra ederler. Kapatılmış kişiyi personel, “akıl hastasının” özellikleriyle değerlendirdiğinde haliyle onda hiçbir kendisine yararı olacak, kendi kararı olacak bir biliş mekanizması göremeyecek ve yöneldiği insanları bir yerden sonra “insan” olarak dahi algılayamayacaktır. Goffman (2023, 92-93), personelin, kapatılmış kişiyi “insan” olarak gördüğü durumların personele bir “tehlike” yarattığı çünkü personelin bu durumda kapatılmış kişiyle bir duygudaşlık içerisine girerek acı çekebileceğini belirtmiştir. Personel, işini kapatılmış kişilerin düşmanca yaklaşacağı ve kurumun gereklerini yerine getireceği bir şekilde organize eder (Goffman 2023, 94). Sonuçta, total kurumlar çalışan personelin rasyonalitesini de yeniden yapılandırır ve personel de kapatılmış kişilerle bu yeni rasyonalite etrafında etkileşime geçer.

Goffman (2023, 145-147), bir insanın akıl hastanesine yatma kararını vermesini (eğer bu kararı kendisi veriyorsa) kişinin kendisi hakkında öğrendiği “yeni” bilgileri, kendilik deneyimlerini toplumdan gizlemesiyle toplumun bunu fark etmesi arasındaki ilişkide ortaya çıktığını söylemiştir. Bir insanın kendisini “akıl hastası” olarak tanımlaması, psikolojik bir “fark ediş” durumundan ziyade toplumsal olarak “akıl yetisinin kaybı” olarak tanımlanmasıyla ortaya çıkar. Bu bakımdan, akıl hastası olarak tanımlanan kişinin daha bu total kuruma kapatılmadan önce de toplumla etkileşiminde toplumun bünyesinden izole tutmaya çalıştığı bir süreç bulunmaktadır. Goffman, akıl hastanesine yatma aşamasından sonra da koğuş sisteminin, mahremiyetin askıya alınmasının, personelin tutumunun ve daha birçok etmenin kapatılmış kişinin benliğini tahrip etme ve dış dünyadan bu özneleri kopartma işlevi gördüğünü anlatmaktadır.

Araştırma Yöntemi

Goffman, genellikle “sembolik-etkileşimcilik” kuramıyla ilişkilendirilir. Sembolik-etkileşimciliğin kendisine özgün teorik yaklaşımına bakıldığında iddiası temelde, insanlar arasındaki toplumsal etkileşimlerin dayanağının sembolik bağlamda oluştuğudur (Doğan & Oral 2020). İnsanların sembollerle kurduğu etkileşimler de sembolik-etkileşimci araştırmacıların araştırma nesnesi olmaktadır. Goffman da keza araştırma sahasında verileri toplarken kuruma kapatılmış insanların dış dünyadan yalıtıldıklarında birbirleriyle ve personelle kurdukları etkileşimlere, kurum içinde sunduğu benlik davranışlarına odaklanmıştır. Total kuruma kapatılmış bir kişiyle bir mülakat yapmaktan ziyade, en verimli verinin kurum içinde insanların birbirlerine gösterdiği davranış, düşünce ve duygulardan gelebileceğini düşünmüş olması muhtemeldir. Sembolik-etkileşimcilik, toplumsal gerçekliklerin bireye önceden verilen, insanlardan bağımsız yapılar olmadığını aksine, bireylerarası etkileşimle üretilen bir fenomen olduğunu iddia eder. Bu nedenle, mikro düzeyde insanların benlik sunumlarının ve mikro alanlardan etkilenmelerini araştırma nesnesi haline getirir (Doğan & Oral 2020). Öyleyse, (postyapısalcılığa da yakın bir biçimde) bütün olan toplumsal gerçekliği parçalara bölerek mikro alanları inceleme nesnesi haline getirir ve analizini mikro alanlardaki bireylerarası etkileşimleri gözleyerek kurar. Goffman da “mikro” bir örnek olarak total kurumları seçmiş ve total kurumları incelerken bu kurumların toplumun bütüncül yapısındaki etkileşimlerinden ve ilişkilerinden bağımsız olarak incelemiştir. Ayrıca, bütünlüğün parçalanarak tekilliklere odaklanılması, sembolik-etkileşimcilikte “gündelik hayat”ın pratiklerini önemli bir inceleme nesnesi haline getirmektedir. Zira, tarihsellikten ziyade “şimdi ve burada”da olan etkileşimler yorumlanacak veriler olarak kabul edilir.

Goffman’ın çalışmasında odaklandığı başka bir konu da kapatılmış kişilerin kapatıldıktan sonraki “dünyalarını” incelemektir. “Dünyaları” vurgusuyla kastettiği total kurum içerisinde gündelik yaşam pratiklerinin ve sunduğu benliğin anlam dünyasını nasıl şekillendirdiğiyle ilişkilidir. Goffman, kapatılmış kişilerin toplum içerisindeki üretim ilişkilerindeki yeri ve toplumsal sınıf analizini araştırma odağının dışında bırakmıştır. Keza, kendisi de araştırmasının sınırlılıklarından bahsederken, “… görüşümün muhtemelen fazlasıyla, orta sınıfa mensup bir erkeğin görüşünü yansıttığını belirtmek isterim. Alt sınıftan gelen hastaların çok bir güçlük yaşamaksızın uyum gösterdiği yaşam koşullarının sıkıntısını muhtemelen dolaylı olarak çektim” (Goffman 2023, 8-9) ifadelerini kullanmıştır. Bu durum, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü “mikro” alanlara ayırarak incelemeyle ilgilidir. Nitekim, total kuruma kapatılmış hastaların hangi zorunlu maddi koşullar altında ruh hallerinin yapılandığı ve total kuruma kapatıldığında bu kurumu nasıl deneyimlediği ancak bu insanların sınıfsal pozisyonları ve bu pozisyonlarındaki deneyimsel süreçlerin analizi ile mümkün olmaktadır. Goffman’ın araştırmasında iki temel odaklanma olduğu söylenebilir: akıl hastanesine kapatılmış kişilerin (anlam) “dünyaları” ve total bir kurum olan “akıl hastaneleri”. Bu iki temel odağın aynı zamanda Weber’in geliştirdiği yorumsamacı metodoloji ve Tarde’ın geliştirdiği “mikro-sosyoloji” olarak anılan metodolojiyle de diyalog halinde olduğunu düşünmekteyim.

Gabriel Tarde, Leibniz’in monadolojik yaklaşımından oldukça etkilenmiştir. Tarde (2019, 9) Leibniz’ın teorisini yorumlarken ögelerin devamsız, kopuk ve varlıklarının türdeş olduğunu öne sürer. Buradaki türdeşlik, niteliksel bir türdeşlik değil, ontolojik olarak türdeş bir yapı olduğudur. Yani, varlıklar Trade’a göre, aynı varlık kiplerindedir. Örneğin, insanlar bütün farklılıklarına rağmen “insan monadı” olarak bulunur. Bu “monad” fikri, Tarde’ın sosyolojisinde fenomenleri tekil, “mikro” varlıklar olarak değerlendirmesine yol açmıştır. Bu yüzden, tekillikler birbirinden kopukturlar, etkileşimleri bir üst yapı ile belirlenip birbirlerine bağlanmaz. “Eğer her şey sonsuz-küçükten çıkıyorsa, bu demektir ki bir öge, tek bir öge belli bir değişim inisiyatifine sahiptir; hareket, yaşamsal evrim, zihinsel veya sosyal dönüşüm.” (Tarde 2019, 16). Tarde’ın sosyolojisinde tekil bir monad, tek başına bir varlık olarak kendi dinamiği ve özerkliği vardır ve bu dinamikte kendisini de dönüştürme olanağına sahiptir. Böylelikle Tarde, sosyolojide de yönelinecek araştırma nesnesinin yalnızca kendisine odaklanarak o nesneye dair bir yorumsama çıkarabilineceği argümanını ortaya koymuştur. Bu noktada, Goffman’ın araştırmasıyla bir diyalog halinde olduğunu düşünmekteyim. Nitekim, Goffman da total kurumları ele alırken onları kendi özgül işleyiş ve amacında olan birer monad, “mikro” alan olarak ele almıştır. Onların egemen sınıf, devlet, üretim ilişkilerinde işlevine, bağına ya da etkileşimine bakmaz. Total kurumlar da kendi içinde bir gayesi olan ve işleyişini kendi özgül karakteriyle sürdüren monadlardır. Öte yandan, Goffman, saha araştırmasının sınırlılıklarında kendisinin “orta sınıf bir erkek” gözüyle bunu yorumladığını kabul eder ve bunu araştırmasının sınırlılığı olarak belirtir. Yani, alt-sınıfın deneyimine tam ulaşamayacak bir çalışma olması itibariyle alt-sınıftan insanların total kuruma kapatılma süreci ya da bu kurumu deneyimlemeleri gibi etmenler yeterince aktarılmayacak bir çalışma olduğunu kabul eder. Ne var ki, bu düşünce de sınıfları birer “mikro” fenomenler, diğer sınıflarla kopuk, onlarla sadece mücadele sahalarında karşılaşan monadlar olduğu kabulüdür. Nitekim, “orta sınıf bir erkek” sosyoloğun bu bağlamda kendi içinde bulunduğu sınıf “monadı” perspektifinin dışında genel üretim ilişkilerinde sınıfların konumlarını bütüncül kavrayabilecek bir çalışma alanına nasıl sahip olabileceğine dair bir açıklaması yoktur. Ayrıyeten, toplumu bütünlüklü ve birbirleriyle tarihsel ve nedensel ilişkilerinin bulunduğunun kabulüyle yapılacak bir akıl hastanesi çalışmasında örneğin, bu total kurumun bütüncül olarak var olan tahakküm mekanizmalarındaki yeri de saptanmaya çalışılması muhtemeldi. Ancak, Goffman, bu noktada total kurumu kendi özerk ve özgün dinamiğinde “mikro” bir toplumsal fenomen olarak yorumlamaya çalıştığı fikrindeyim.

Weber’in sosyolojisinde ise esasında sosyal bir fenomenin oldukça karmaşık ve çok sayıda etmenden oluştuğunu, bu yüzden araştırmacının öznel bir yaklaşımla ilk olarak bu karmaşıklıkta merak ettiği konuya yöneldiği iddiası vardır (Weber, 2012, s. 98-99). Bu adımdan sonra araştırmacının ana odağı Weber’e göre yöneldiği konunun anlam ve değerini bulmaktır. Weber (2012, 93-96), toplumsal olanın oluşum sürecinde “monist” bir temel nokta olduğunu ve bu temel ile anlam ve değerin üretildiğini reddeder. Ona göre, anlam ve değer,sosyal fenomenin içerisinde oluşur ve tarihsel süreçlere etkide bulunur. Bu yüzden Weber (2012, 93-94), sosyolojiyi “kültür bilimleri” olarak adlandırmıştır. “Kültür bilimleri”nin esas görevi yöneldiği fenomenin özgün değer sistemi ve anlam dünyasını anlamaktır. Bu anlamayı “empatik” bir anlama ile yapmak gerekmektedir (Weber 2012, 101). Empatik anlamayı mümkün kılan araştırılan konunun “ajanlarının” duygusal “güdülerini” araştırma esnasında deneyimleyebilme derecemizdir (Keat vd., 2001). Ancak, bu empatik anlamanın sınırlılıkları da olacaktır. Bu sınırlılıklar araştırmacının yaşantılarıyla araştırılan ajanların kültürel farklılıklarından kaynaklanır (Keat vd., 2001). Bu kavramdan da görüldüğü üzere, Weber’in metodolojisinde de insanlarda oluşan “anlam” kendine özgün, herhangi bir monist nedenselliğe bağlı olmayan, özerk bir yerde konumlanır. Goffman’ın araştırmasının amacı da bir yanıyla total kurumların özgül yapısı ve işleyişini ortaya koymak, diğer yanıyla da akıl hastanelerine kapatılmış kişilerin total kurum içerisindeki kendi öznelliklerini benlik performanslarıyla gözlemlemektir. Yani, Goffman da total kurumların herhangi bir sosyal ilişkilerin nedensellikleriyle ilişkisinin bir sonucu olarak ele almak yerine bu kurumun öznel anlamını ve aynı zamanda kapatılmış kişilerin de total kurum içerisindeki “öznel” anlamını ele alarak bir çalışma ortaya koymuştur. Goffman’ın orta sınıf bir erkek olmasını kendi “özgün” deneyimsel ve anlamsal alanı olduğunu, bu yüzden kuruma kapatılmış alt sınıf insanlara karşı empatik anlamada “sınırlılıkta” olmasıyla araştırmasının sınırlılığını ifadesi de Weber’in sosyolojisiyle diyaloğunun başka bir yönüdür.

Araştırmanın Weber’in sosyolojisiyle bir diğer ilintisi de “ideal tip” kavramı üzerinden kurulmaktadır. “Bir ideal tip, bir ya da daha fazla bakış açısının tek-yanlı vurgulanmasıyla ve bu tek-yanlı vurgulanmış bakış açılarına uygun olarak birleşik bir analitik inşa(Gedankenbild) içine yerleştirilmiş dağınık, ayrık, az çok mevcut ve bazen de namevcut çok sayıda somut tikel fenomenin sentezlenmesiyle oluşturulur.” (Weber 2012, 117). Bu tanımdan hareketle, Goffman da “total kurum” adıyla bir araya topladığı kurumların kapatılmış kişilere karşı oluşturduğu otorite, gündelik işleyiş gibi etmenlere odaklanır. Yani, bu kurumları bir yönden ele alır. Bu yöne odaklanarak birleşik bir analitik yapı kurarak “total kurum”u oluşturur. Total kurum ontolojik bir kavram olarak ortaya çıkmaz, bu yönden bakılırsa bir namevcutluk buluruz. Çünkü “total kurum” olarak ele aldığı kurumlar (hapishane, askeri kışla, akıl hastaneleri vb.) farklı toplumsalın içerisinde farklı görev, işlev ve konumlara sahiptir. Yönetici özneleri, kapatılmış grupları, kapatma gerekçeleri farklıdır. Ancak, total kurum kavramı bize bir epistemoloji sunar. Bu kurumlarda ortalama tekrarlanan ritüeller, koşullar, benlik performansları, insanlararası etkileşim analitik bir bütünlük oluşturur. Bununla birlikte, bir toplumsal fenomen “ideal tipleştirildiğinde” kurumların ayrı ayrı tarihsel gerçeklikleri ve bu tarihsel gerçeklikle bugün geldikleri durumda toplumsalın bütünüyle oluşturduğu ilişki ve ağlardan koparılmış olur. Goffman araştırmasında akıl hastanelerinin doğuşuna, doğma nedenlerine, bugün geldiği konumda kapatılan insanların kapatılmadan önce sınıfsal konumlarına, tahakküm mekanizmalarında durduğu konumlara dair bir tespit yapmaz.

Toparlanacak olursa, Goffman’ın “sembolik-etkileşimcilik” olarak anılan metodolojisinde Weber’in yorumsamacı ve Tarde’ın mikro-sosyolojik yaklaşımlarının etkisiyle oluşan bir yöntem olduğunu önermekteyim. Goffman, yöneldiği araştırma nesnesinin nedensellikler zincirinde ya da ağında hem bir sonuç olarak nasıl değerlendirileceği hem de bu ağda nerede durduğu ve hangi sonuçlar ürettiği üzerine bir inceleme kurmamıştır. Onun araştırmasında ilk açıklama yöneldiği öznelerin içerisinde bulunduğu kuruma ilişkindir. Bu kısımda Goffman, kurumun üretim ilişkileri, egemenlik ilişkileri yahut diğer sosyal ilişkilerde “görevi”ni tamamen açıklamamıştır denemez. Nitekim, Goffman’a göre total kurumlar kapattığı kişilere karşı bir “idare etme” görevi üstlenir. Ancak, araştırma konusunda bu idare etme görevinin birçok diğer sosyal ilişkide neye sebep olduğu ya da bunu yaparak toplumsalda hangi işleve sahip olduğuyla ilgili detaylı bir incelemeye girmez. Bu noktadan sonra araştırmanın asıl meselesi total kuruma kapatılmış insanların bu kurum içerisindeki öznel anlam dünyalarına ilişkindir. Bu anlam dünyasını anlamak için de kişilerin kuruma ve birbirlerine gösterdikleri benlik performanslarına odaklanmaktadır. Bu benlik performansları birer sembol olarak kurumun gündelik yaşamına katılmakta ve insanların birbirleriyle etkileşime girmesine vesile olmaktadır. Dolayısıyla, topluma dair yapılan araştırmada Goffman, insanların bulunduğu sosyal kurum ve yarattığı otorite içerisinde benlik performanslarıyla oluşturdukları sembollere ve bu sembollerin nasıl bir toplumsal etkileşim yarattığına odaklanmaktadır.

Bu noktada esasında otoritenin kurum içerisindeki insana doğrudan etkisi varsayımı ve öznenin de buna göre şekillenmesi, Weber’in “otorite” kavramıyla da belli paralellikler taşımaktadır.Tarihte kendinden önce gelen siyasal kurumlar gibi, devlet de insanın insana egemenliği ilişkisidirmeşru (yani meşru sayılan) şiddet araçlarıyla desteklenen bir ilişki.” (Weber 2008, 133). Goffman doğrudan devlete dair bir tanım yapmasa da bir otorite ilişkisinin olduğu total kurumların tekil bir otorite yapısıyla doğrudan yönelen bir egemenlik ilişkisinde özneleri yapılandırdığını düşünür. Dolayısıylaen azından total kurum özelindekurum, egemenlik kurduğu özneleri herhangi bir ideoloji, hegemonya, rıza vb. aracı fenomenlerle değil, doğrudan güç yönelterek etkilemektedir. Bu “doğrudanlık” tespitinin de kurumu “tekil” olarak ele almasının payı olduğu söylenebilir. Nitekim, diğer maddi, tahakkümsel ya da sosyal ilişkilerden otonom bir kurum-özne etkileşimi olarak ele alındığında, total karakterli kurumların buna ihtiyacı olmaz.

Destekleyici Literatür:

Goffman kitabında, saha çalışmasının yanı sıra total kurumların ortak özelliklerini de açıklarken diğer total kurumlardan örnekler verir. Bu örnekler için ek kaynaklarabaşvurmuştur. Bu kaynaklar askeriyede, hapishanede, başka araştırmalara konu olan hastanelerdeki gündelik yaşam, kurallar ve personelin dünyasını açıklamıştır. Bu sayede esasında Goffman, bir “ideal tip” olarak total kurumu da incelemektedir.

Kitabın Ulaştığı Sonuçlar:

Akıl hastaları olarak isimlendirilen kişiler toplumsal yaşamda bir takım “sorunlar” yaratması sonucu psikiyatriste teslim edilmiş kişilerdir (Goffman 2023, 316). Akıl hastası damgalaması ve hastaneye yatırılma ise toplumun akıl hastasının “kabahatlerine” verdiği bir tepki ve bu tepkinin bir sonucudur (Goffman 2023, 317).

Ayrıca, Goffman (2023, 125), total kurumlar içerisinde tipik rol farklılaşmalarının olduğu sonucuna varır. Bu rol farklılaşması Goffman (2023, 140) için bir “kariyer” yolculuğudur. Bu “kariyer” yolculuğu kapatılmış kişi için şu aşamaları içermektedir: yatış öncesi hasta aşaması, hastaneye yatmadan/yatırılmadan önceki dönem, hastanede yatan hasta aşaması, hastanedeki hasta ve eski hasta aşaması (Goffman 2023, 142-143). Bu kariyer yolculuğu göstermektedir ki akıl hastanesine kapatılmış kişi total kuruma kapatılmasına doğru gittiği süreçte ve bu sürecin ardından yeni bir anlam dünyası yaratmaktadır. Bu yeni anlam dünyası da total kurumun kişiyi dış dünyadan kopartması ve dış dünyada sergilediği benliğini aşağılayarak kontrol etme sürecinde oluşur. Kapatılmış kişi için “yeni” dünya, benliğinin aşağılanması ve tahribatına bağlı bir “zedelenme” ve “kayıp” ile oluşmaktadır. Ancak, bu “kayıp” sürecinde kişi, bulunduğu “yeni” alanda, yeni benlik performansları ile “dünya”sını oluşturmaktadır.

Personelin total kurum dünyası ise görevlerine göre farklılaşmaktadır. Personellerin farklı görevleri vardır ve bu görevler farklı etkileşimleri birlikte getirir.

Personelden bir kişi, kurumunun çeşitli seviyelerde resmi temsilcisi olmak ve bunun etkin bir şekilde yapabilmek için kurumsal olmayan bir cila geliştirmek zorunda kalacaktır. Başka bir personel, profesyonel hizmetler sunmak ve bir başkası da kapatılmış kişilere görece yakın bir ilişki içinde zaman geçirmek zorunda kalacaktır. Hatta bir başka personel kapatılmış kişilere, kurumun kişisel bir sembolünü sunmak zorunda kalacaktır.” (Goffman2023, 125-126).

Buradan hareketle personelin homojen bir dünyasının yoktur. Personelin dünyası kapatılmış kişilerle ya da yakınlarıyla farklı biçim ve derecelerde etkileşimine bağlı olarak belirdiği söylenebilir. “Ne personel ne de kapatılmış kişilerden oluşan grup homojendir.” (Goffman2023,128). Kapatılmış kişilerin heterojenliği ise dış dünyadaki toplumsal deneyim ve benlik oluşumlarından kaynaklanır. Bu farklılıklar total kurumlardaki personele itaat ya da direnme, “kariyer” yolculuğundaki performanslarını etkilemekte ve şekillendirmektedir.

Goffman, kurum içindeki gündelik yaşantılara odaklandığı için “gizli” hayatlarına odaklanmanın da öneminden bahsetmektedir. Bahsettiği “gizli”lik, kurumun genel işleyiş ve kurallarının dışında kalan gizli düzendir. Bu düzen gözlemlenerek personel ve kapatılmış kişilerde aralarında hangi tür pazarlıkların yapıldığı, ekonomik ve toplumsal değiş tokuşların nasıl yapıldığı, kimin hangi kuralı askıya aldığı gibi veriler elde edilir. Goffman’a (2023, 316) göre, bu veriler bir hayat kurmanın gerekliliklerini de göstermektedir. Dolayısıyla, total kurum yalnızca resmi işleyişiyle değil, gayri resmi işleyişleriyle de kapatılmış kişilerde bir dünya ortaya çıkarmaktadır.

Goffman, kapatılmış kişilerin total kurum içerisindeki belli eylemlerine odaklanarak psikiyatrinin perspektifiyle kendi sosyolojik perspektifi arasındaki farkı ortaya koymuştur. Örneğin, kapatılmış kişilerin “şahsi” eşyaları temel hijyen ürünleriyle sınırlıdır ve kıyafetleri dahi kendisine ait değildir (Goffman 2023, 318). Bu esasında dış dünyadaki benliğe ait nesnelerin kısıtlanması benliğe yönelen tahribat eylemlerinden birisi olarak ortaya çıkar. Bu durumda hastalardan birisi ceplerine ip parçaları ve gazete toplarını “istifleyerek” esasında benliğine ait “şahsi” nesneleri çoğaltmaya çalışır (Goffman 2023, 318). Psikiyatri ise genellikle hastanın bu eylemini “psikotik” eylemler olarak tanımlar (Goffman 2023, 318). Oysaki bu eylemler sosyolojik bir perspektifle gözlemlendiğinde benliğin yıkımlarına karşı benliği kurtarmaya dair eylemler olduğu görülecektir. Ancak, psikiyatri bu tarz eylemlere bir semptom gibi yaklaştığında hasta benliğine daha fazla yabancılaşmaya başlar (Goffman 2023, 318). Dolayısıyla, total kurumlarda “semptomatik” olarak adlandırılan fiilleri sosyolojik bir perspektifle gözlemlemek bu fiillerin hastanın yaşam dünyasındaki özgül anlamlarını fark etmeyi sağlayabilir. Ancak, total kurumun amacı hastanın anlam dünyasını keşfetme ve ona yanıt üretmekten ziyade benliğini ona olabildiğince yabancılaştırarak kişiyi kontrol altına almaktır.

Araştırmanın Sosyal Bilimlerdeki Konumu

Akıl hastanelerine dair eleştirel yaklaşımlar Goffman’ın çalışmasından öncesine dayanmaktadır. Bu kurumlara karşı eleştirel bir tutum alan Marksist psikiyatrist François Tosquelles, 2. Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında Saint-Alban Hastanesinde farklı bir işleyiş ortaya koymaya çalışmıştır. Tosquelles, hastanenin işleyişini belirlemedeki “hiyerarşiyi” sorunsallaştırmıştır. Bu yüzden Tosquelles’in hastanesinde bahçıvanındanhemşiresine ve hastasına kadar hastanede bulunan herkes işleyişe dair tartışma hakkına sahipti (Cruz, 2020). Bu müdahalenin temelinde Marksizmin bir etkisi vardı bana kalırsa. Nitekim Tosquelles, akıl hastanelerini total kurum olarak topyekün bir reddetme düşüncesinde değildi ve akıl hastalarını da yalnızca “damgalanmış” kişiler olarak değerlendirmiyordu. Ancak, akıl hastalarının zihinleri mevcut egemen politik konjonktür tarafından “işgal edilmiş” bir haldeydi ve bunun bir sonucu olarak semptomatik duygu, düşünce ve davranışlar ortaya çıkarıyorlardı. Tosquelles, bu düşünceden hareketle “kurumsal psikiyatri” ekolü kurdu. Bu ekol, akıl hastanelerinde devrimci çalışmalar yaparak akıl hastanelerini “işgalden kurtarmak” ve hastaların özgürlük tutkularının farkına varmasını sağlama hedefindeydi (Cruz, 2020).Yani, Tosquelles’e göre mesele başlı başına “kurum” değil, kurumun egemen-olanın bir parçası olarak onun temsilini oluşturma haliydi.

1952-53 yılları arasında Frantz Fanon, Tosquelles’in yanında stajyer doktor olarak çalışmıştır (Ünlü 2025, 59). Tosquelles’in akıl hastanelerini bir tür “toplama kampı” niteliğinden kurtararak hastaları özgürleştirici bir kuruma dönüştürme fikri Fanon’u da oldukça etkilemiştir. Fanon 1953’ün sonlarında Blinda-Joinville Psikiyatri Hastanesi’ne başhekim olarak atandığında bu hastaneye yatırılan hastaların etnik kimliklerinin (Müslüman Arap, Cezayirli, Hristiyan Fransız vb.) tespitini yapmış ve bu etnik grupların sömürgecilikteki pozisyonlarını değerlendirerek “sosyal terapi” biçimleri geliştirmiştir (Ünlü 2025, 62-66). Böylelikle Fanon, akıl hastalarını ele alırken bu hastaların mevcut egemenlik ve sömürü ilişkilerindeki pozisyonunu dikkate almış ve “sorunu” buna bağlı olarak saptamıştır. Tosquelles ve Fanon’un bir başka yaklaşımı ise akıl hastanelerinin topyekün kendinden menkul, sabit bir total kurum olarak görmemeleri, bu kurumlarda devrimci bir dönüşüm yaratacaklarına inanmalarıdır. Dolayısıyla, kurumun işleyişi mevcut sistemdeki pozisyonuyla ele alınmış ve ele geçirilip dönüştürülebileceği düşünülmüştür.

Tosquelles’in bir başka stajyeri Jean Oury ise 1953 yılında kuramsal psikiyatri ekolünün pratiğini devam ettirme hedefiyle Le Borde Kliniğini kurdu (Cruz, 2020). Asylum kelimesinin gerçekten hakkını veren, yani “koruma alanı” ya da “sığnak” anlamına uygun bir klinik kurgusuyla bu kliniği kurmuştu (Cruz, 2020). Kliniği kurmasının ardından Tosquelles’in hastası olarak Saint-Alban Hastanesi’nde bulunmuş Felix Guattari, Oury’nin hastanesinde onun girişimlerine yardımcı oldu ve psikanalizi benimsediği dönemlerinde Oury ile birlikte faaliyette bulundu. Ne var ki, Guattari daha sonra Gilles Deleuze’ün psikanaliz karşıtı fikirlerinden ve anti-psikiyatri yaklaşımından (özellikle de Roland Laing’in düşüncelerinden) etkilenerek Oury ile fikirsel olarak ayrı düştü ve akıl hastanelerini disipline edici bir kurum olarak görmeye başladı.

Tosquelles, Fanon ve Oury’nin akıl hastanelerine dair yaklaşımları Goffman’ın yaklaşımından farklıdır. Onlar, akıl hastanelerini dönüşmeyecek, total bir “mikro” kurum olarak görmezler. Akıl hastanelerinin “total” karakterinin sistem ve egemenlik ile olan bir bağı olduğunu düşünerek bu hastanelerin “dönüşümü”ne odaklanırlar. Goffman ise akıl hastanesini “ideal tipleştirerek” ona, kendi has yapısında bulunan “total” bir nitelik atfeder. Dolayısıyla da bir total kurum olan akıl hastanesi, özgün bir kapatma ve kontrol sistemi olan toplumsal bir “monad”tır. Bu noktada Goffman’ın çalışması postyapısalcı yaklaşımlarla da “diyalog” kurmaktadır. Postyapısalcılık evrensel gerçekliği reddederek her “söylem”in kendi gerçekliğini ürettiğini, bu gerçekliğin de belirsiz, kurgusal ve akışkan olduğunu iddia etmektedirler (Coşkun, 2008). Burada odaklanılacak nokta evrensel bir gerçekliğin reddiyle her söylemin kendi gerçekliğini üretme “özgünlüğüdür”. Zira, bu durumda her gerçeklik, kendi tekil söylemi temelinde birer “monad” olarak belirir. Postyapısalcılar bütünlüğün kendisinin ve bütünlükle ilişkilerin reddine dayanarak her şeyin parçadan ve tekillikten oluştuğunu söylemektedir (Coşkun, 2008). Tarde (2019) da her bir monadın birbirleriyle tekillikler içerisinde etkileşimde olduğunu ve her bir monadın bu etkileşimlerindeki amacın kendi “güç” alanını genişletmek olduğunu söylemekteydi. Goffman da kendisinden önce öne sürülmüş bu monadolojik yaklaşıma benzer biçimde sosyal fenomeni ele alırken ona bütünlüğün dışında bir “monad” olarak yaklaşmış ve kendisinden sonra ortaya çıkanpostyapısalcılığa da bu bakımdan “ilham” vermiştir denilebilir. Nitekim, postyapısalcılık da akıl hastaneleri ve diğer sosyal fenomenlerin birer “mikro” iktidar alanları olduğunu düşünerek bu kurumların “şimdi ve burada” olan hallerini tarihsiz, sabit ve tekil özellikleri olarak değerlendirmişlerdir. Bu yüzden, Guattari bir noktadan sonra akıl hastanelerini “ele geçirme” ve dönüştürme fikrine itiraz etmiş ve topyekün bu kuruma bir reddiye düşüncesi oluşturmuştur.

Foucault’nun da hapishaneler, akıl hastaneleri, okullar ve fabrikaları “disiplin kurumu” olarak görmesiyle Goffman’ın “total kurum” argümanı arasında paralellikler vardır. Her iki argümanda da esasında kurumlara karşı bir “ideal tip” belirlemesi görülebilir. İki argüman da bu kurumların kendilerinden menkul “mikro” alanlar olarak iktidar oluşturduklarını düşünerek kavramsallaştırma yapar. Bu durumda bu “mikro” alanlar, bir bütünlüğün parçalarından ziyade monadların çekişme alanında birer tekillik olarak bulunur ve iç dünyalarını oluştururlar. “İdeal tip” epistemolojisini kurabilmek de zira böyle mümkün olmaktadır. İdeal tip oluşturmak, tarihe bakmayı reddetmek demek değildir. Keza, Foucault da hapishaneleri, akıl hastanelerini ve diğer “disiplin” kurumlarını incelerken bunların tarihteki “doğuşunu” detaylıca incelemiştir. Ancak, tarihe baksa dahi tarihsel değerlendiremediği, tarih-dışı bıraktığı bir nokta oluşur. Bu nokta, ideal tipin kuruma dair sabit bir epistemoloji kurarak tarihin her anında bu sabit özelliğini arama çabasıdır. Goffman ve postyapısalcılar kavramsallaştırmalarının birer “ideal tip” ürettiğini söylemeseler de kurdukları epistemoloji Weber’in sosyolojik yaklaşımına yakındır. Epistemolojik sabit, ontolojik durumu üretmiştir/kurgulamıştır.

Sonuç olarak Goffman’ın bu çalışması esasında “akıl hastaneleri”nin klasik psikiyatrik perspektifi dışında değerlendirildiği bir dönemde ortaya çıkmış ve özgün bir perspektif sunmuştur. Bu perspektif kendisinden önceki sosyologlarla (Weber ve Tarde ile özellikle) diyalog kurmasının yanı sıra kendisinden sonraki teorik yaklaşımlara da bir tür “ilham” olduğu söylenebilir. Psikiyatri, akıl hastalarının içsel dünyalarında oluşan bir patolojiden dolayı akıl hastanelerine “düzeltme” amacıyla kapatıldığı görüşünü benimser. Goffman’ın sosyolojisi ise akıl hastalığı kavramını bir damga olarak görmüş ve toplumun bu damgalamasının ardından akıl hastanesinin kişiyi gözetime alarak bu damgalanmış benlikte tahribat oluşturma işlevinin olduğunu öne sürmüştür. Bu bakımdan, “psikolojik” olarak görünen fenomenlerin toplumsal niteliklerine vurgu yaparak onları “psikolojikleştirme” girişimlerinden kurtarmıştır. Öte yandan, akıl hastalığı olarak adlandırılan ruh hallerini yalnızca damgalama ve akıl hastanelerini de “total” kurum olarak değerlendirerek bu mefhumları toplumsal işleyiş bütününden ayırmış ve tekil parçalar olarak ele almıştır.Öyleyse, araştırma nesnesine soracağımız sorunun, “özgün karakteri ne?” sorusundan ziyade “işleyişindeki karakterini oluşturan ve yürüten kim?” sorusunun olması, nesneyi epistemolojik değil, ontolojik öncelikli bir analizle kavramamızı sağlayabileceğini de düşünmek gerekir.

Referanslar

Coşkun, M. Kemal. 2008. “Önce Söz (mü?) Vardı: Yapısalcılık, Postyapısalcılık ve Tarih”. Praksis 18. ss: 192-197

Cruz, Cynthia. Haziran 2020. “Tek Kesin Tedavi, Dünyayı Değiştirmek”. E-Skop. https://www.e-skop.com/skopbulten/tek-kesin-tedavi-dunyayi-degistirmek/5778

Doğan, Büşra ve Oral Seher. Haziran 2020. “Toplumsal Gerçekliğin İnşasında Etnometodoloji ve Sembolik Etkileşimcilik Kuramlarının Etkisini Kavramak”. HAFIZA 2, no. 1. ss: 39-50

Goffman, Erving. 2023. Tımarhaneler. Ankara: Heretik Yayıncılık.

Keat, Russel ve Urry John. 2001. “Sosyal Eylemin Açıklanması ve Anlaşılması”. Bilim Olarak Sosyal Teori (içinde). Ankara: İmge Kitabevi. ss: 231-253

Tarde, Gabriel. 2019. Monadoloji ve Sosyoloji. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Ünlü, Barış. 2020. “Doktor Fanon: Düşünür ile Devrimci Arasında”. Frantz Fanon Sömürge Düşünürü-Sömürge Devrimcisi (içinde). İstanbul: İletişim Yayınları. ss: 58-70

Weber, Max. 2008. “Meslek Olarak Siyaset”. Sosyoloji Yazıları (içinde). İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 131-199

Weber, Max. 2012. Sosyal Bilimler Metodolojisi. İstanbul: Küre Yayınları. ss: 75-141

  • Emek Ilgaz

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku