İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü. Bu süreçte özellikle gençlik içinde açığa çıkan hareketliliğin, hem mevcut koşullara yönelik bir tepkiyi hem de yeni bir söz ve örgütlenme arayışını görünür kıldığını görüyoruz.
19 Mart’ı daha geniş bir siyasal ve toplumsal bağlam içinde, farklı deneyimlerin kesiştiği bir moment olarak düşünmek gerektiğine inanıyoruz. Sürecin farklı alanlarda nasıl karşılandığını, kimler için ne ifade ettiğini ve hangi tartışmaları beraberinde getirdiğini anlamanın, bugünü kavramak açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.
Asosyoloji dergisi olarak biz de bu dosyada, 19 Mart’a dair farklı görüşleri bir araya getirdik. Amacımız bu sürecin farklı yüzlerini, çelişkilerini ve ortaklaşan noktalarını yan yana getirerek daha bütünlüklü bir tartışma zemini açabilmek. Bu dosyanın, birlikte düşünmenin ve söz kurmanın imkânını çoğaltmasını umuyoruz.
Burak Çetiner- Eğitim Sen İstanbul 6 Nolu Üniversiteler Şubesi Başkanı
19 Mart günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması halkta adaletsizlik ve geleceksizlik duygularının açığa çıkmasına neden oldu. Özellikle üniversite gençliğinin öfkesi, isyanı düzen sınırlarında tutmaya çalışan aktörlerin işini zorlaştırdı. Üniversitelerde boykot ve eylemler mart-nisan aylarında devam etti. Eğitim Sen de sadece üniversite çalışanlarının sendikal haklarıyla sınırlı kalmadan halkların demokrasi ve adalet mücadelelerine her zaman olduğu gibi sahip çıkarak öğrencilerin boykotunu bir günlük akademik iş bırakma eylemiyle destekledi. Bu fiili ve meşru mücadele çağrısı iktidarın en çok çekindiği nokta olan birleşik mücadelenin önünü açmış oldu ve tam da bu nedenle soruşturma, gözaltı ve tutuklama saldırılarıyla karşılandı. Eğitim Sen MYK üyelerine ev hapsi cezası verildi, İstanbul Üniversitesi iş yeri temsilcisi tutuklandı. Aradan geçen bir yılın ardından, hiçbir meşruiyeti olmayan, hukuki dayanaktan bile yoksun davalar düştü ama demokrasi ve adalet mücadelesi devam ediyor. Üniversite gençliğinin oynadığı ön açıcı rol, sendikaların ve siyasi partilerin mücadelesi ile buluştuğunda zafere giden yolda birleşik mücadelenin önemi bir kez daha görülmüş oldu.
Nanaxanim Babazade – İstanbul Üniversitesi
19 Mart, yalnızca bir siyasal müdahale değil, üniversiteler dahil tüm muhalif alanların baskı altına alınmasının bir parçasıdır. Öğrenciler açısından ise 19 Mart, yalnızca bir “siyasal gelişme” değil, üniversitelerin piyasalaştırılması, akademik özgürlüğün bastırılması ve gençliğin geleceksizliğe mahkûm edilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bugün üniversite gençliği, artan yoksulluk, güvencesizlik ve baskı koşulları altında hem ekonomik hem de siyasal olarak kuşatılmaktadır. Bu nedenle 19 Mart, tekil bir olaydan ziyade, otoriterleşen devlet yapısının ve derinleşen sınıf çelişkilerinin bir tezahürü olarak okunmalıdır. Öğrenciler için bu süreç, yalnızca bir tepki anı değil, örgütlenmenin, dayanışmanın ve kolektif mücadelenin zorunluluğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Günseli Polat- MSGSÜ
Reisman’in dışa yönelimli insan olarak tanımladığı belirli bir tip vardır. Donuk öfkeler, eyleme geçemeyen duygularla beraber insanların inandıkları şeylerden hayatlarını etkileyecek bir siyasi ürün çıkaramayacaklarını düşünmelerini kavramsallaştırır bu şekilde. 19 Mart günü Beyazıt’ta barikatın aşılması öfkeyi harekete geçiren, aslında üretemeyeceklerini düşündükleri siyasi gücün örgütlülükte olduğunu fark ettiren bir eşik noktası oldu. Dolayısıyla öğrenci hareketi yeniden sınırlarını genişleterek sistemin psikolojik, kültürel ve siyasal koşulları içinde oluşturduğu edilgenlik biçimiyle mesafelenebilmeyi gösterdi. “Kurtuluş sandıkta değil sokakta” sloganıyla beraber öcüleştirilen sokak siyasetinin meşruluğunu hep bir ağızdan bir kez daha yeniden kurduk. Bununla beraber kampüslerde öğrenciler kurdukları dayanışma ağlarıyla beraber birbirlerini de gerçekten görmeye ve okulun sadece derslere girmek ve kantin içerisinde arkadaşlarla oturmaktan çok daha fazla iletişim barındırabildiği görüldü. Okullarda boykot örgütlemeye çalışan, genel grev çağrısı yapan, Taksim’e işaret eden bir kitle vardı ancak bu dönemin en büyük handikaplarından bir tanesi sağ popülizmdi. Alanda tanıştığım insanlardan bir tanesi bana daha öncesinde bozkurt işaretiyle bir derdi olmadığını ama saraçhanede bozkurt işaretiyle dolaşan bir grubun LGBTİQ+ bayrağını taşıyan birisine laf attıklarını o bayrağın burada yeri olmadığını söylediklerini görmüş. Tabii ki tek bir olayla sınırlı olmayan ve sadece “olaydan” da ibaret olmayan bu durum ötekileştirmenin birleşerek kazanmaya giden yolu açmayacağının da göstergesi. Sağ popülist söylemlerin hareket içinde dışlayıcı sınırlar üretme amacını reddetmek gerek. Bunu süreçte şunu görmek mümkün hem tarihsel hafızanın zayıflığı, hem ortak politik bir hat kurulamaması hem de dışlayıcılık hareketin kırılganlığını arttırıyor. Tek bir kararla her şeyi belirleyebilen bir iktidar karşısında, uzlaşarak ya da öğrencileri alkışlayarak bir çıkış üretmek mümkün değil. Bu noktada gençlerin doğrudan dönüştürücü bir güç olarak konumlanmasına bir o kadar karşılık vermek gerek. Bugün özlemle ve gururla andığımız Gezi’deki birliktelik, ancak böyle bir politik zemin kurulabildiğinde yeniden mümkün olabilir.
Emre Tiftik- CHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcısı
Bundan tam bir yıl önce, Cumhurbaşkanı adayımız, İBB Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptaliyle başlayan ve 19 Mart’ta tutuklamayla derinleşen süreç; yalnızca bir kişiye değil, doğrudan toplumsal iradeye yönelmiş bir müdahale olarak hafızalara kazındı. Bugün açıkça görülüyor ki CHP’nin geleceği, artık yalnızca bir partinin değil; öğrencilerin, emekçilerin ve tüm toplumsal muhalefetin ortak geleceğidir. Bu süreç, gençliği geleceksizliğe mahkûm edenlerle seçilmiş bir iradeyi hedef alan anlayışın aynı olduğunu da gösterdi. Üniversitelerde akademik çöküş, barınma krizi ve geçim derdi derinleşirken; mezuniyet sonrası işsizlik, çalışma hayatında emek sömürüsü ve mobbing sıradanlaştı. Sesimizi yükseltmeye çalıştığımızdaysa baskılarla susturulmak isteniyoruz.
Saraçhane, bu birikmiş öfkenin ve hak arayışının sembolü oldu. Gençler orada yalnızca Ekrem İmamoğlu’na değil, kendi geleceklerine sahip çıktı. Çünkü mesele tek başına bir tutuklama değil; yıllardır biriken adaletsizliktir. 19 Mart, bu yüzden gençler için bardağı taşıran son damladır. Oysa biz sanayiyi, bilimi, teknolojiyi, kültür-sanatı konuşmalı; ülkemizi dünya ile rekabet edebilir bir noktaya nasıl taşıyacağımızı tartışmalıydık. Bugün ise gençler, yaşadıkları haksızlıkları, adaletsizlikleri -örneğin günlük 133 TL’lik bursla yaşanamayacağını- anlatmaya çalışıyor.
Tam da bu noktada Ekrem İmamoğlu’nun tercihleri, başka bir yönetim anlayışını ortaya koyuyor. İstanbul’un en değerli arazilerini ranta açmak yerine kız öğrenciler için yurt yapmayı seçen bir iradenin hedef alınması vicdani de bir meseledir. Çünkü mesele nettir: Gençliğin yanında duranlarla karşısında duranlar ayrışmıştır. Saraçhane ne ilktir ne de son. Yolumuz uzun, kavgamız ortaktır. Kavgamız yoksulluğa, geleceksizliğe karşıdır.
Yağmur Filiz- Kuir Baykuş
19 Mart Direnişi, kimimizin hayatında taşıdığı “devrimci” nitelikle, kimimizin hayatındaysa özneleş(eme)me sorunsallığıyla yer aldı. Yer yer artan milliyetçi/cinsiyetçi/fobik hezeyanlar, yer yer tartışmaya açılan küfür kullanımları… Boykot edilen dersler, aktif bir eylem alanı haline dönüştürülen kampüsler… Tüm bu yaşananlar ışığında özneleşenler ve nesneleştirilenler hakkında konuşmanın tam da sırası. Bir mücadelenin toplumsallaşması, sayıların fazlalığıyla ölçülebilecek kadar basit bir denkleme sahip değil; cinsiyet kimliği, ırk, sınıf, cinsel yönelim gibi yapısal sınıflandırmalardan kimlere ne kadar alan açtığıyla direkt olarak ilişkili. Özneleşmek, yalnızca orada yer fiziksel olarak yer alabilmekle ilgili değil; sözünü orada ne kadar üretebildiğinle de ilgili. 19 Mart’ın niteliği de tam olarak bu bağlamda tartışılmalı. Çünkü bizler özellikle lubunyalar olarak, özneleşebilmek için çok katmanlı bir mücadele verdik.
“Cinsiyetçi küfür edilsin mi”, “Militarist ve ırkçı söylemler edilsin mi” soruları birebir bu sözcüklerle olmasa da bizlere soruldu, “demokratik” oylamalarla kararlar alındı. Tartışmaya açılması gereken durumlar ve tutumlar yerine halihazırda ezilenlerin mücadelelerle kazandıkları ve hâlâ ilgili mücadeleleri sürdürdükleri hakları tartışmaya açıldı. Toplumsallaşma; bunları görmezden gelerek, irdelemeyerek ve bunları çözmeden sağlanamayacak. Mücadelemiz, tüm ezilenlerle omuz omuza olduğumuzda anlamlı bir hale geliyor. Sistematik baskıyı, sömürüyü ve işkenceyi ortaklaştırdığımız dille kurduğumuzda toplumsallaşıyor. Bugün, 19 Mart’ı konuşurken ancak milliyetçi/cinsiyetçi/lgbti+fobik söylem ve pratikleri nasıl sıfırlayabileceğimizi irdeleyerek yeni bir mücadele hattı yaratabiliriz. Mücadeleyi politik kılan da tam burası olacaktır.
Mert Orhan Ömerbeyoğlu- ODTÜ
19 Mart günü AKP-MHP iktidarı çok boyutlu baskı-sindirme-yozlaştırma politikalarını başka bir boyuta evriltti ve o güne kadar devrimcilere uyguladıklarını toplumsal muhalefete ve CHP’ye de uygulamaya başladı. Bunu sadece seçim için değil, kendinden olmayan herkesi hizaya çekmek için de yaptı. Şüphesiz bunun bir ayağı da devrimcileri ve toplumsal muhalefeti birbirinden koparmaktı. Planlanan çok tutmadı, 19 Mart günü Beyazıt’ta birkaç yüz öğrencinin aştığı barikat bir fitili ateşledi ve kelebek etkisiyle bu isyan ODTÜ’den Kızılay’a, Kızılay’dan Bozdoğan kemerine yayıldı. Nasıl Gezi’de olay birkaç ağaçtan fazlaydıysa burada da olay Ekrem İmamoğlu’ndan fazlasıydı. Neoliberal politikaların kendi hayatlarındaki yıkıcı etkisine karşı gençler her yerde ayaklandı. Lenin’in deyimiyle: “Halk kitleleri her zaman devrimci bilinçle değil, yaşamsal zorunlulukla harekete geçer”. Ve yaşamsal faktörler zaten kendini çoktan oluşturmuştu. ODTÜ öğrencileri de diğer üniversitelerin öğrencileri gibi bu düzene ve bu düzenin yarattığı her türlü yıkıma isyan ederek, isyan eden Ankara halkıyla buluşmak üzere Kızılay’a doğru yola çıktı. A1 kapısında 2015’ten bu yana yaşanan en büyük, en kitlesel, en şiddetli çatışmalar yaşandı ve ODTÜ öğrencilerinin Ankara halkıyla buluşması engellendi. Eylemlerin sonuna geldiğimizde gençlik, ne yapılması gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu: Yapılması gereken Saraçhane’de değil ama Beyazıt’ta ve Bozdoğan Kemeri önünde, Güvenpark’ta değil ama Kızılay’ın arka sokaklarında ve ODTÜ A1 kapısında nesnelleşti. Her ne kadar gençliğin büyük kısmı neye isyan ettiğini biliyor da olsa biz sürekli hatırlatmalıyız ki isyanımız emperyalizme, kapitalizme, oligarşiye karşıdır. Bunu unutmamamız ve daha toplumsal, daha örgütlü şekillerde tekrar tarihin tekerleğini ileriye çevirmemiz lazımdır. Aradan geçen bir senede yaşananlar bizi bir kez daha Beyazıt’a, bir kez daha ODTÜ A1 kapısına çağırıyor.
Özgecan Özgenç- Gazeteci
Medya; yasama, yürütme, yargının yanında “dördüncü kuvvet” olarak görülür. Üç kuvvetteki aşınmadan dördüncü kuvvetin de payını aldığını 19 Mart süreciyle birlikte daha yakından deneyimliyoruz. Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yasak davaları ve diplomasının iptal edilmesiyle Cumhurbaşkanı adaylığının önünün kesilmesi; ardından gözaltına alınması ve tutuklanması birkaç yıl önce kimsenin ihtimal vermeyeceği yeni bir eşik oldu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in döviz rezervinin “iç ve dış şoklara karşı” biriktirildiği açıklaması, 19 Mart’a ekonomik olarak hazırlanıldığı yorumlarına neden olmuştu. Sansürün ve otosansürün sıradanlaştığı atmosferde, medyadaki hazırlığın da adım adım tamamlandığını görüyoruz.
Dezenformasyon Yasası, namıdiğer “Sansür Yasası” gerçeği eğip bükmeye vesile olan en işlevli araçlardan biri haline geldi. Ancak Türkiye demokrasisinin önemli sınavlarından ve belki de kırılma noktalarından biri olan 19 Mart operasyonları, bir anlamıyla herkesin “dokunulabilir” olduğunu gösterdi. Radikal bir politik hatta durmayan, hatta kimi zaman politik hattı bile olmayan ancak iş dünyasında ya da medya ve kültür alanında etki alanı geniş isimlerin “rahatsızlık vermeyecek” bir çizgide konumlanmalarını sağlamak hedeflendi. Meslektaşlarımız haber takibinde sokakta kolluk kuvvetlerinin şiddetinin, bilgi/belgeye dayanan haberleri nedeniyle “yanıltıcı bilgiyi yayma” soruşturmalarının muhatabı oldu. Buna rağmen, gerçek bir kamu hizmeti olarak doğru habere ulaşma ve onu halka ulaştırma çabasıyla mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkan gazeteciler, bu süreçten alnının akıyla çıktı.

