Cinsiyet ve Müzik: ”Farklı Ritimlerimizle Birlikte”

 

Belki bir gün toplumsal cinsiyete dair özel yayınlara artık ihtiyaç kalmayacak; ataerkil

kapitalizm sonrasındaki bir toplum gerçek anlamda çeşitliliği deneyimleyecek ve

insanlığın çok katmanlı farklılıkları bizi birbirimize bağlayan şey olacak. O zamana

kadar ise, kendi çağımızda toplumsal cinsiyet ile müzik arasındaki çelişkilerle

uğraşmaktan mutluluk duyacağım.

Kültürel koşullanmaların ötesinde gerçekten “kadınsı” ya da “erkeksi” diye bir müzik

var mıdır? Ben yalnızca tarihin, kişisel politik deneyimlerimin ve içinde yaşadığımız

zamanın sınırlı perspektifinden yazabilirim.

Bugün en kıymetli müzikal anılarımın pek çoğunu başka kadınlarla paylaşıyorum;

öyle ki bazen kadın özgürleşme hareketinden önce hayatın nasıl olduğunu

unutuyorum. O dönemde anlam ve değer büyük ölçüde erkekler tarafından

tanımlanıyordu. Edebiyat, müzik, din, siyaset… aklınıza ne gelirse. Erkekler fikirlerini

birbirleriyle mücadele ederek geliştirirken kadınlar çoğunlukla onların ilham perileri,

perde arkasındaki etkileri olarak görülüyordu; “her büyük erkeğin arkasında bir kadın

vardır” sözü tam da bunu anlatıyordu.

İlk kez caz dinlemeye başladığımda, safça erkeklerin biyolojik olarak enstrüman

çalmaya daha yatkın olduklarına inanıyordum. Çünkü gördüğüm manzara buydu:

kadın şarkıcılar ve erkek çalgıcılar. Dinlediğim ve dans ettiğim pop müzikte, soul’da,

rock’n roll’da da durum aynıydı. Elbette erkek vokalistler de vardı ama kadın

enstrümancılar neredeyse yoktu. Ta ki Gerard Street’teki Ronnie Scott’s Jazz Club’da

saksafoncu Vi Redd’i görene kadar. Fakat o zaman bile onun için “erkek gibi çalıyor”

deniliyordu.

Duyduğum o büyüleyici müziğin bir parçası olmayı özlüyordum. Her tür müziğe

âşıktım ama özellikle caza. Ne yazık ki birçok erkek müzisyen müziğe duyduğumsevgiyi, kendilerini manipüle etmeme ya da hatta cinsel taleplerine boyun eğmeme

hazır olduğum şeklinde yorumladı. Erkeklerin kabulü ve onayı benim için her şeydi;

bu durum beni hem romantik hayallerime hem de gündelik cinsiyetçiliğe karşı

savunmasız bırakıyordu. On altı yaşındaydım ve müzisyen olmak istiyordum. Bildiğim

kadarıyla bunun tek yolu şarkıcı olmaktı. İlk profesyonel işimi bir striptiz kulübünde

şarkı söyleyerek aldım. Daha sonra Britanya bebop’unun öncülerinden trompetçi ve

piyanist Dennis Rose beni koruması altına aldı; Kuzey Londra publarında birlikte

çalışıyorduk.

Caz dünyasında en tanınmış birkaç isim dışında kadın şarkıcılara karşı belirgin bir

küçümseme, hatta zaman zaman açık bir hoşnutsuzluk vardı. Onların kötü olacağı

varsayılıyor ya da ilginin merkezinde olmalarından rahatsızlık duyuluyordu. Oysa

erkek solist enstrümancılar aynı düşmanlıkla karşılaşmıyordu; destekleyen ritim

grubunu tamamen görmezden gelerek solo çalsalar bile.

Beni derinden etkileyen bu müziğin gerçek bir uygulayıcısı olarak kabul edilme

ihtiyacı, muhtemelen farkında olmadan sesimi bir enstrüman olarak geliştirmemin en

önemli itici güçlerinden biriydi. Bunun yanında, hepsi erkek olsa bile olağanüstü ifade

gücüne sahip çok farklı enstrümancıları yoğun biçimde dinlemem de belirleyici oldu.

Dennis bana gerçek anlamda bir müzisyen olmanın yolunu açtı. Onun sayesinde başka

müzisyenlerle birlikte şarkı söylemeye başladım ve bir süre sonra onların övgüleriyle

besleniyordum. “Diğer kadın şarkıcılardan daha iyiydim.” Düşük özsaygım, beni kadın

meslektaşlarıma karşı sahte bir üstünlük hissine sürüklüyordu.

Daha sonra özgüvenim arttıkça, tanınmadığım jam session’lara gitmekten keyif almaya

başladım. Salondaki insanların, “yine bir kadın şarkıcı” diyerek göz devirmelerini ve

düşük beklentilerini, şarkı söylemeye başladığım anda saygı ve şaşkınlığa dönüşürken

izlemek hoşuma gidiyordu.

Burada kilit kelime özgüven. Çünkü bugün bile, onca deneyimime rağmen bazen

kendimi hâlâ “gerçek müzisyenlerin” (yani erkeklerin) arasında bulunmayı hak

etmiyormuş gibi hissedebiliyorum. Özellikle beni uzun zamandır tanıyan

müzisyenlerin yanında müzisyenliğimden şüphe duyuyor, küçülmüş ve değersiz

hissedebiliyorum. Eskisi kadar sık olmasa da bu hâlâ yaşanıyor ve bu yüzden müzik

yolculuğunun başındaki kadınları desteklemek için elimden geleni yapmak istiyorum.

Pek çoğunun hâlâ benzer zorluklarla karşılaştığını duymak beni üzüyor.

1968’de, yirmi yaşındayken bana çok şey öğreten başka bir adamla tanıştım: davulcu

ve özgür doğaçlamanın yenilikçisi John Stevens. John kadın sesine büyük saygı

duyuyor ve onu seviyordu. Tanıdığım ilk müzisyenlerden biri olarak insan sesini

topluluklarının ayrılmaz bir parçası hâline getirdi. Biz yalnızca süsleyici ya da müziğin

üzerinde süzülen bir unsur değildik; trombon ile trompet arasındaki fark gibi,topluluğun ses dokusuna eşit ama kendine özgü bir renk katıyorduk. Özgür doğaçlama

için bile bu oldukça radikaldi.

John herkes için, kadınlar ve erkekler için, ezberleri bozdu. Kolektif bir müzik

anlayışının öncülerindendi ve bu yaklaşım bireyselliği de özgürleştiriyordu. Son

derece cinsiyetçi bir müzik ortamında bile, insanlıklarıyla toplumsal cinsiyet

kalıplarını aşabilen erkeklerin hakkını teslim etmeliyim. Onların birçoğunu bugün

hâlâ büyük müzisyen ailemin parçası olarak görüyorum. Ancak uzun bir süre tek

kadın olarak “erkeklerden biri” hâline gelmiştim. Başka birçok kadın müzisyen gibi,

birbirimizi tanımadan önce buna oldukça iyi uyum sağlamıştım. Onlar gibi eğleniyor,

onlar gibi davranıyor ve en azından “erkeklerle eşit” bir müzisyen olarak kabul

görüyordum. Ama yine de erkek onayına ihtiyaç duyuyordum.

Şarkıcı Julie Tippetts dışında en yakın müzikal ruh eşlerim hep erkekler olmuştu.

1969’da başlattığım ses atölyeleri de buna dahildi. Sonra 1970’lerin ortasında kadın

özgürleşme hareketiyle tanıştım ve her şey yeniden değişti. Sürekli erkek

topluluklarında tek kadın olmaktan çıkıp tamamen kadınlardan oluşan bir dünyanın

içine girdim. Kadınlara âşık oldum. Yaşadıklarımın yalnızca kişisel değil, politik

olduğunu anlamaya başladım. Lezbiyen kimliğimi açıkça ifade ettim ve kadın

müzisyenlerle birlikte söylemek istedim.

 

Part 1: LGBTQ+ histories in the Archives and Special Collections Centre |  UAL

İşte Feminist Improvising Group böyle doğdu. Tarihten silinme tehlikesiyle karşı

karşıya olsak da doğaçlama müzik sahnesi üzerinde büyük bir etki yarattık. Hem

sevildik hem nefret edildik. Kışkırtıcıydık; sınıf, cinsellik, ırk, engellilik, müzikal

geçmiş ve teknik bakımından olağanüstü çeşitlilik gösteriyorduk. İlk kez kadın

enstrümancılarla birlikte şarkı söylüyor olmam muhteşemdi.

Aslında kendimize FIG adını vermeyi planlamamıştık. “Women’s Improvising Group”

adıyla ilk konserimizi ayarladığımda, “Music for Socialism” etkinliğinin broşürlerinde

yanlışlıkla “Feminist Improvising Group ” yazılmıştı. Biz de bu ismi sahiplendik ve

sonuna kadar benimsedik. Sanırım organizatörler neyi serbest bıraktıklarının farkında

değildi. Beklentilerin çok ötesine geçtik; hem ilham verdik hem de tehdit olarak

görüldük.

Toplumsal cinsiyet farkı benim için yalnızca sahnede değil, prova öncesinde ve

sonrasında kurduğumuz yakınlıkta hissediliyordu. Kız kardeşlik duygusunun ilk

coşkulu yıllarıydı. Erkek egemen bir dünyada kadın olarak yaşadığımız yalnızlığı ve

ayrımcılığı birlikte keşfediyorduk. Tekniğe dair pek çok varsayımı sorguluyor ve

yıkıyorduk. Başlangıçta grubumuz her seviyeden kadına açıktı. Geleneksel anlamdateknik yeterlilik farklıydı ama her kadın grubun toplumsal virtüözlüğünün

vazgeçilmez bir parçasıydı. En azından bir süreliğine erkeklerin hakkımızda ne

düşündüğünü önemsememek büyük bir özgürlüktü. Sürekli “Neden sadece kadınlar?”

diye sorulmasına gülüyorduk; sanki müzik dünyasındaki toplulukların çoğunun

yalnızca erkeklerden oluştuğunu kimse fark etmemiş gibi. Dinleme biçimimiz,

etkileşimimiz, mizahımız, politikamız ve birlikte geçirdiğimiz zaman… Nihayet

erkeklerden biri değil, kadınlardan biri olmuştum.

FIG 1 yepyeni bir yaratıcı güçlenme alanı açtı. Daha sonra farklı kombinasyonlarda

birlikte çalmaya devam ettik. Corine Liensol ile birlikte Irene Schweizer ve dansçı

Roberta Garrison’ın da yer aldığı Contradictions 2 grubunu kurduk. Irene Schweizer ise

European Women’s Improvising Group’u (EWIG ) kurarak Joëlle Léandre ve Annick

Nozati gibi yeni kadın müzisyenleri bir araya getirdi. En unutulmaz deneyimlerimden

biri Frankfurt’ta düzenlenen ilk kadın doğaçlama müzik festivali Canaille idi.

Sahnenin kenarında birbirimizi coşkuyla destekliyor, her grubun başarısını

kutluyorduk. Bu dayanışma herkesi daha da iyi çalmaya teşvik ediyordu.

Kadınların birlikte çalması ve birbirini desteklemesi zamanla karma toplulukların da

önünü açtı. Çellist Martin Altena’nın yalnızca erkeklerden oluşmayan gruplarda

çalmayı tercih ettiğini söylediğini hatırlıyorum. Kendimi müziğe teslim ettiğim, diğer

müzisyenlere ve anın akışına güvendiğim o büyülü deneyimleri erkeklerle de

yaşayabiliyorum. Ama bunları kadınlarla ya da grupta başka kadınlar varken daha sık

yaşıyorum.

Feminist Improvising Group - Wikipedia

Yakın zamanda tromboncu Gail Brand ve daha önce hiç tanışmadığımız Belçikalı

piyanist Marjolaine Charbin ile iki konser verdim. İlk konser tam anlamıyla

büyüleyiciydi; sürekli yön değiştiren, katman katman akan, aynı anda farklı

dinamiklerin yaşandığı, adeta çok katmanlı müzikal bir orgazm gibiydi.

Dinleyicilerden Martha adlı bir şarkıcı, kadınları dinlemenin erkekleri dinlemekten

farklı olduğunu, ama bunun “daha iyi” anlamına gelmediğini söyledi.

İkinci konser ise mekânın fiziksel koşulları nedeniyle daha zorluydu. Müzik yine

güçlüydü ama güven yerine mücadele üzerine kuruluydu. Sonrasında yaşadığımız

duygusal süreçleri birlikte konuşabilmek, müziği yalnızca teknik açıdan analiz

etmekten çok daha öğreticiydi.

Kadınlarla çalışırken hissettiğim olağanüstü bir duyarlılık ile anarşik vahşilik birleşimi

var.Kendimizi kanıtlama ihtiyacını bıraktığımızda korkusuzca akabiliyoruz. Acaba

bu, kadınların toplumsallaşma süreçlerinde geliştirdikleri akışa teslim olabilme

becerisi mi? Erkekler ise daha çok kontrolü elde tutmaya mı yönlendiriliyor?

Yine de toplumsal cinsiyet hakkında aşırı genelleme yapmak istemem. Müziğe

tamamen teslim olabilen erkekler de var; kendini kapatan kadınlar da. Ancak benim

deneyimimde özgür doğaçlamadaki o çok katmanlı ruh hâllerini en çok birlikte

çalıştığım kadınlarla ilişkilendiriyorum. Bestelenmiş parçalar çaldığımız gruplarda bile

kadınlarla ya da kadınların varlığına gerçekten saygı duyan erkeklerle çalışırken

kendimi çok daha rahat hissediyorum.

Yine de benzer açıklığı eski Doğu Almanya’da tanıştığım erkek doğaçlamacılarda da

buldum. Batı’nın aşırı uyaranlarına maruz kalmamışlardı. Bu yüzden Batı’daki birçok

erkek sanatçı gibi yorgun, alaycı ve sürekli daha karmaşık fikirler üretmeye çalışan

kişiler değillerdi. Kadınlar gibi onlar da Batı müzik dünyasının merkezinde yer

almamıştı. Dışlanmış olmanın getirdiği keşfetme arzusu onlarda da hissediliyordu. Joe

Sachse ve Hanes Bauer’i ilk dinlediğimde bir gerilim filmi izliyormuş gibi

heyecanlanmıştım; müzik her an her yere gidebilirdi.

Bazı erkek müzisyenlerin ve onlarla yakın çalışan kimi kadınların kendilerini

minimalizm ya da belirli estetik yaklaşımlarla tanımladığını gözlemledim. Oysa

kadınlar çoğu zaman ideolojik sınırları daha kolay aşarak istedikleri yere

gidebiliyorlar. Her iki yaklaşımın da güçlü ve zayıf yanları var. Ben ise belirli bir

çalışma ya da atölye dışında açık uçlu yaklaşımı tercih ediyorum.

Kadınların çoklu görev yapabildiği, erkeklerin ise tek bir hedefe odaklandığı sıkça

söylenir. Oysa müzikte hepimiz gerektiğinde hem odaklanabilir hem de biçim

değiştirebiliriz. Sonuçta bunun toplumsal cinsiyetten çok kişisel tercih meselesi

olmasını isterim.

Benim için özgür doğaçlama hâlâ toplumsal cinsiyet kalıplarından kurtulmanın en

güçlü yollarından biri. Burada kadınlar da liderlik edebilir ya da takip edebilir;

erkekler de öyle. Kimse kalıcı olarak lider ya da takipçi değildir. Yaklaşık yirmi yıl

önce başlattığım ‘’Gathering ‘’ topluluğunda da durum tam olarak böyledir. Topluluk

haftalık olarak Londra’da, aylık olarak Batı Galler’de buluşuyor; yakın zamanda

Liverpool’da da çalışmalarına başladı.

‘’Bir Araya Gelişler (Gathering)3, yaratıcılığımıza güven inşa edebileceğimiz bir zaman

ve mekândır. Sessizce oturabilir, şarkı söyleyebilir, enstrüman çalabilir, resimyapabilir, şiir yazabilir, kehanetlerde bulunabiliriz. Anlaşılmayan diller konuşabilir,

birbirimizle ya da kendi iç seslerimizle konuşabiliriz. Dinleyebilir, sesler çıkarabilir;

melodi ya da gürültü üretebiliriz. Sessizlik bırakabilir ya da onu doldurabiliriz. Ritmi,

zamanı, kaosu ve uyumu; ninnileri ve ağıtları keşfedebiliriz. Çekingen ya da cesur bir

şekilde, farklı ritimlerimizle birlikte var olabiliriz.”

Uzun yıllardır erkeklerden öğrendiğimiz gibi, kadınlardan öğrenmeye açık olan

erkeklerin de yaratıcılıklarını ifade etmenin yeni yollarını keşfettiklerine inanıyorum.

Sonuçta toplumsal cinsiyetin, kültürün, ırkın, sınıfın, yaşın ve farklı yetilerin bir araya

gelişi hepimizi hem büyüleyebilir hem de özgürleştirebilir.

 

 

1 https://www.youtube.com/watch?v=fF6HzltnTPg

Feminist Improvising Group konser kayıt albümünden

2 https://www.youtube.com/watch?v=2rpRpWvbRcs

3 https://maggienicolscreations.org/bio/

 

Bu yazı Maggie Nicols tarafından

EarTrrip Magazine dergisi nde ‘’Gender & Music: ‘In Our Different Rhythms

Together’’ başlğıyl yayınlanmıştır. Asosyoloji çeviri ekibi tarafından türkçeye

çevrilmiştir. Orjinal metin için:

https://eartripmagazine.wordpress.com/articles/articles-issue-5/gender-music-maggie-

nicols/ 

  • Önerilen Yazılar

    “Bizi Görün”: Al-Mughayyir Kuşatmasının İçinden — Anneler Çocukları Evden Her Çıktığında Korkuyor

    İsrail’in Batı Şeria’da sürdüğü yerleşimci, sömürgeci rejim Filistinli aileleri zorla yerinden etmeye zorluyor. Ailelerin yaşadığı şiddet her geçen gün daha çok artıyor. Batı Şeria’nın Al-Mughayyir köyünden gelen tanıklıklar, yerinden edilme…

    devamını oku
    ÇİFTE ÖLÜM (Double Death), Deborah Bird Rose (New South Wales Üniversitesi)

    🎧 Yazıyı Dinle Ölüm, tek hücreli bazı organizmalar hariç, yeryüzündeki yaşam deneyiminin öylesine ayrılmaz bir parçasıdır ki, kendime şu soruyu sormadan duramıyorum: “Antroposen” olarak adlandırmaya başladığımız bu çağda, etrafımızı saran…

    devamını oku