“Yası Tutulabilir Yaşamlar”: Sokak Köpekleri, Dijital Yas ve Direniş

Türkiye’de sokak köpekleri, son yıllarda artan politik tartışmaların, medya kampanyalarının ve belediye müdahalelerinin merkezine yerleşmiştir. Sokak köpeklerine yönelik şiddet olayları, “toplu toplama” operasyonları ve sosyal medyada örgütlenen karşıt duygusal tepkiler, insan-hayvan ilişkilerini yalnızca refah ve güvenlik düzleminde değil, duygusal, etik ve politik bir çerçevede yeniden tartışılır hale getirmiştir. Bu çalışma, sokak köpeklerinin ölümüne yönelik dijital yas pratiklerini sosyolojik bir perspektiften ele alarak, insan-hayvan ilişkilerinin dijital ortamdaki dönüşümünü, kolektif hafızanın inşasını ve çevrimiçi matem topluluklarının oluşumunu incelemeyi amaçlamaktadır. 

Köpeklerin varlığı, Türkiye’de kamusal yaşamın kadim bir parçasıdır ama aynı zamanda en tartışmalı yüzüdür. Sokak köpekleri, devletin kontrol etmek istediği, vatandaşın kimi zaman sahiplendiği, kimi zaman korktuğu canlılardır. Onlar, bu ülkenin “aradalık” hâlinin canlı tanıklarıdır: ne tamamen ait ne tamamen dışarıda. Bir köpeğin ölümü, çoğu zaman haber değeri bile taşımaz ama o sessizlik, bazen bir insanın kalbinde yankılanır. Yaklaşık 30 yıldır sayısız sokak köpeği ile karşılaşmış ve pek çoğunu kaybetmiş biri olarak son birkaç yıldır bu kaybı sosyal medyada paylaşarak “o köpeklerin” bir zamanlar yaşadığını göstermeye çalışıyorum. Bir köpeğin zehirlenmesi, kamyonlara doldurulması ya da barınakta ölmesi/öldürülmesi, artık mahalle dedikodusu değil, dijital bir yas konusudur. İnsanlar, sosyal medyada bu kayıpları paylaşır. Fotoğraflar, videolar, hashtag’ler üzerinden bir tür dijital taziye zinciri oluştururlar. Yas artık sessiz değil, duyumsanabilir/görünür bir eyleme dönüşür. Dijital yas pratikleri, anonimlik ve kamusalın iç içe geçtiği bir alan yaratmaktadır. Bir mahalle köpeğinin ölümü, yerel bir kayıp olarak başlarken, sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşabilmekte ve ulusal hatta uluslararası düzeyde empati mobilizasyonu yaratabilmektedir.  

Yas tutmak, yalnızca ölüme değil, değersizleştirmeye karşı bir eylemdir. Judith Butler (2004), “yası tutulabilir yaşamlar”dan söz ederken, kimin yaşamının kayba değer bulunduğunu sorar. Türkiye’de sokak köpeklerinin ölümü, çoğu zaman “hijyen”, “güvenlik” ya da “sağlık önlemi” olarak sunulur. Bu söylem, köpeği hem biyolojik bir tehdit hem de bir atık olarak yorumlar. Fakat dijitalde işler değişir. Bir Instagram gönderisinde, ölen köpeğe isim verilir: Paşa, Kocaoğlan, …  “Güle güle Duman kızım. Yeniden kavuşuncaya dek güzel uyu.” Bu cümle, köpeği “yası tutulabilir” hale getirir. Artık o, bir kimlik, bir hafıza ve bir duygunun parçasıdır. Butler’ın kavramıyla, dijital yas, görünmez bir hayatı görünür kılar. Yok sayılan bir varlığı toplumsal vicdanın sahnesine taşır.  

Sara Ahmed (2014), duyguların bireyden bireye geçen bir enerji değil, sosyal ilişkileri kuran yapışkan kuvvetler olduğunu söyler. Sokak köpekleri etrafındaki dijital yas, tam da bu dolaşımı açığa çıkarır. Birinin üzüntüsü, bir başkasının öfkesine, bir diğerinin vicdan çağrısına tutunur. Bir paylaşımın altında yüzlerce yorum vardır: “Allah rahmet eylesin”, “Artık yeter, toplayın şu itleri”, “Bu ülke merhameti unuttu.” Aynı gönderi hem empati hem nefret üretir. Ahmed’in ifadesiyle duygular “yapışkandır”. Belirli özneleri birleştirirken, diğerlerini dışlar. Bu dijital alan, duyguların kamusallaştığı bir alan yaratır: Bir tarafta yas tutanlar, diğer tarafta bu yası “aşırı duygusallık” olarak küçümseyenler ve arada, duygusal bir müzakere alanı: şefkatin siyasallaştığı, öfkenin örgütlendiği, korkunun dolaştığı bir dijital meydan. 

Bir köpeğin ölüm fotoğrafını paylaşmak, bir yandan travmatik bir teşhir öte yandan “bakın, bu gerçekten oldu” diyen bir tanıklıktır. Bu alan, dijital bir ritüel mekânına dönüşür: Bir fotoğraf, bir dua, bir filtre, bir müzik… Hepsi modern bir yas töreninin unsurlarıdır ve bu tören, ekranın öte tarafında, binlerce insanın aynı duyguyu hissetmesini mümkün kılar. Yasın dijitalleşmesi, aynı zamanda hem kolektif hem bireysel belleğin dijitalleşmesidir. Her paylaşım, bir kayıt, bir iz, bir arşivdir. Sokak köpeklerinin adları, yüzleri, hikâyeleri bu arşivlerde yaşamaya devam eder.  Sosyal medya platformları, bu hayvanların yaşamlarına dair bir kolektif arşiv oluşturmakta ve mahalle belleğinin dijital bir uzantısını yaratmaktadır. Bir sokak köpeğinin ölümü, sadece bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın bir parçasının kaybıdır. Dijital arşivleme pratikleri, geçiciliği kalıcılığa dönüştürme çabasını yansıtmaktadır. Sokak köpeklerine yönelik dijital içerikler, zamanla bir toplumun kültürel hafızasının parçası haline gelmekte ve gelecek kuşaklara aktarılabilir bir bellek materyali oluşturmaktadır. 

Bu dijital yas pasif bir duygulanım sahası değildir. Bir köpeğin ölümü karşısında üzülmek, sadece duygusal bir tepki değil, bir etik konum alıştır. Çünkü bu yas, aynı zamanda “biz kimiz?” sorusuna verilen bir yanıttır. Sokak köpeklerine yönelen şiddet, insanın kendi içindeki şiddetin aynasıdır. Bu nedenle dijital yas, sadece hayvana değil, insana dair bir sınavdır. Kimisi için köpekler “tehdit”, kimisi için “komşu”, kimisi için “evlat”tır. Bu farklılıklar, Türkiye’nin duygusal haritasını çizer ve bu haritada yas politik tezahüre dönüşür. Yas, böylece bireysel bir duygu olmaktan çıkar. Toplumsal bir etik eylem biçimine dönüşür. Bir köpeğin ardından yazılan “güle güle dostum” cümlesi, sade bir taziye değil, bir vicdan manifestosudur. Yas, burada hem bir hatırlama biçimi hem de bir direnme biçimidir. Neoliberal kentleşmenin “istenmeyen yaşamları”nı görünür kılarak, “yası tutulabilir yaşam”ın sınırlarını genişletir. Yas, türler arası bir arada yaşamın en dirençli biçimidir ve bazen, bir ülkenin vicdanı, bir köpeğin ardından tutulan dijital yasın satır aralarında saklıdır. 

*Credit: Deniz Tapkan Cengiz / We Animals

Kaynakça: 

Ahmed, S. (2014). The Cultural Politics of Emotion. Edinburgh University Press.
Butler, J. (2004). Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence. Verso. 

 

 

  • Esra Gedik

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku