MasterChef Türkiye’nin jüri koltuğunda oturan İtalyan şef Danilo’nun, özellikle acılı ve yağlı yemekler karşısında sıklıkla kullandığı bir cümle vardır: “İşte! Adam gibi adam böyle yer!” Bu sıradan gibi görünen yemek yorumu, aslında yemek kültürü üzerinden işleyen derin bir toplumsal cinsiyet ve eril kimlik inşasının izlerini taşır. İlginç olan, bu inşanın bir Türk tarafından değil, bir İtalyan şef tarafından gerçekleştiriliyor oluşudur. Onun bir İtalyan olarak Türk erkekliğinin bazı katı ve geleneksel kodlarını bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yeniden ürettiği tezi incelenmeye değerdir. Elinizdeki çalışma, MasterChef Türkiye’nin özellikle acı ve yağ vurgulu tadım anlarında Danilo Zanna’nın kullandığı “adam gibi” kalıbı etrafında örülen erkeklik performansını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Popüler yemek programı çoğu izleyicinin gözünde “masum” bir eğlence alanı gibi görünse de haz, beden, duygu ve otorite ilişkilerini gündelik hayat içinde normalleştirilen güçlü bir aygıt olarak çalışır. Bu bağlamda, İtalyan bir şefin Türkçe konuşurken “adam gibi adam”, “böyle yiyeceksin” ya da acı ve yağ üzerinden dayanıklılık telkin eden kalıp sözleri tekrarlaması, “komik jüri sözleri” değildir. Cinsiyet rejimini, tat ve bedensel performans üzerinden yeniden kuran bir dizi söylemsel ve görsel-işitsel harekettir. Bu metin, acının “imtihan/sınav” metaforlarıyla bir tür dayanıklılık performansına dönüştürülüşünü, yağın “eli bol, korkusuz” semantiğiyle cömert iştahı yücelten bir ethos’a çevrildiğini, “adam gibi” kalıbının yerel erkekliği yeniden üretimini ve bütün bunların bir “yabancı” erkek figür tarafından dile getirildiğinde nasıl melez, transnasyonel bir erkeklik yarattığını tartışır. Kuramsal olarak Connell’ın hegemonik erkeklik kavramsallaştırması, Butler’ın performativite yaklaşımı, Bourdieu’nün tat–beden–sınıf ilişkisine dair ayrım sosyolojisi ile gıda medyası ve kişilik markası literatüründen yararlanılır (Connell, 1995; Connell & Messerschmidt, 2005; Butler, 1990; Bourdieu, 1984; Counihan & Van Esterik, 2008; De Solier, 2013). Türkiye bağlamında ise Özbay’ın erkeklikler çalışmaları, yerel normların popüler kültür içinde nasıl dolaşıma girip pekiştiğini anlamak için zemin sağlar (Özbay, 2013).
Programda acı, basit bir lezzet unsuru olmaktan çıkar. Bir dayanıklılık testi, bir erkeklik testi ritüeline dönüşür. Fiziksel bir tepkiyi (acıyı) kontrol edebilmek, metanet ve güç gibi geleneksel erkeklik değerleriyle eşleştirilir. Tadım performansı çoğu kez üç zamanlı bir ritim izler: önce acı uyarısı ya da “çok acı” beklentisinin kurulması, ardından iri lokmayla gelen kısa süreli yüz buruşturma ve bedensel sarsıntı, son aşamada ise gülümseyerek aşma, “çok iyi”, “helal” türü onay ve mizahi bir kapanış. Bu ritmin tekrarı, acının duyusal bir özellik olmaktan çıkıp “katlanmayı” ödüllendiren bir erkeklik performansına dönüştürmektedir. Butler’ın işaret ettiği biçimde, “adam gibi” gibi kalıpların her tekrarında cinsiyet normu sadece temsil edilmez. İcra edilerek şimdi ve burada yeniden kurulur. Sözcük, jest ve montaj birleşerek “dayanıklı erkek bedeni”ni üretir: acıya katlanmak olgunluk, gözü karalık ve cesaret, acıdan kaçınmak ise yetersizlikle kodlanır. Böylece Connell’ın hegemonik erkeklik tanımında yeri olan dayanıklılık ve kontrol ideali, yeme deneyiminin içine yerleştirilmiş küçük sınavlarla sıradanlaştırılır. Protest erkeklik çeşitlerinde görülen bedensel cesaret jestleri (çabuk yutma, iri lokma, “acıya gülme”) popüler eğlencenin doğal parçası gibi görünür.
İkincisi ise, yağın estetik bir semantiğe büründürülüşüdür. “Yağdan korkmamak”, “eli bol olmak”, sosu “adam gibi dökmek” gibi ifadeler yeniden üretilen pek çok değeri içinde barındırır. Bourdieu’nün tat kavramsallaştırmasını üzerinden söyleyebiliriz ki, yağın cömert kullanımı ve bunun iri lokma, dolu kaşık, vurgulu çiğneme ile sahnelenişi, damak tercihinin ötesinde simgesel ve bedensel bir sermayenin sergilenmesidir. Görsel-işitsel dil bu sermayeyi büyütür: yakın planlar, hızlanan kurgu, kalın sesli övgüler, bazen şapırtıya yaklaşan işitsel vurgular… Yağın “doğru lezzeti verme”nin koşulu olarak sunulması, iştahın teatralleştirilmesiyle birleşince, “adam gibi yemek” kalıbıyla bir bağ kurar: cömert yağ ve büyük iştah, erkeğin sahici ve korkusuz lezzet bilgisinin kanıtına dönüşür. Burada erkeklik, çekinmeden ve korkusuzca tüketmekle özdeşleştirilir. Yağ, lezzetin ve doyuruculuğun nihai göstergesidir. Bu söylem, aynı zamanda “diyet yapan”, “kalorileri hesaplayan” veya “light” yemekleri tercih eden -genellikle kadınsı veya zayıf addedilen- bir erkeklik algısını dışlar. Örneğin, son çiğ köfte yapma yarışmasında tadım sırasında Zanna, Mehmet Şef’e “sen kızları dene onlar acı katmamıştır” der. Dahası, Zanna bu performansı gerçekleştirirken kendi performansını görece daha yerel bir hegemonik erkek figürü olan Mehmet şefle karşılaştırır. Bir adım ileri giderek, Mehmet Şef’in “çok değiştiğini” çatal bıçak kullanmaya başladığını söyleyerek “light”laştığını ima eder.
Söylemin içindeki en önemli nokta “adam gibi” kalıbıdır. Bu kalıp, yüzeyde bir övgü dursa da aslında başka bir söylemi yeniden üretir: “doğru yemek” ve “doğru davranmak”, “erkek olmak”la eşitlenir. Kalıbın etkisi, şaka ve taklit ile hızla dolaşıma girmesinden kaynaklanır. Oysa bu görünüş, dışlayıcılığı görünmezleştirme etkisi yaratır: kadınlar, acıya/yağa hassas bedenler, sağlık ya da etik sebeplerle farklı beslenme tercihleri olanlar ve elbette bazı erkekler, bu “doğru iştah ve katlanma” rejimine uymadıklarında, “adam gibi” söyleminin dışına itilirler. Mizah burada ikili bir işleve sahiptir: hem söylemi dolaşıma sokar, onu yeniden üretir hem de eleştiriyi “aşırı ciddiye alma” gibi çerçeveleyerek normu savunur.
Bütün bu süreç, Zanna’nın “yabancı” oluşuyla farklı bir anlam kazanır. Yabancı bir erkeğin yerli normu sahiplenmesi— “bizde böyle yenir” türünden bir söylem ya da aynı etkiyi üreten montaj başlıkları üzerinden—normu yeniden üretir ve canlı tutar. Bu, yerel eril kodların küresel eğlence formatının güvenli mizahı içinde yeniden ambalajlanmasıdır. Melez, transnasyonel bir erkeklik oluşur: programın küresel markası (MasterChef), yerel erkeklik söylemi (acıya dayanma, yağda cömertlik, iri lokma) ve yabancının otorite etkisi birleşerek normu daha inandırıcı ve cazip kılar. Teknik olarak da kurgu bu normalleştirmeyi destekler. Yakın plan ağız ve ter görüntüleri, hızlanan kesmeler, vurucu müzik ve jest–replik senkronizasyonu, duyguları yükseltir. Acıyla karşılaşma bir “başarı anı”na çevrilir. Bu koreografi, izleyiciye yalnızca “ne düşünmesi gerektiğini” değil, “bedeninin nasıl hissetmesi gerektiğini” de gösterir. Böylelikle acı ve yağ, duyusal özellikler olmaktan çıkar “nasıl yenir?” sorusunun “nasıl erkekçe yenir?”e çok fark edilmeden çekilmesini sağlar.
Kuşkusuz, böylesi bir okuma “kişisel üslup mu, formatın dili mi?” sorusunu da beraberinde getirir. Programın farklı bölümlerinde diğer jüri üyelerinin benzer şakalaşmalara eşlik edişi, bu söylemin yalnızca tek bir figüre bağlı olmadığını düşündürür. Yine de Zanna’nın “yabancı” konumu, etkiyi artırır: Türkiye’de erkeklik normları zaten güçlü bir tarihsel geçmişe sahipken, bu normlar “sevimli bir yabancı”nın ağzından dile gelince hem gülünç hem de daha az tartışılır hâle gelir. Böylece popüler televizyonun “herkes için eğlence” iddiası ile cinsiyetlendirilmiş normların yeniden üretilmesini sağlar. Özellikle sağlık, yaş, inanç veya etik gerekçelerle farklı beslenme pratikleri benimseyen izleyiciler için oyunun dışında kalma riski doğurur. Elbette ki bu okumanın sınırları vardır. Birincisi, çalışma medyada kamusal olarak dolaşıma giren klip ve bölüm içi kesitlerle sınırlıdır. Stüdyo dışı bağlamlar, çekim öncesi/sonrası yönlendirmeler, yarışmacıların öznel deneyimleri ve jüri üyelerinin kişisel niyetleri kapsam dışındadır. İkincisi, izleyicinin ne anladığı burada daha çok yüzey göstergeleri (yorumlar, tekrar eden memetik ifadeler) üzerinden takip edilmiştir. Derinlemesine izleyici çalışmaları bu metnin iddialarını genişletebilir ya da bazılarını yenileyebilir. Üçüncüsü, farklı sezonlar ve farklı yemek türleri (örneğin tatlı, ekşi, fermente) üzerinden karşılaştırmalı bir çözümleme, tat–cinsiyet ilişkisinin ayrıntılı bir yorumunu çıkaracaktır.
Sonuç olarak, MasterChef Türkiye’nin tadım anlarında acı ve yağın, toplumsal cinsiyetli yeterliklerin sınandığı bir performansa dönüştüğünü söylemek mümkündür. “Adam gibi” kalıbının tekrarı, Butler’ın performativite kavrayışıyla her defasında erkeklik normunu yeniden kurar. Connell’ın hegemonik/protest erkeklik ayrımıyla okunduğunda bu normun dayanıklılık, kontrol ve gözü karalık ekseninde kodlandığı görülür. Bourdieu’nün tat ve ayrım analizi, iştahın teatralleştirilmesiyle bedensel/simgesel sermayenin nasıl sergilendiğini açıklamaya yardım eder. Türkiye özgüllüğünde bu bileşim, Özbay’ın işaret ettiği yerel erkeklik repertuarlarının medyada güncellenmesi anlamına gelir. Yabancı bir erkeğin yerli normu sahiplenmesiyle kurulan melez erkeklik, eğlence ve erkekliğin duyusal siyaseti arasında yeni bir ilişki kurar: acıya gülümsemek, yağı cömertçe dökmek ve “adam gibi yemek”. Bütün bunlar yalnız damak tadı değil, norm üretir. Bu nedenle, popüler yemek programı yalnız tariflerin değil, toplumsal cinsiyet rejimlerinin de pişirildiği bir mutfak olarak okumak hem medya okuryazarlığı hem de toplumsal cinsiyet çalışmaları açısından elzemdir.
Kaynakça
Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
Butler, J. (1990). Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. Routledge.
Connell, R. W. (1995). Masculinities. Polity.
Connell, R. W., & Messerschmidt, J. (2005). Hegemonic Masculinity: Rethinking the Concept. Gender & Society, 19(6), 829–859.
Counihan, C., & Van Esterik, P. (Eds.). (2008). Food and Culture: A Reader (2nd ed.). Routledge.
De Solier, I. (2013). Food and the Self: Consumption, Production and Material Culture. Bloomsbury.
Özbay, C. (2013). “Türkiye’de Hegemonik Erkekliği Aramak”, Doğu Batı 63: 185-204.


