Habitat Zirvesi, genellikle insan yerleşimleri, çevre, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal sorunlar üzerine küresel çapta düzenlenen bir etkinliktir. Zirve, Birleşmiş Milletler tarafından gerçekleştirilir ve kentleşmenin geleceği, sürdürülebilir şehirler ve topluluklar gibi konulara odaklanır. İlk konferans 1976 Yılında Kanada’nın Vancouver şehrinde gerçekleştirilirken Türkiye 1996 yılında Habitat II konferansına ev sahipliği yapmıştır.
Türkiye’nin uyguladığı köpeksizleştirme siyaseti açısından Habitat önemli bir örnektir. Mine Yıldırım’ın “köpeksizleştirme siyaseti” kavramı, Türkiye’de sokak köpeklerine yönelik uygulamaları (örneğin toplama, barınaklara kapatma ya da öldürme politikalarını) biyopolitik bir çerçeveden eleştirir. Yıldırım, bu politikaların yalnızca hayvan refahı meselesi olmadığını, aynı zamanda iktidarın yaşamı düzenleme, kontrol etme ve sınırlandırma biçimleriyle yakından ilişkili olduğunu vurgular. “Köpeksizleştirme siyaseti”, kentte insan merkezli bir düzen kurma arzusunun ürünü olarak, doğayı, hayvanları ve “düzeni bozan” her türlü yaşam biçimini disipline etme çabasının bir parçasıdır. Bu yaklaşım, kent yaşamında insan dışı varlıkların var olma hakkını görünmez kılarak, türlerarası yaşamın olasılığını da bastırır. Bu bağlamda, köpeksizleştirme siyasetinin tarihsel uzamına bakıldığında, bu sürecin hem şiddeti hem de mücadeleyi kapsayan bir süreklilik olduğunu unutmamak gerekir çünkü sokak köpeklerini koruyan ve şiddete karşı yaşatmaya çalışan bir ihtimam ağı da vardır. Habitat öncesinde yapılan itlaf kararlarına karşı bazı grupların ve bireylerin bu durumu protesto etmesi, hatta etkinliğin gereken ilgiyi görmemesi köpeklerin haklarını savunmaya yönelik mücadelenin bir örneğidir.
Mine Yıldırım, İstanbul’daki sokak köpeklerinin tarihsel süreçte maruz kaldığı tecrit ve itlaf politikalarını inceleyerek sokak köpeklerinin şehirden nasıl uzaklaştırıldığını ve bu süreçlerin mekansal ve siyasi dinamiklerini analiz etmektedir. Diğer yandan Bahar Bayhan, “Umut Arşivi” gibi projelerle kentsel ve kırsal alanlarda verilen adalet mücadelelerini belgelemektedir. Her iki isim de, görünmeyen şiddeti açığa çıkarırken bir yandan da şiddet karşısındaki mücadeleyi de görünür hale getirmektedir. (Olcan, 2019)
Mine Yıldırım’ın makalesinde değindiği üzere, İstanbul en az 600 yıldır sokak köpeklerinin yaşadığı, köpeklerle büyümüş bir şehir ve Fetih’ten Tanzimat’a uzanan dört yüzyıllık dönemde gündelik hayatı insanlarla paylaştılar. Yıldırım’a göre bu ayrıcalıklı ve korunaklı paylaşım iki temelde örgütleniyor: Biri, geleneksel olarak gündelik hayatı düzenlemede rol oynamış hayvana, kimsesiz ve sahipsiz olana merhamet anlayışı. Diğeri de, kamusal mekan düzeninin, kutsal ile özel alanın farklı şekilde düzenlenmiş olması. O dönem şehirler, kendi içine kapalı, bugün olduğu gibi sürekli bir hareketlilik bulunmayan mahallelerden oluşuyordu. Köpeklerin mahallede yabancılara hırlaması veya havlaması bir sorun olarak görülmezken, aksine bu davranışlar bir tür bekçilik olarak olumlu şekilde algılanıyordu. Bu ikili yapının bir sonucu olarak, geleneksel şehir görüntüsünde köpeklerin yaşamı, kuvvetli bir koruma, yaşatma, besleme ve ihtimam halkasıyla çevriliydi. (Yıldırım, 2019) 19. yüzyıl başlarında modernleşme hareketlerinin etkisiyle Osmanlı toplumu, kültürel değişimin bir sonucu olarak “sokağa” çıkmaya başlar. Daha önce köpeklere ait olan sokaklar, insanların da sosyalleştiği mekanlara dönüşür. Bu dönemde İstanbul’da Batılılaşma ideali hakimdi ve bu normlara uyma arzusuyla şekillenen bir şehirleşme anlayışı, kent yönetimlerinin sokak köpeklerini “gerilik” ve “sağlık tehdidi” olarak görmesine yol açtı. Kuduz gibi hastalıklar, bu tür şiddet politikalarını meşrulaştırmak için sıkça bir gerekçe olarak kullanıldı. Aşı teknolojisi var olmasına rağmen uygulanmadı, yaşatmak varken “öldürmek” seçildi. Bunun büyük örneklerinden biri, 1996’da Habitat Zirvesi öncesinde “Avrupa’dan misafirler gelecek sokaklarımız pis görünmesin” diyerek sokak köpeklerinin toplanarak bir yerlere atılması veya zehir yoluyla öldürülmesidir.
Habitat etkinliğinin sunduğu sürdürülebilir, eşit ve daha adil kentleşme politikası bir zamanlar gündelik hayatın parçası olan sokak köpeklerini kapsamıyordu, aksine İstanbul, küresel bir şehir olarak yeniden inşa edilirken köpekler sokaklardan koparılıp tecrit merkezlerine kapatılıyordu. Yıldırım, bu dışlanma, yoksulluk, yıkım coğrafyalarının oluşumuna “hayvan tecrit coğrafyaları” adını veriyor. Hayvanların birbiriyle ve insanlarla etkileşimini imha eden bu coğrafyalar, sürüldükleri uzak arazilerin yanında barınaklar gibi kapatma mekanlarını da kapsıyor. Yıldırım, 3. Köprü inşaatında çalışan inşaat işçileriyle yaptığı görüşmelerde yolların ve inşaat temellerinin altının köpek dolu olduğunu açığa çıkarıyor. Alana sürgün edilen, yola atılan köpekler insana, sese, makineye yaklaşıyor ve kamyonlar ya da vinçler tarafından eziliyorlar…
Sonuç olarak, mekansal ilişkilerin değişmesi, insan-köpek ilişkilerinin koruma, ihtimam, merhamet ve sahip çıkma ekseninden çıkıp dışlama ve öldürme eksenine doğru değişmesine yol açtı. Daha yaşanabilir şehirler uğruna sokak köpeklerinin de bir yaşamı olduğu unutuldu, bir mezarlık üzerine kent yaşamı kuruldu ve şehir bu şekilde genişlemeye devam ediyor.
Sokak köpeklerinin yaşam mücadelesi, insan merkezli kentleşme projelerinin bir sonucu olarak, hem bir yok etme hem de bir yaşatma çabası ikileminde şekillenmiştir. Bahar Bayhan, sokağımızdaki hayvanın sorumluluğunu almamız, “Sokağımdaki hayvan nerede?” sorusunu sormamız ve bu yaşatma çabasının artık bir yurttaş denetimine dönüşmesi gerektiğini vurguluyor. Mesele artık sadece köpeğin yaşam hakkına sahip çıkmak değil; aynı zamanda toplumsal olarak bir arada yaşamayı savunmak ve tüm canlılarla bir arada kurulduğumuz, uzamı paylaştığımız yaşam tahayyülünü korumak.

Bunun mümkün olduğunu hem Eskişehir’de yaşadığım mahalleden hem de ailemizin bir parçası olan Cress’ten biliyorum. Eskiden köpeklere, özellikle de sokak köpeklerine yaklaşamayan annemin, Cress’in hayatımıza girmesiyle birlikte bakış açısı değişti. Cress ile yaşamaya başlayınca, diğer köpek sahibi olan ancak daha da önemlisi mahallemizdeki köpekler için de mücadele eden insanlarla tanıştık ve bunun bir parçası olduk. Yaşadığımız yer şehir merkezinden biraz uzakta, o yüzden dönemsel olarak bakılamayan köpeklerin atıldığı bir sürgün mekanı. Bir gün topallayan bir köpek mahalle hayatımıza katıldı. Ben ona Köstebek derdim. Meğersem gençlik hastalığı olduğu için topallıyormuş, veterinere götürdük, bir süre iyiydi ancak hastalığı nüksetmeye başlamıştı. Ona özel bir kulübe hazırladık, elimizden geldiğince rahat olmasını sağladık. Bir şekilde bir sabah onu göremedik, barınağa götürülüyormuş. Tanıdığım bu harika insanlar, peşinden gidip onu kulübesine geri getirdiler. Kısa bir süre sonra aramızdan ayrıldı. 5-6 kişi ve mahallemizin diğer bireyi Koca Oğlan’ın da katılımıyla bir cenaze töreni düzenledik. Koca Oğlan birkaç gün oradan ayrılmamış, duyduğuma göre. O bizim bir parçamızdı ve ona yatacak bir yer sunabilmek tek tesellimizdi. Başka bir gün de Boncuk aramıza katıldı. Onunla bizzat ben karşılaştım. Geldiği yeri yabancılamıştı ve titriyordu. Bahçemize bir süre misafir oldu, titremesi geçti, tam bir şeyler yedi derken barınaktan onu almaya geldiler. Küçük karanlık bir kutuya kapatılışı aklımdan çıkmıyor. Bu bahsettiğim mücadele eden insanlar arasında özellikle bir kişi var, Ayşe Abla, ismini yazmazsam ona haksızlık etmiş olurum. Götürülen barınakla sürekli iletişim halinde ve gerçek anlamda bir ağı var. Ona bir yuva bulması yalnızca 1 gün sürdü. Hemen ertesi gün onu küçük kafesinden alıp yeni yuvasına götürdük. Koşturabileceği büyük bir bahçesi de vardı. Bir süre onunla vakit geçirdik, bizi artık tanıdığı için yeni yuvasına alışmasını bekledik. Gitme vaktimiz geldiğinde, bir şekilde kaçıp arkamızdan gelmeye çalışmış. Bu, gerçek anlamda ağlatsa da, onu her zaman ziyaret edebileceğimiz bir yuvası olduğu için çok mutluyum. Sık sık fotoğraflarını görüyoruz, mutlu görünüyor. Bir de mahallemizin özgür ruhu Tarçın var. O, ne zaman bizi görmek isterse o zaman geliyor, bahçemizde takılıyor, sonra gidiyor… Sanırım artık durmam gerekiyor çünkü bizim mahalledeki yaşamları sonsuza kadar anlatabilirim.
KAYNAKÇA
Olcan, A. (2019, 28 Haziran). Kent hakkı: Köpeksizleşen İstanbul: Vahşi olan köpekler değil, tehcir mantığı. Bir Artı Bir Forum. https://birartibir.org/vahsi-olan-kopekler-degil-tehcir- mantigi/?utm_source=chatgpt.com
Mine Yıldırım (2019). ‘Hayvan Tecritinin Dışı ve Ötesi: İstanbul’da Sürgün, Yıkım ve Şiddet Coğrafyaları’, Beyond İstanbul, 4, 87-99.
*Öne Çıkarılan Görsel:
An alpha dog poses on the shore of Lake Van. Van, Turkiye, 2021. Savaş
Onur Şen / We Animals
Savaş Onur Şen


*Tarçın ve Boncuk


