Velvele’yle yaptığımız söyleşide, kolektif medya deneyimlerinden, lubunya temsil pratiklerinden, medyanın yasla kurduğu ilişkiden ve dayanışma politikalarımızdan söz ettik.
Helin’i ve katledilen, intihara sürüklenen tüm transların yasını ve öfkesini bu söyleşiyle karşılıyor, adlarını unutmuyoruz.
Velvele olarak bize bu kolektifi ilk bir araya getiren motivasyonlarınızdan, hikayenizden biraz bahsedebilir misiniz? Kolektif olarak bu yola ilk çıktığınızdaki duygularınız, beklentileriniz nelerdi?
Velvele aslında bir kolektif olma planıyla yola çıkmamıştı. Kişisel bir blog olarak yayın hayatına başladı. Çok kişisel bir motivasyonu vardı ve zaman içerisinde aldığı biçimi planlamamıştı. Alan adını alıp, ilk postu çıktığımız sırada Covid salgını baş gösterdi ve salgınla beraber başlayan süreçte, karantina günlerinde o ilk plan doğal bir şekilde, kendi kendine evrildi; Velvele’ye katkı sunmak isteyenlerle “kişisel bir blog” olmaktan hızla sıyrılıp, Türkiye ve dünyada olan bitene dair sözü olan LGBTİ+’ların, feministlerin, veganların ve adalet, eşitlik ve haysiyet mücadelesi verenlerin seslerini duyurdukları, sözlerini kendileri gibi olan insanlarla paylaştıkları bir yere dönüşmeye başladı. Bir plan üzerinden hareket etmedi, öyle gelişmedi yani. Akan bir su gibi, kendi yolunu buldu. İyi ki de böyle oldu. Zira kuvvetle muhtemel, bugün geldiği yerin oluşmasında bu doğallığın katkısı büyük.
Velvele, ona katkı sunanlarla zaman içinde bir kolektife dönüştü. Yatay bir yerden örgütlenen yayın kolektifi olarak ilkeleri de bu yolculuk sırasında oluştu.
O sırada depresyonla mücadele eden göçmen bir lubunyanın kendisine iyi gelmesini umduğu Velvele, daha sonra kurucusunun beklentilerini, hayallerini ve duygularını fersah fersah aşıp, sayısız insanın değerli katkısıyla bugünlere geldi.
LGBTİ+ temsili, medyada içerik olarak mecralara dahil olmakta zorlandığı kadar; hangi temsil biçimleriyle, nasıl medyaya yansıdığıyla da bir sorun oluşturuyor. Velvele, bizim için tüm bu medyanın temsilde yarattığı krizler içerisinde umut oluyor. Ana akım medyada LGBTİ+ temsil biçimleri, içerikleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Velvele bu temsil sorununa dair sizce nasıl farklı mümkünlükler yaratıyor?
Öncelikle nazik ve motive edici sözleriniz için teşekkür ederiz.
Ana akım medyadaki LGBTİ+ temsilleri, sistemin çiğneyip tüküreceği temsiller olmaktan öteye maalesef hâlâ ileri gidebilmiş değil. Yıllar önce de böyleydi, bugün de böyle. Ancak şansımız, artık ana akım medyaya eskisi kadar ihtiyacımızın olmaması. O nedenle de bize reva gördüklerine tamah etmiyor, başka varoluş, düşünme ve söz söyleme biçimlerinin olduğunu kendi mecralarımızdan göstermeye çalışıyoruz.
Ana akım medyanın LGBTİ+ temsilleriyle kurduğu ilişki istikrarlı bir biçimde aynı sığ çizgide devam ediyor. Topluma tehlike olarak sundukları, halihazırda iktidar eliyle şetanlaştırılıp düşmanlaştırılmış LGBTİ+ algısını perçinleyen, mikrofon uzattıkları fakat ne söylediğini dinlemedikleri, zaten bununla da ilgilenmedikleri, kendi söylemek istediklerini söyleyebilmek için araçsallaştırdıkları temsiller var sadece. LGBTİ+ mücadelesinin bunca yıllık tarihine rağmen, bugün geçmişin bile gerisine düşmüş bir tavırdan söz ediyoruz. Ancak, az önce de dediğimiz gibi, Velvele gibi platformlar zaten tam da bunun için var: Ana akımdaki temsilleri eleştirmek, altını oymak, yıkmak ve yeniden inşa etmek gibi bir stratejiden bahsediyoruz. Ancak bunu “strateji” için yapmıyoruz elbette. Bu da Velvele’nin kendisi gibi doğal bir yerden ilerliyor. Ana akımda gördükleri temsillere, anlatılanlara, söylenenlere hayır diyen, itirazı olan ve başka bir şeyi göstermek isteyenler sayfalarımızda yer buluyor.
Biz, ana akımın “hasta, sapık, ahlaksız, zararlı, şeytan, tehlikeli” gibi sıfatlarla görmeyi sevdiği LGBTİ+ yaşamlarının aslında onların iddia ettiği gibi olmadığını da anlatıyor ve gösteriyoruz bir yandan. Toplumun bizi sıkıştırdığı kafesleri kırmak için yazıp söylüyor; bize dair anlatıyı başkalarının kurmasına müsaade etmiyoruz. Söz bizim. O sözü, bizim yerimize söylemeye girişenlerden alıp, asıl sahiplerine bırakıyoruz. Sisteme yalvarmıyor, boyun eğmiyor, bizi sevmeleri için çırpınmıyoruz. Hem ezberleri hem oyunu bozmaya giriştiğimiz, ipleri elimize aldığımız, öfkemize, gullümümüze, dayanışmaya sırtımızı dayadığımız bir yerden ana akımın sözcülüğünü yaptığı sistemi ters yüz etmeye uğraşıyoruz. Temsil meselesini bir pranga olmaktan çıkarıp, o şemsiyenin altında kimseyi görünmez kılmadan, olabildiğince geniş bir alana yayılarak yapmaya uğraşıyoruz tüm bunları. Çünkü temsil bazen hepimizin omuzlarında bir yüke dönüşüyor. Kimseye kocaman bir topluluğu tek ya da az başına temsil etme sorumluluğunu yüklemeden, herkesin önce kendini temsil ettiği bir zemin olmak için çabalıyoruz.
Ana akım dediğimiz şey zaten çöp, oradaki temsiller meselesi zaten müdahalemizden, belki eleştirimizden bile uzak kendi tiranlığında akıyor. Ve fakat alternatif medya dediğimiz şey bizim daha çok tükettiğimiz bir şey ve onda da işler çok iyi değil. LGBTİ+’lar genellikle bir sorun olduğunda, problemleriyle “haber” olabiliyorlar; ya da hâlâ dile ilişkin sorunlar gözlemliyoruz, hâlâ “cinsiyet değiştirme” ifadeleri görebiliyoruz. Biz de bu yaraya derman olmaya çalışırken tam değiliz, eleştiriden azade değiliz. Temsil sorunu kendi medyalarımızda da var. Örneğin intersekslere ilişkin çok az içerik ya da dosya üretiyoruz. Bunu da kendimize bir özeleştiri olarak not düşmek isteriz.
Özellikle LGBTİ+ hareketinin kaybettiği yaşamların yasını tutması engelleniyor. Kaybettiğimiz LGBTİ+ları anmamızı engelledikleri gibi LGBTİ+ların bir yaşamı kaybettiğinde yas için bir araya gelişleri engellenmeye çalışılıyor, hatta anmalara gönderdikleri çelenklerden isimleri kopartılıyor. Bu bağlamda kayıp ve yas, medyada nasıl bir yerde duruyor? Velvele, LGBTİ+ hareketinin yas ve kayıp dinamikleri için nasıl bir platform olmaya çalışıyor? Kayıp ve yas medyada nasıl bir temsil bulabilir, sizin açınızdan bu temsil nasıl gerçekleşiyor?
LGBTİ+ topluluğu şiddete en açık gruplardan biri. Bu nedenle de çok fazla kayıp verdi. Vermeye de ne yazık ki devam ediyoruz. Ancak arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı bizden çalan sadece ve her zaman doğrudan fiziksel şiddet olmuyor. LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı siyaset, söylem ve yaptırımların yarattığı olumsuz etkiler de bu kayıplara sebep oluyor. Tüm LGBTİ+ ölümleri gibi, yas da politik. Hatırlamak da…
Türkiye’nin tarihine hakim olan siyaset hafızaya düşmandır. Hep böyle oldu. Hatırlamak, bu ülkenin idarecilerinin en sevmediği eylemlerden biri. Yas, kayba olduğu kadar hafızaya da dair bir şey aynı zamanda. Çünkü, tıpkı hafıza gibi, yasın da birleştirici, harekete geçirici bir gücü var. Biz Velvele’de yası ve ona içkin olan hafızayı, bizi etrafında birleştirecek, acımızı ve öfkemizi ortaklaştıracak bir yerden ele almaya çalışıyoruz. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızı hatırlamayı siyasetimizin ve yayın politikamızın bir parçası kadar bir borç olarak da düşünüyoruz. Onları hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız. Bunu onlara borçluyuz.
Öte yandan lubunyanın yası sadece ölümle ilgili de değil. Örneğin -sadece kendi yazdıklarımdan yola çıkaraksak- hep yaşanmamışlara, bizden çalınanlara, geri gelmeyecek günlere, gençliğe dair bir kabullenememe, kavga ve yas var.
Aynı zamanda literatürde #AnticipatoryGrief ifadesiyle gördüğümüz mesele de var: Bazı kayıpların yası, kayıp gerçekleşmeden başlıyor. Bu işte, bitkisel hayattaki biri için ya da dağa çıkmış ve ailesinin bir daha göremeyebileceği biri için söylenebileceği gibi kuirleştirirsek trans yaşamların yası için de söylenebilir. Yani, çok az sayıda transın özellikle seks işçisi transın 70-80’lerini göreceğini, güvenceli öleceğini biliyoruz. Onları erken kaybedeceğimizi biliyoruz.
Ancak, kaybettiğimiz LGBTİ+’ları hatırlamak ve yaslarını tutmak, bunu bizi takip edenlerle paylaşmak, LGBTİ+ olmaya dair bazı zorluk ve karmaşık durumlar nedeniyle, her zaman kolay olmuyor. Çünkü, kaybettiğimiz arkadaşlarımızın ailelerine ya da arkadaşlarına açık olup olmadıkları, ailelerinin onların hatırasına dair talepleri, engelleri gibi çok fazla faktör var. Bu nedenle, çok üzülerek, bazı yasları, isimleri olmadan tutmak zorunda kalıyoruz. Bize, arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı adlarını silerek anmak zorunda bırakan bu zalim sistemden alacağımız çok.
Velvele bir yanıyla bu coğrafyada ortak, eşit, adil ve bir arada yaşamı savunan herkesin sesini duyurabildiği bir mecra. Translar, kadınlar, işçiler, sakatlar, göçmenler, Kürtler, hayvanlar ve daha sayamadığımız pek çok ezilen kimlik Velvele’de kendilerine yer buluyor. Tahayyül ettiğimiz yaşamın medyada temsilini görmüş oluyoruz. Sizin için ortak bir tebaa haline gelmenin kıymeti nedir? Velvele bir arada yaşama dair neler sunmayı planlıyor? Bir yandan da bu kadar çok temsilin bir arada bulunabilmesi zor bir durum oluşturabilir. Bu açıdan zorlandığınız anlar neler? Temsilde adalet sizin açınızdan nasıl tanımlanıyor?
Velvele en başta da dediğimiz gibi, bugünkü haline doğal bir yolla geldi. Sadece editörlerinin değil, yazarlarının, çevirmenlerinin, şairlerinin, fotoğrafçılarının ve takipçilerinin katkılarıyla şekillendi. Ancak bu en başta da murad ettiğimiz bir şeydi. O nedenle, bunun bir dayatmayla değil de kendi kendine vücut bulmasından dolayı mutluyuz.
Ortak bir yaşam umudu, farklı sesleri de duymaktan ve o farklılıklara rağmen ortak müştereklerde buluşabilmekten geçiyor. Bu nedenle de, siyaseten çok uzağımıza düşmeyen ancak her zaman bizimle aynı düşünmeyen insanların da seslerine yer vermeye çalışıyoruz. Eleştiri kültürünün gelişmesine, mevzuların başka yönlerini görmeye, onları tartışmaya çok ihtiyacımız var. Var olan düzen, bizi farklı yerlere savurarak kendini sürdürülebilir kılıyor. Bu nedenle, o fırtınaya kapılmamanın yolları üzerine düşünüyoruz sıklıkla. Ve yayınlarımızı da bu düşünce sürecinin içinde yoğurmaya gayret ediyoruz. Elimizde işleyeceğini düşündüğümüz, daha doğrusu yüzde yüz emin olduğumuz bir reçete yok. Ancak o reçeteyi beraber yazabileceğimize inanıyoruz. En zorlandığımız noktalardan biri de bu oluyor genelde. Çünkü yayınladığımız şeyler her zaman herkesi memnun edemeyebiliyor; birileri itiraz ediyor, kızıyor ve hatta bu nedenle bizi takip etmeyi bırakıyor. Sağ olsunlar, her biri gidişini de haber veriyor, Velvele bir havaalanıymış gibi.
Bu bazen yorucu bir süreç olsa da kendimize şunu hatırlatıyoruz: Başka bir sözü duymak bugün zor olsa da yarın alışacaklar. Katılmadıkları bir şeyi duymak, onu sindirmek, onunla bağ kurabilmek zaman alabilir bazıları için. Biz, doğru olduğunu düşündüğümüz bu tavırdan vazgeçmeyecek ama o eleştirileri yapanlara da küsmeyeceğiz. Bugün ayrılan yolların yarın tekrar birleşebileceğine inanmaya devam edeceğiz.
Yine de şunu söyleyebiliriz rahatlıkla: Velvele’yi üzerinde inşa ettiğimiz ortaklıklar ve yayın politikası sağlam. Ondan güç alıyor, zorlukları da böyle bertaraf ediyoruz. Çünkü Velvele “tarafsız” bir platform değil. Sizin bahsettiğiniz ve bir soruya sığdıramayacağımız kadar çok fazla topluluğu, varoluşu sahiplenen bir yerdeyiz ve çok fazla temsil şansı bulamayanların seslerini yaydığımız bir yer olmaya devam edeceğiz. Bu sesler birilerini rahatsız etse bile…
Son dönemde artarak bizlerin gündemine oturan LGBTİ+ları nefretle hedef alan ve sokak hayvanlarını katletmeyi amaçlayan tasarı ve yasalar direkt olarak “yaşam hakkının ve bir arada yaşamın” gaspı anlamına geliyor. Sizce bir arada yaşam mücadelesi verme ve kesişimsel bir mücadele yürütme bu bağlamda nasıl bir öneme sahip?
“Kesişimsel mücadele” son yılların popüler kavramlarından biri olsa da buna inandığını, bu doğrultuda hareket ettiğini söyleyen birçok yapı, gerçek anlamıyla buna inanıyor gibi gelmiyor bizlere. Kesişimsellik herkesin kendi siyasetini başkalarına anlatmak için kullandığı ve destek talep ettiği, ancak başkalarına destek verme sırası geldiğinde cimrileştiği bir durum. Biraz karikatürleşiyor gibi geliyor bizlere. Sokak hayvanları için didinen insanlara başka hayvanları neden yediklerini sorun ve gelen tepkileri gözlemleyin örneğin. Ya da LGBTİ+ yürüyüşlerinde “Kürdistan vardır” sloganı atıldığında kopan tantanaya bakın. Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar kendilerine yansıdığında ancak ses çıkaran insanların, mesela Filistin’le ilgili bir şeyler paylaştığımızda yazdıklarına göz atın. İktidarın uydurma suçlarla hapse attığı Ekrem İmamoğlu için adalet isteyenlerin, başlarına aynı şey gelmiş Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ya da Osman Kavala gibi isimlerle ilgili düşüncelerine göz gezdirin. Bu “hoşnutsuzlukları” dillendirenler arasına “kesişimsel mücadeleye” inandığını iddia eden çok fazla insan var. ancak gördüğümüz şu ki kesişimsellik de herkesin kendi ajandasına kadar.
Kavramın kendisini çok önemsiyor ve ayağımızın altındaki zeminin bir parçası olarak görüyor olmamıza rağmen, doğru bir yerden anlaşıldığı konusunda şüphelerimiz var. Velvele’de yayınladığımız, “LGBTİ+ hareketi neden vegan olmalıdır” yazısının Instagram postuna gelen yorumları dehşetle okumuştuk mesela. LGBTİ+’ların kebabım da kebabım diye bağırdığı, epey bezdirici birkaç gündü :))) Kürt mücadelesiyle, Filistin’le ilgili postlarda, yazılrda da benzer şeyler oluyor. Görünen o ki, kesişimsellik teoride güzel bir hülya olsa da pratik de epey sorun yaşadığımız bir kavram. Biz ona tutunmaya ve aslında ne olması gerektiğine dair tartışmayı sürdürmeye kararlıyız. Konuyla ilgili daha fazla şey yayınlamaktan başka bir planımız da yok. Elimizden geleni yapma düşüncesindeyiz.
Temsilden söz ederken, medyada içeriklerin nasıl üretildiği de en az neyin temsil edildiği kadar önemli ve politik bir mesele haline geliyor. Yatay örgütlenme, birlikte karar alma, isimsiz ya da kolektif imzayla üretim gibi pratikleri konuşurken Kuir hareketin mecrasında barındırdığı yatay kolektif yürütücülükle özneleşme çağrısı medya bağlamında Velvele’de nasıl mümkün oluyor? Sizce bir medya mecrası, sadece içerikleriyle değil, üretim biçimleriyle de kuir bir yer haline gelebilir mi? Bu bağlamdan kuir medya editörlüğü sizin için nasıl bir pratik?
Biz Velvele’yi tanımlamakta zorlanıyoruz açıkçası. Lubunyaların elinde şekillenen bir yayın kolektifi diyoruz şu an. Ancak bazı insanlar bize STK muamelesi yapıyor ve beklentileri de bu yönde oluyor. Oralar da bizim de kafamız karışıyor bazen. 🙂
Kafa karıştırıcı bir diğer nokta, bir şeyin başına “kuir” yazınca onun kuir olup olmadığı bizler için. Daha açık söylemek gerekirse, sık sık şu soruyu soruyoruz kendimize: Bir film ya da yazı, veya bir şiir, sırf onu yapan kuir olduğu ya da eser bir kuirin hikayesini anlattığı için kuir olur mu? Bunu, Velvele’de sayısız “kuir” bir şeyler listeleri, yazıları vs. yayınlamış bir yer olarak sormamız garip gelebilir ancak dediğimiz gibi, bunu hep beraber tartışmaya ihtiyacımız var gibi geliyor. Çünkü “kuir” Türkiye’de ve dünyada da herkesin farklı farklı anlamlar yüklediği bir kavram. Batı’da cis-gey, lezbiyen ve biseksüelleri tanımlamak için kullanan da var örneğin. Ancak, kuir bizler için, bir cinsel yönelimi ya da kimliği değil, bir düşünce yapısını ifade ediyor çoğunlukla. O nedenle, alışılmış medya/yayın anlayışının dışında bir ilişkilenme ve hareket etme biçimimiz olduğu için, bize uygun olduğu kanısındayız. Ancak üzerine elbette düşünmeyi sürdüreceğiz.
Velvele, birkaç kişiden oluşan ve o birkaç kişinin neler yaptığının belli olduğu bir platform. Karar alma süreçlerinde yer alan herkes LGBTİ+ topluluğunun bir üyesi ve sırtımızı yatay örgütlenme pratiğine dayamış durumdayız. Ancak bizi bir araya getiren ve bir arada tutan şey sadece LGBTİ+ olmamız değil. Birçok konuda benzer bir yerde duruyoruz. Bu da hem karar alma süreçlerini kolaylaştırıyor bizler için hem de birbirimize duyduğumuz güven, ekipteki diğer insanlar adına konuşabilmeyi de kolaylaştırıyor. Çok toz pembe bir tablo çizmek istemeyiz elbette. Yayına başladığımızdan bu yana, bugünkü duruma gelene kadar yani, ayağımızın takıldığı taşlar, çözemediğimiz sorunlar, ters düştüğümüz durumlar oldu ve bunlara bağlı olarak bazı arkadaşlarımızla yollarımız ayrıldı. O deneyimleri bugünü ve yarını örgütlemek için kullanıyoruz. Neyin çalışmadığını anlamaya gayret göstererek, toksik bir çalışma ortamı ve karar alma süreci oluşturmamak, sorunları açık ve direkt bir iletişimle konuşmak gibi şeylere dikkat ederek ilerliyoruz. Hata yapma, çuvallama hakkımızı baki tutarak ilişkileniyoruz birbirimizle. Ancak bir “kurum” ya da STK değil, çevrimiçi bir yayın platformu olduğumuz için ve herkesin işi belli olduğu için, daha az sorun yaşadığımız da bir gerçek.
Tüm bunların üzerine “kuir medya editörlüğü nasıl bir pratik?” sorunuza şunu söyleyebiliriz kısaca:
Velvele’nin birçok insan için, ama özellikle lubunyalar için ne anlama geldiğinin farkındayız. Bir yazıyı, şiiri, çeviriyi edit ederken, bunlarda imzası olan kişilerin, içinden geçtiğimiz bu zorlu süreçten nasıl etkilendiklerini hesaba katmaya çalışıyoruz. Bazen, başka bir mecranın editöryal kriterlerinden geçemeyebilecek şeyleri, yazarıyla beraber üzerine çalışarak şekillendiriyoruz. Bu emek, yaygın medyada ancak ve sadece çok ünlü kalemler için harcanır ancak biz bunu herkesin, ama özellikle de sesleri kısılmaya çalışılan lubunyaların da hak ettiğini düşünüyoruz.
Velvele editörleri mücadelenin içinden insanlar. Mücadelenin gündemine de hakimler. Bu, edit süreçlerinde çok işimize yarıyor kesinlikle. Kavramları doğru kullanma, yanlış anlaşılabilecek ifadeleri yeniden düşünme, metinlerin çerçevelerini oluşturmakta ve benzer birçok şeyde bunun faydasını görüyoruz. “Kuir editörlük” diyemeyiz ama “kuir bir gözle” ele alıyoruz bu süreçlerin hepsini. O göz de, cis-hetero, neredeyse hepsi erkek erkek editörün görmeyeceği şeyleri görmemize vesile oluyor.
Son olarak sizin eklemek istedikleriniz var mıdır?
Bu değerli çalışmanızda aklınıza geldiğimiz için teşekkür ederiz. Bu vesile ile, Velvele’nin sayfalarının herkese açık olduğunu hatırlatmak isteriz. En çok da bir şeyler yazmak isteyen ancak bugüne kadar buna cesaret edememiş lubunyalara… Sizlere de iyi çalışmalar, kolaylıklar diliyoruz elbette. Onur Ayımız kutlu olsun!


