New York siyasetinde önemli bir eşik aşılıyor. Zohran Mamdani’nin belediye başkanlığı zaferi, yalnızca bir seçim başarısı değil; uzun süredir tıkanmış Amerikan siyasetinde görünmez bırakılan bir toplumsal enerjinin açığa çıkışı. Göçmenlerin, gençlerin, işçilerin ve öğrencilerin ortak bir sınıfsal talep etrafında buluştuğu bu moment, şehirde siyaset yapma biçimini yeniden tarif ediyor.
Tam da bu dönemde Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri New York seçim çalışma grubu üyesi Cihan Tekay Liu ile konuştuk. Mamdani’nin kampanyasının örgütlenme modeli, Demokrat Parti içindeki gerilimler ve seçim sonrası New York’u bekleyen mücadele başlıkları üzerine yaptığımız bu söyleşi, hem ABD’deki dönüşümü hem de küresel ölçekte solun yeniden yön arayışlarını anlamak için önemli ipuçları sunuyor.
Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanlığı zaferi, birçok gözlemciye göre yalnızca bir yerel seçim sonucu değil, Amerikan siyasetinde bastırılmış bir potansiyelin dışavurumu. Yıllardır “ya Trump’ın popülizmi ya Demokratların statükosu” ikilemine sıkışmış bir ülkede, göçmen, genç, Müslüman bir adayın sosyal demokrat bir programla böylesi bir zafer kazanması kuşkusuz tesadüf değil. Sizce bu tablo, ABD siyasetinde yapısal bir kırılmaya mı işaret ediyor?
Bence o kırılma 2016’da Bernie Sanders’in başkanlık kampanyasıyla başladı ve onun aslında devamı; yani böyle düz bir çizgide gitmedi, inişli çıkışlı bir şey oldu. Bernie Sanders başkan adayı olduğu zaman, uzun süredir ilk defa ulusal çaplı biri çıkıp dedi ki: “Ben demokratik sosyalistim, başkan adayı olmak istiyorum ve işçi sınıfının dertlerine deva olmak istiyorum.” Bu, benim Amerika’da gördüğüm yeni bir… Yani bu dönem için aslında eskiden geleneği olan bir siyaset bu; ama uyuyan bir gelenekti belki ve onu uyandırmış oldu. Bernie Sanders Demokratların ön seçim kampanyasını Clinton’a kaybetti ve sonra da genel seçimi Trump kazandı.
Bu, 21. yüzyıl Amerikan demokratik sosyalist siyasetinin başlangıcı oldu; bir mihenk taşıydı. O zamandan beri hem ulusal hem yerelde emek kampanyaları, pandemiyle birlikte sendikaların demokratikleşmesi ve demokratik sosyalist-ilerici adayların seçimlerde kazanması ya da güçlü çıkması giderek daha önemli hâle geldi. Filistin’deki soykırımdan sonra ise yeni bir döneme girdik. Zohran’ın yükselişi de bu 2016’da başlayan sürecin bir ürünü ve 7 Ekim sonrası süreci Amerikan demokratik sosyalist siyaseti açısından yeni bir yere taşıdı. Böyle başlayabilirim.
Mamdani’nin kampanyası, farklı kimlikleri ortak bir sınıfsal zeminde buluşturdu. Kampanyanın dili “büyük sermayeye karşı çoğunluk” fikrine dayanıyordu; bu sayede göçmenler, öğrenciler, işçiler ve gençler aynı politik çatı altında yan yana geldi. Sizce bu, liberal demokrasilerde tıkanmış sol siyasetin yeniden nefes alabileceği bir yön mü gösteriyor?
Evet, bence kesinlikle gösteriyor. Bu eğilim son on yıldır vardı ama Trump’ın seçilmesiyle yeniden canlandı. Trump da sınıf siyaseti yapıyordu fakat bunun faşist bir versiyonunu kurdu. Sosyalistler ise gerçek sınıf siyaseti yapıyor: ayrıcalık dağıtmak yerine herkesin aynı haklara sahip olmasını savunuyor. Zohran’ın kampanyası da evrensellik üzerine kuruldu. New York’ta trans çocukların sağlık hakları için yürüttüğümüz kampanya bunun iyi bir örneği. Cumhuriyetçilerin çıkardığı yasayla hormon tedavisi yasaklanınca bunu bir sağlık hakkı mücadelesi olarak ele aldık. Zaten sağlık sistemi çok pahalı ve evrensel erişim yok; bu başlı başına bir sınıf meselesi.
Bu kampanya sayesinde birçok trans genç sosyalist siyasete ve Zohran’ın kampanyasına katıldı; sosyalist olmayanlar için de şaşırtıcı bir durumdu. Zohran’ın Müslüman bir sosyalist olarak trans sağlık platformu oluşturması da önemliydi. Genç aktivistler ‘ne yapabiliriz?’ diyerek geldiler ve platformu birlikte hazırladık. Bu platformun çoğunu üniversite ve lise öğrencisi gençler yazdı ve büyük ses getirdi. Zohran’ın hem Müslüman hem sosyalist olması bir çelişki değil; ama buradaki Müslümanlara yönelik önyargılar çok güçlü. Biz evrensel haklar üzerine bir kampanya yürüttük; inançlı-inançsız, LGBT-heteroseksüel herkes için. Ama karşımızda büyük bir propaganda makinesi var.
Pandemi sonrası manipülasyon daha da arttı. Elon Musk’ın Twitter’ı almasıyla platform neredeyse bir faşist algoritma alanına dönüştü; aşılar, translar, Müslümanlar, göçmenler hakkında yoğun dezenformasyon var. Buna karşı biz yüz yüze örgütlenmeyi tercih ettik. Kapı kapı dolaştık, tabandan örgütlendik. Seçimin sağladığı kaynaklarla kendi sosyal medya ve basın görünürlüğümüzü de güçlendirdik. New York gibi sekiz milyonluk bir şehirde bu görünürlük söylemi değiştirmemizi sağladı. Önceki söylem hep aynıydı: “Suç artıyor, göçmenler suç işliyor, translar çocukları dönüştürecek.” Biz bunu tersine çevirdik. İnsanların güvensizlik hissinin nedeni ekonomik sorunlar ve zayıf şehir hizmetleri. Bir okulda göçmen bir çocuğun gelişinin sorun edilmesi aslında o okulun yetersiz fonlanmasıyla ilgili. Bütçe arttığında herkesin faydasına. Çok ciddi bir gelir eşitsizliği var ve biz kaynağın herkes için kullanılmasını savunuyoruz. Kaynaksızlık, eğitim ve sağlık bütçelerinin azalması insanları korkuya itiyor. Bizim çözümümüz daha çok polis ya da daha çok ceza değil; güvenli yaşam koşulları ve toplumsal refah. Söylemi bu şekilde dönüştürdük.
100 bini aşkın gönüllü, milyonlarca kapı ziyareti, neredeyse mahalle mahalle yürütülen bir örgütlenme… Mamdani’nin kampanyası, sokağı yeniden siyasetin asli mekânı haline getirdi. Bu yönüyle klasik seçim kampanyalarının ötesine geçen, toplumsal bir seferberlik yarattı. Ancak bu tür hareketlerin temel açmazı, seçim zaferinden sonra enerjinin hızla dağılması. Sizce bu kampanya, kalıcı bir taban örgütlenmesine dönüşme potansiyeline sahip mi?
Zohran zaten kalıcı bir taban örgütlenmesinden geliyor; bu bizim için büyük bir avantaj. Biz de bu tabanı sürdürmek ve büyütmek için çalışıyoruz. Her yıl “Tax the Rich” adıyla eyalet bütçesine baskı kuran bir kampanya yürütüyoruz ve şimdi önümüzdeki en yakın görev yine bu. Yönetimde olanların elinde farklı araçlar, bizim de kendi örgütsel araçlarımız var; hepsini bu bütçe mücadelesi için kullanacağız. Zohran’ı seçtirmekle iş bitmedi. Yıllardır çeşitli seçimlere giriyoruz; çoğu yalnızca belirli ilçelerde ses getiriyordu. Zohran’ın kampanyası da başlangıçta böyleydi. New York eyaletinde dokuz meclis ve senato koltuğumuz var, emek kampanyaları da sürüyor.
Tabanda örgütlenmeyi sürekli sürdürüyoruz ama yüz bin kişiyi entegre etmek ayrı bir mesele; hepsi sosyalist değil. Bu yüzden “Bizim Zamanımız” adında bir ara mekanizma kurduk. Ayrıca hareket sadece bizim örgütlediğimiz tabandan ibaret değil; göçmen örgütleri ve dini–etnik toplulukların örgütleri de var. Bangladeşli yoldaşlarımızın, Yahudi arkadaşlarımızın, Doğu Asyalı ve Çinli toplulukların örgütleri gibi. Bunların hepsi Zohran Koalisyonu’nun parçasıydı. Herkes kendi alanında çalışmaya devam ederken, bu geçiş kurumu üzerinden kampanyaya katılan 100 bin kişinin hareket içinde kalmasını sağlamaya çalışıyoruz. Hepsi sosyalist örgüte uygun olmayabilir ama harekete nasıl dahil olacaklarına dair bir mekanizma oluşturduk. New York’ta şu an 12 bin üyemiz var; hedefimiz bu 100 bin kişiden mümkün olduğunca fazlasını örgüte katmak, geri kalanların ise hareketin başka kollarında yer almasını sağlamak.
Tam bu noktada şunu sorabilirim: Demokratik sosyalizm kavramı siyasetten siyasete, hatta ülkeden ülkeye değişen anlamlar kazanabiliyor. Siz demokratik sosyalizmi tam olarak nasıl tanımlıyorsunuz? Bu kavram sizin için neyi kapsıyor, neyi dışarıda bırakıyor?
Biz büyük bir çatı örgütüyüz; içinde farklı sosyalist eğilimler var ama demokratik sosyalizm konusunda ortak bazı temel taşlarda buluşuyoruz. Bunların ilki siyasi demokrasi: seçme–seçilme hakkı, filibuster’ın kaldırılması, Supreme Court reformu gibi Amerika’ya özgü başlıklar ve en önemlisi de paranın siyasetten dışlanması. Şu an süper PAC’ler sayesinde adayların şirketlerden ve zenginlerden alacağı desteğin neredeyse hiçbir sınırı yok. Biz, işçi sınıfının siyaset üzerindeki bu sermaye tahakkümüne karşı örgütlü mücadelesini demokratik sosyalizmin temel koşulu olarak görüyoruz.
İkinci boyut, insanların temel ihtiyaçlarının kamusal ve eşit biçimde karşılanması: herkes için sağlık, çocuk bakımı, kreşten üniversiteye ücretsiz ve eşit eğitim, sosyal konut, gıdaya erişim ve enerjinin kamusal olması. Kürtaj hakkı ve LGBTİ+’ların sağlığa erişimi de bu çerçevenin içinde. Buna ek olarak ekonomik demokrasi diyoruz: sendikaların güçlenmesi, sendikal yasak ve kısıtlamalara karşı çıkmak, büyük şirketlerin ve bankaların kamulaştırılması ve ekonominin demokratik biçimde yönetilmesi. Son yapıtaşı da enternasyonalizm: Filistin’de eşitlik, Küba’ya yönelik ambargonun kaldırılması ve ABD ordusunun dünya üzerindeki askerî varlığının küçülmesi; savaş ve işgal siyasetlerine karşı çıkmak.
Örgüt yapımız da bu anlayışla uyumlu. Kapalı bir kadro örgütü değiliz; kararlar üyeliğe açık. Kadrolarımız var ama hepsi seçimle geliyor; yerelde ve ulusal düzeyde düzenli seçim yapıyoruz ve her üye aday olabiliyor. Önemli kararları bazen delegasyon toplantılarında, bazen de tüm üyelerin oyuna sunarak doğrudan demokrasiyle alıyoruz. Zohran’ın belediye başkan adaylığını da bu şekilde oyladık. Tamamen üyelerin aidatlarıyla kendini fonlayan bir örgütüz ve demokratik sosyalizmi hem savunduğumuz programda hem de işleyişimizin kendisinde hayata geçirmeye çalışıyoruz. Tarihsel olarak da 20. yüzyıl başındaki Amerikan sosyalist parti geleneğine uzanan bir hattın devamıyız.
Demokrat Parti içinde Mamdani’ye karşı konumlanan daha bürokratik, temkinli ve merkeze yakın kanadın varlığı; Filistin politikası ve göçmen hakları gibi başlıklarda kampanya boyunca yaşanan gerilimlerle birleşince, parti içi yönelimin geleceğine dair ciddi bir soru işareti yaratıyor. Sizce bu iç bölünmeler, özellikle de radikal görülen politik hat ile parti bürokrasisi arasındaki çatışma, Demokrat Parti’nin önümüzdeki dönemde siyasi yönelimini ve tabanla kurduğu ilişkiyi nasıl şekillendirecek?
Demokrat Parti aslında klasik anlamda bir parti değil. Eğer öyle olsaydı, dışarıdan gelen bir grubun ön seçimlere girip kazanması mümkün olmazdı. Tabanda örgütleniyorlar ama örgütlü yapıları bizim alışık olduğumuz parti modelleri kadar güçlü değil; daha çok geniş bir bağışçı ağı gibi işliyor. Bu nedenle Zohran da partinin kendi kadrolarından gelmiyor, bizim örgütümüzün yetiştirdiği bir aday. Demokratik eyaletlerde ön seçimlere girerek adaylarımızı genel seçime taşıyor ve böylece Demokrat Parti’nin adayı hâline geliyoruz. Üçüncü parti olarak seçime girmenin başarısız olduğunu deneyimle gördüğümüz için bu stratejiyi benimsiyoruz. Bu, DSA içinde “realignment” denen, Demokrat Parti’yi yeniden işçi sınıfı çizgisine çekmeyi hedefleyen geleneğin bir parçası.
Bu yüzden Zohran’a karşı parti içinden gelen itirazlar şaşırtıcı değil. Demokrat Parti genel olarak sermayenin çıkarlarını temsil ediyor; biz ise bunun tam tersini savunuyoruz. Aradaki fark çok büyük. Zohran’ın bağışçı profiliyle partinin standart adaylarının bağışçıları arasında uçurum var: onlar emlak şirketleri, İsrail lobisi gibi güçlü lobilere dayanıyor. Biz ise bu kaynakların hiçbirini kabul etmeyen adaylar çıkarıyoruz. Halkın ve özellikle işçi sınıfının çıkarlarını temsil ettiğimizi düşünüyoruz ve kampanyamızı buna göre finanse ediyoruz. Demokrat Parti’nin çoğu adayında görülen “special interest” ağları zaten kamuya açık bilgiler; bu da sermaye ile halkın çıkarları arasındaki ayrımı çok net gösteriyor. Bizim adaylarımız tam da bu nedenle tabanda karşılık buluyor.
Zohran Mamdani’nin yükselişi yalnızca New York’un hikayesi değil; aynı zamanda neoliberal düzenin çözülmekte olduğu bir dönemde, dünyanın dört bir yanında yankı bulan bir kırılma. Türkiye’den Latin Amerika’ya, sol siyasetlerin benzer çıkış arayışları içinde olduğu bir zamanda, Mamdani’nin temsil ettiği demokratik sosyalizm ve yerel dayanışma politikaları yeni bir yön duygusu sunuyor. Sizce bu deneyim, Türkiye gibi otoriterleşmiş ya da piyasa merkezli siyasete sıkışmış ülkelerde solun yeniden yapılanması için ne tür dersler barındırıyor?
Burada hâlâ demokratik kanallar tamamen kapanmış değil ama yine de yüz yüze örgütlenme, koalisyon kurma ve ortaklıklar geliştirme kritik önemde. Biz kampanyayı büyük ölçüde yüz yüze temasla yürüttük; gençlerin kullandığı dijital kanalları da aktif biçimde değerlendirdik. Gençlerin katılımı özellikle belirleyiciydi: 45 yaş altı grubu büyük ölçüde Zohran’ı desteklerken, 45 yaş üstünde durum tersiydi. Bu yüzden gençlerin sürece bağlanması, kopmaması ve tekrar tekrar angaje edilmesi stratejik bir mesele. Biz kampanyaları aslında Türkiye’de ‘imece’ dediğimiz usulle yürütüyoruz: herkesin biraz katkı koyduğu, kimsenin dışlanmadığı, ortak değerler ve ihtiyaçlar etrafında kurulan bir örgütlenme biçimi. Otoriterleşmenin ve sağın yükseldiği dönemlerde insanların içe kapanması doğal ama bunu kırmanın yolu halkla bağları genişletmek, demokrasiye doğru açılmak. Türkiye’ye baktığımda bunun hâlâ yapılabildiği alanlar olduğunu görüyorum. Yüz yüze örgütlenme ve ortak değerler etrafında kurulan geniş bir çatı—bir halk cephesi—bu yüzden çok önemli.
Kampanyada ayrıca neşeyi, sevgiyi ve insanların siyasete mesafesini yumuşatan duyguları bilinçli olarak kullandık. Asık suratlı bir siyaset yerine neşeli ve kapsayıcı bir tarz benimsedik. Gönüllülerin enerjisi ve Zohran’ın kişiliği bu yaklaşımı güçlendirdi. Yaz aylarında, ön seçimin ardından kampanyayı yeniden duyurduğumuz dönemde eğlence ve oyunu sürecin parçası hâline getirdik. Kampanya ekiplerinden biri bütün şehri kapsayan bir oyun tasarladı; binlerce insan ipuçlarını çözerek şehrin sokaklarında koşuyor, sonunda bir kafede buluşuyordu ve ödül Zohran’la kahve içmekti. Bir gönüllü grubu ‘Zohran’a benzeyenler’ yarışması düzenledi, insanlar Zohran gibi giyinip poz verdi. Büyük bir ödül yoktu; insanlar sadece eğlendikleri için katıldı. Bu tür şeyler gençleri çok çekti.
Son olarak şunu söyleyebilirim: Faşizmi yenmek için neşe gibi bir şeye dönüştü bu bizim için. Neşe, sevgi ve umut; korkunun karşısında kolektif bir duyguyu örgütleyebilen her şey bu mücadelede çok yardımcı oluyor.
Peki, bundan sonra bizi —yani New York’u— ne bekliyor? Seçim sonrasındaki süreç nasıl şekillenecek?
Şu anda bizi hem umut hem de ciddi bir tedirginlik bekliyor. Chicago’da göçmen polisinin neredeyse işgal hâlinde olması burada da benzer uygulamaların yayılabileceğine dair kaygı yaratıyor. Bu nedenle hem hazırlık yapıyoruz hem de birçok soru işaretiyle ilerliyoruz. Zohran’ın kampanyada vaat ettiği hedeflere ulaşabilmek için artık eyalet bütçesi dönemine giriyoruz. Şehrin bütçesi eyalet bütçesinin bir parçası olduğu için kaynaklar üzerinde ciddi bir mücadele yürütmemiz gerekecek; aksi hâlde verdiğimiz sözleri hayata geçiremeyiz.
Dün sendika toplantısındaydım; üniversitede çalışıyorum, ve tüm sendika ve halk gruplarında aynı meseleler konuşuluyor: Öğrencileri göçmen polisinden nasıl koruyacağız? Kampüsteki ifade özgürlüğü baskısına nasıl karşı çıkacağız? Üniversiteler şu anda Başkan Trump’ın doğrudan hedefinde; hem özel hem de devlet kurumlarında eğitim ve ifade özgürlüğünü nasıl savunacağımız temel bir soru. Aynı zamanda emek örgütleriyle daha geniş koalisyonlar kurmayı ve cepheyi büyütmeyi tartışıyoruz. Çünkü faşizmle mücadelede gerçekten herkese ihtiyaç var. Eğitimden sosyal güvenliğe, emeklilerin mücadelesinden işçi haklarına kadar birçok alanda saldırılar var. Önümüzde çok sayıda cephe ve çok sayıda zorlayıcı mücadele duruyor. Ama bu kampanya hareketi ciddi biçimde güçlendirdi; bu yüzden hem bir güven duygusu hem de tedirginlik aynı anda var diyebilirim.
O zaman kolaylıklar diliyoruz biz de. Çok teşekkür ederiz; söyleşiyi kabul ettiğiniz ve düşüncelerinizi paylaştığınız için.


