Makul Beklentileri Askıya Almak: Queer, Sakat Çatlaklar

Bugün, Queer ve Sakat çalışmalarının akademide açtığı çatlakların takibini yapan bizlerin yanında her zaman desteğini gösteren karşılıklı kırılganlıklarımızla ilişki kuran Sevcan Tiftik’le söyleşimizde buluşuyoruz. Akademiye sadece içerik değil, yöntemsel bakmanın yollarını, yeri geldiğinde akademide direndiğimiz alanları ve pek çok konuyu konuştuk.

Var olan heteronormatif, sağlıklı, sağlam, beyaz ve eril anlatıların dışladığı bedenlerin hikâyelerini anlatmanın elimizdeki araçlarla mümkün olmadığını, dolayısıyla yalnızca neye baktığımızın değil nasıl baktığımızın da değişmesi gerektiğini vurguladık. Yöntemin de beden gibi dönüşebilir, kırılabilir, yeniden süreksiz,kesintili ve parçalı kurulabilir olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden bilgiyi sadece akademik hiyerarşilerde aramıyoruz. Oradan koparak ilişkisellikte, bakımda, ihtimamda ve yan yana gelişlerde de arıyoruz.

Onur Ayı’nda yine her zamanki gibi pek çok yerden başkaldırdık, yaşamda ısrar ettik. Bizler için akademi de yeri geldiğinde bir direniş alanı ve yaşamda ısrarın takibi.

Keyifli okumalar dileriz.🏳️‍🌈🏳️‍⚧️🫂

Sanat ve akademi Lubunyalar için fiziksel eylemlikleri kadar bunu düşünsel anlamda da üretime geçirdikleri alan oldu. Özellikle akademi ve sanatta kapsanmayan lubunyalar adete bu alanları birer direniş alanına çevirdiler. Queer teori büyük bir eleştiriyle ortaya çıkarak bugün lubunya mücalesine çok şey kazandırdı. Sizin için akademi lubunyalar için nasıl direniş alanı oluyor? Günümüzde Türkiye’de akademide lubunya görünürlüğü ne durumda?  Queer Teori hangi düşünsel üretimlerle beraber kesişiyor?

Akademi lubunyalar için bir direniş alanıysa eğer, bu çoğu zaman içeriden değil, dışarıda bırakılmanın sürekliliğiyle kuruluyor. Kendi deneyimimden söyleyebilirim: 50’nin üzerinde iş ilanına, çoğunluğu akademik olan türlü alanlarda pozisyonlara başvurdum. Bu başvuruların çoğu araştırma, saha ve ders verme üzerineydi. Sadece 4’ünden olumsuz dönüş aldım. Geri kalanından tek bir cevap bile gelmedi. Görüşmeye çağrılmadım. Doktoralı, on yılı aşkın akademik deneyimi olan biri olarak bugün hâlâ ders saati ücretli olarak çalışıyorum. Bu ne prekaryalık, ne emek sömürüsü—bu sivil ölüm. Akademi sadece lubunya özneye pozisyon vermemekle kalmıyor lubunyalığı çalışana da lubunyayla görünür biçimde dayanışana ve direnene de emeğinin karşılığı olan alanı açmıyor. Bilgimizi, sorumuzu, yöntemimizi, hatta bakma biçimimizi de sistemin dışında bırakıyor. Yani mesele sadece istihdam değil, epistemik dışlanma. Ama tam da bu yüzden akademi bizim için bir direniş alanı. Çünkü dışarıda bırakıldığımız yerde kendi alanımızı kuruyoruz. Yazıyla, açık derslerle, kolektiflerle, sivil alandaki atölye ve seminerlerle, bağımsız araştırmalarla… 

Türkiye’de akademide görünür lubunya olmanın bedeli yüksek: ya yalnız bırakılıyorsun ya da sistematik olarak susturuluyorsun. Buna rağmen ses çıkaranlar var tabii ki. Bence bu sesler giderek derinleşiyor. Sayı artıyor değil, sesleriyle ve asıl sessizlikleriyle bir yoğunlukyaratıyorlar. Ama kim bunun farkında? Bunu kim görüyor ya da görmezden geliyor?

Queer teori ise benim için sadece bir kuram değil, varoluşla düşünmenin çakıştığı yer. Bende en çok feminist düşünce, sakatlık kuramı ve postkolonyal bilgi eleştirisiyle kesişiyor. Bu kesişmeler queerliği yalnızca cinsellik ya da cinsiyet üzerinden değil, normallik, sağlamlıküzerinden tartışmamı sağlıyor. Bugün queer bana “Neyi biliyoruz?”dan çok, “Neyi bilmeyi reddediyoruz?” sorusunu sorduruyor. Bu da akademiye sadece içerik olarak değil, yöntemsel olarak da direnmenin yolunu açıyor.

Sakatlık ve Kuir sizin için nasıl kesiyor? “Normallik” kavramı her iki kuramda nasıl sorgulanıyor? Bu kesişimde nasıl bir özgürleşme potansiyeli var? Çalışma hatlarının birlikte düşündüğü yerler nereler?

O açık derste beraber düşündüğümüz şeyler benim için hâlâ çok kıymetli. Çünkü orada sadece sakatlık ya da queerlik hakkında konuşmadık—normallik denen şeyin kendisi hakkında düşündük. Sakatlık ve queerlik, genellikle ayrı başlıklar gibi ele alınıyor ama aslında çok benzer şiddet rejimlerine maruz kalıyor: Hem normatif beden tahayyüllerine hem de doğrusallığa karşı bir aradalık kuruyorlar.

Bu iki alan benim için en çok “norm”un nasıl kurulduğu” sorusunda kesişiyor. Heteronormativite cinsiyet, arzu ve aile üzerinden nasıl bir “doğruluk” kurgusu yaratıyorsa; sağlamcılık da beden, zihin ve işlevsellik üzerinden benzer bir “uygunluk” dayatıyor. Bu normlar yalnızca dışlayıcı değil; aynı zamanda susturucu, yönlendirici ve ayıklayıcı. Ve her ikisi de “ne olmalıydı?” sorusunu kime sormayacağını çok iyi biliyor.

Queerlik ve sakatlık, “norm” kavramını sadece eleştirmekle kalmaz; onu oynatır, bozar, sızdırır. Bu yüzden benim için bu iki alan birlikte düşünüldüğünde yalnızca yeni bilgi değil, yeni bir dünya tasavvuru yaratır. Özgürleşme potansiyeli de burada yatıyor: Bedenlerin nasıl görünmesi, nasıl hareket etmesi, ne hızda yaşaması, ne kadar üretmesi gerektiğine dair tüm “makul” beklentilerin askıya alınabileceği bir düşünme alanı açıyorlar. Çalışma hatlarımın bir araya geldiği yerler de bu çatlaklar. 

Sakatlık kuramı yalnızca beden politikalarını değil, aynı zamanda zamanın akışını ve mekânın örgütlenişini de nasıl sorgular? Queer zaman ve queer mekân tahayyülleriyle bu yaklaşım sizce nasıl kesişir?

Sakatlık kuramı benim için sadece bedenin ne yaptığıyla değil, o bedenin hangi zamanlarda yaşayabildiği ve hangi mekânlarda var olabildiğiyle de ilgilidir. Sakat beden çoğu zaman mevcut kurumsal zaman çizelgelerine uymaz. Aynı hızda öğrenmez, aynı üretkenlik düzeyini sabit tutamaz, sürekli aktif kalamaz. Bu yüzden “gecikmiş”, “eksik”, “verimsiz” sayılır.
Ama bu sadece kişisel bir durum değil, sağlamcı ve kapitalist bir sistemin kurduğu zaman politikalarının sonucu.

Benim için sakatlık kuramı tam burada devreye girer:
“Yavaşlık neden sorun olarak görülür?”
“Neden molaya ihtiyaç duymak ya da geri dönmek bir eksiklik sayılır?”
“Neden herkes aynı ritimde yaşamak zorundaymış gibi varsayılır?”
Bunlar bedensel değil, politik sorulardır. Ve bu politik sorular, bizi queer zamanla buluşturur.

Çünkü queer zaman da yaşamı doğrusal bir çizgide yaşamaya karşı çıkar. Üniversite, kariyer, evlilik, çocuk, emeklilik gibi sıralı bir hayat fikri heteronormatif düzenin kurgusudur.
Oysa hem queer hem sakat özneler için yaşam çok daha döngüsel, bazen kesintili, bazen tamamen askıda bir haldedir.
Beklemek, yeniden başlamak, geride kalmak ya da hiç başlamamak—bütün bunlar queer ve sakat zaman tahayyülünün parçasıdır.

Aynı şeyi mekân için de söylemek mümkün. Sakat ve queer bedenler çoğu zaman mekânsal olarak da “orada” olması beklenmeyen bedenlerdir. Çünkü çoğu mekân fiziksel olarak erişilebilir olmanın ötesinde, duyusal ve duygusal olarak da dışlayıcıdır.
Müziksiz mekân yok gibidir. Gürültü yüksektir. Işıklar göz alır. Oturma düzeni sıkışıktır. Kaçış yolları yoktur. Tüm bunlar belirli türde işleyen beden-zihinler için “nötr” tasarlanmış gibi görünür, ama aslında çok dar bir normalliğe hizmet eder.

Bu mekânlarda bulunmak yalnızca fiziksel bir çaba değil, çoğu zaman zihinsel ve duygusal bir savaşa dönüşür. Bu durumlarda bizzat kendim ya da (zeka geriliği olan) kardeşimleyken sıkışmış, parçalanmış, tedirgin hissedebiliyorum ve bu sadece bireysel bir “hassasiyet” değil, bize sunulan yapısal bir mesaj: Buraya ait değilsiniz.

İşte bu yüzden queer ve sakat mekân tahayyülleri, yalnızca fiziksel erişilebilirlikle ilgili değildir. Duyulara, hızlara, kaçış ihtimaline, geri çekilme hakkına, sessizliğe yer açan; parçalanmadan kalabileceğimiz mekânları düşünmekle ilgilidir. Yani başka bedenlere alan açan değil—başka türlü birlikte var olmayı mümkün kılan mekânlar.

Sakat ya da queer bireylerin temsili ile sakat ya da queer bir anlatı yapısı kurmak arasında sizce nasıl bir fark vardır? “Sakat” bir anlatıdan söz etmek mümkün mü?

Benim için temsil ile anlatı yapısı arasındaki fark, sadece kimin anlatıldığı değil, anlatının kendisinin nasıl kurulduğu meselesiyle ilgilidir. Bir sakat ya da queer karakterin anlatının içine yerleştirilmesi elbette önemlidir ama bu genellikle sistemin dışladığı bir özneyi o sistemin içine monte etme biçimi olur. Anlatının kendi kuralları, zamanı, ritmi, örgüsü çoğu zaman aynıdır: tutarlı, gelişen, sonuca varan bir hikâye. Yani temsile alan açılır ama o alanın biçimi değişmez.

Oysa “sakat” ya da “queer” bir anlatıdan söz etmek, anlatının yapısını doğrudan düşünmeyi gerektiriyor. Zamanın doğrusal akmaması, olayların eksik kalması, anlatıcının sürekli değişmesi ya da susması, parçalı, dağınık, tekrarlı, ritmi bozuk hikâyeler… Bunlar klasik anlatı kurallarına göre kusur sayılır mesela.

Yani evet, “sakat anlatı”dan söz etmek mümkün, hatta gerekli.
Eksikliği anlatının bir kusuru olarak değil, bir yöntemi olarak görmeye başladığımızda, hem hikâyeyi hem özneyi hem de bilgiyi başka türlü düşünmeye başlıyoruz.

Bir anlatının bu parçalı, kesintili, ritimsiz hali, bazen öznenin yaşadığını anlatmanın en doğru yolu olabilir. Ama geleneksel anlatı düzeni, bunu kusur olarak okur. Çünkü anlatının da belli beklentileri vardır: mantıklı olacak, gelişecek, sonuçlanacak. Oysa ben sakat ya da queer anlatıyı tam da bu beklentilerin dışına çıkabildiği yerlerde önemsiyorum. Çünkü o zaman bir şeyi temsil etmekle kalmıyor, anlatmanın imkânlarını da sorguluyor.

Sakat anlatı bana şunu sorma imkânı veriyor:

“Neden her hikâye başı ve sonu belli, kronolojik ve çözülmüş olmalı? Neden karışıklık bir hata sayılıyor? Neden tekrarlar, boşluklar, kesintiler geçilmek, silinmek veya değiştirilmekzorunda?”

Belki de asıl mesele, yalnızca temsil edilen kimlikler değil, bu kimliklerin deneyimlerinin hangi anlatı normlarına sığmadığı. Sakat ya da queer anlatı bunu ifşa eden bir zemin yaratıyor. Kendi zamanını, kendi geçişlerini, kendi sessizliklerini tanıyan bir form.

Sanat alanı sizce “temsilin siyaseti”nden öteye geçebiliyor mu? Crip/queer estetik, temsil etmenin ötesinde bir form, biçim, bozum, sızı ya da ‘eksiklik’ olarak ne tür imkanlar barındırıyor?

Bugün hâlâ çoğu sanat işinde temsil deyince akla genellikle “orada kimin olduğu” geliyor. Queer bir karakter var mı? Sakat bir beden görünüyor mu? Kimliği görünür kılmak, temsili sağlamak elbette önemli—ama tek başına yeterli değil. Çünkü bazen temsiliyet dediğimiz şey, sistemin içine bir figür eklemekten ibaret kalıyor. Yani sen oradasın, ama anlatının ritmi, dili, duygusu, zamanı sana göre kurulmamış. O zaman o görünürlük, seni içine alan değil, sana bir rol veren bir şeye dönüşüyor.

Crip ya da queer estetik, tam da bu yüzden temsilden başka bir yerde durur. Orada mesele sadece neyin anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır. Kurgu düz, zaman lineer, karakter gelişiyor, sonunda bir dönüşüm yaşanıyor—bütün bunlar bize tanıdık geliyor çünkü çoğu anlatı böyle işliyor. Ama bu yapılar da nötr değil; bunlar da normatif. Özellikle iyileşme anlatısı, bireysel dönüşüm, kahramanlık gibi kalıplar, sakat ya da queer bir yaşam deneyimini çoğu zaman bastırıyor. “İyileşen”, “kendini aşan”, “normale dönen” bir karakterle karşılaşıyoruz. Bu da temsili bir araca değil, bir düzeltme operasyonuna dönüştürüyor.

Bugün hayal ettiğiniz queer/crip gelecek nasıl bir yer olurdu. Renkleri, sesleri, ritmi nasıl olurdu? Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Hayal ettiğim queer/crip gelecek, kimsenin hızla iyileşmek, sürekli gelişmek ya da bir yere yetişmek zorunda olmadığı bir yer. Burada “iyileşmek” neoliberal kişisel gelişim anlatılarından çok farklı; bir “norma dönüş” değil, bakım ilişkileri içinde, kırılganlığı tanıyarak yaşamanın yolları üzerine kurulu. Crip bakışla düşündüğümde, bu gelecek özellikle normatif başarı, hız ve üretkenlik dayatmalarını reddeder. Herkesin aynı hızda öğrenmediği, aynı kaynaklara erişemediği, aynı bedensel-zihinsel imkânlarla yaşamadığı gerçeğinden yola çıkar.

Bugün birçok akademik ya da sivil alanda karşılaştığım en temel sorunlardan biri, varsayılan bir “eşit başlangıç” fikri. Oysa bu gerçek değil. Benim için akademide bulunmak, her zaman başka şeylerle birlikte geliyor: Gündelik yaşamımı sürdürmek için bakım emeği vermek ya da başkasının bakımına ihtiyaç duymak, zihinsel olarak sisli günlerle yaşamak, kaygı, depresyon ve ekonomik güvencesizlikle baş etmeye çalışmak. Tüm bunlar bilgi üretiminin dışında değil, tam merkezinde yer alıyor. Bu koşullarda öğrenme süreci, üretme biçimi, yazma ritmi de kaçınılmaz olarak farklılaşıyor.

Her akademik ortama, her kurumsal beklentiye, her politik alana şunu sormak isterim: Öğrenme hızımızın, yaşam ritmimizin, ihtiyaçlarımızın aynı olmadığını kabul edebiliyor musunuz? Bilgiyi sadece net, hızlı, üretken olanlar mı taşıyor? Yoksa hata yapanlar, geç kalanlar, susanlar, eksik anlatanlar da bilgi sayılır mı?

Benim için queer/crip gelecek; kıyaslamanın, rekabetin, bireysel başarı anlatılarının yerini dayanışmanın, karşılıklı desteğin ve eksikliği birlikte taşımanın aldığı bir dünyadır. Eksiklik bir kusur değil, bir bilgi biçimidir. Düşmek ya da durmak, başarısızlık değil, başka türlü bir var olma halidir. Sessizlik ya da kopukluk, yalnızca eksiklik değil, alternatif bir anlatma biçimidir. Bu geleceği uzak bir ütopya olarak değil, şimdinin içinde, kırılganlıklarımızla açtığımız çatlaklarda görüyorum.

​​​​​​​​​Dr. Sevcan Tiftik

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku