Abstract Niyetine
Klasik edebiyatımız: Saray ve çevresi ahaliye mahsus bir süs.
Klasik edebiyatımızda şair: Hâmîsini arayan, sipariş üzre methiyeler dizen, kundaktaki şehzadenin hamiyetperverliğine övgüler yağdıran bir tüccar, bir kanatlı sözler bezirganı. Pek muhteris, pek élitiste.
1860’a değin saltanatı muhkemdir.
Yeni edebiyatımız: Tevarüs ettiği geleneğin karşıtı.
Yeni edebiyatımızda şair/yazar: Bazen halkın ve memleketin yükünü sırtlanan bir fikir amelesi, bazen fildişi kulesinde bir münzeviden başkası değil.
Tahtı bir tahterevalliden hallicedir.
Ortak payda: Aristokratik izler taşımaları (Evet, anakronizme düşmek pahasına), meskun mahallerinin saraylar konaklar köşkler; kütüklerinin Rumeli, Balkan, İstanbul olması.
Saray
Divanlarımızdan biri mütalaa olunurken insan, muhtevi (ihtiva eden, içine alan) olduğu hayâlâtı zihninde tecessüm ettirse, etrafını maden elli, deniz gönüllü, ayağını Zühal’in tepesine basmış, hançerini Merih’in göğsüne saplamış memdûhlar; feleği tersine çevirmiş de kadeh diye önüne koymuş, cehennemi alevlendirmiş de dağ diye göğsüne yapıştırmış, bağırdıkça arş-ı âlâ sarsılır, ağladıkça dünya kan tufanlarına gark olur (boğulmak) âşıklar;
boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı maşukalarla mâlâmâl göreceğinden kendini devler, gulyabanîler âleminde zanneder. (Namık Kemal, 2014, s.33)
Klasik edebiyatı, işlediği tem’ler üzerinden tenkit eden Kemal, bu edebiyatın içine doğduğu medeniyeti yaratan sosyo-ekonomik koşulları göz ardı, dönem şairlerinin toplumsal statünün neresinde konumlandığını ise hasıraltı eder. Aslında yaşamdan uzaklığıyla, insana yabancı oluşu, suniliği ve yapaylığıyla masaya yatırdığı bu eserlerin müellifleri, Brecht’in Tahterevalli şiirinde sözünü ettiği “yukarıdakiler”den başkası değildir. Bayram sabahı, bayramlıklarını kuşanıp, iştahla el öperek büyüklerinden harçlık koparmaya çalışan bir çocuk edasıyla, padişaha ithaf ettiği süslü püslü kasideyi sunmak ve caize almak için sadrazamın huzurunda el pençe divan duranın da başkası olmadığı gibi.
Namık Kemal neslindeyse padişah musahipliği yerini saray memuriyetine bırakır. Hâmî-şair ilişkisi değişmiştir değişmesine de bu değişim sathidir, yüzeyseldir. Kabukta bir değişimdir. Devlet ve sanatçı arasındaki yazılı olmayan sözleşme hâlâ yürürlükte, patronaj hâlâ yerli yerindedir. Şinasi, Tophane Müşirliği kaleminde; Kemal, Hariciye Nezareti Tercüme Odası’nda, sonrasında vali yardımcılığı; Ziya Paşa, Mabeyn-i Hümayun katipliğinde, sonra paşa unvanı ve Kıbrıs’ta mutasarrıflık. Halid Ziya’nın babası varlıklı bir tüccar. Tevfik Fikret hakeza.
Devlet ve sanatçı arasındaki bu ilişki, İnkılap Edebiyatı’yla birlikte propagandist bir form’a bürünerek sürdürür yaşamını. Yeni rejimin, devrimlerin halka anlatılması gerekliliği şair-patron ilişkisi bağlamında sanatçıyı ajitasyon, propaganda güzergahında kalem oynatmaya, yaratımını dış etkilerin çizdiği hudutlar çevresinde gerçekleştirmeye sevk etmiştir. Oto sansür de tuzu biberi tabii.
Yine aynı dönemde, takvimler 1936’yı gösterdiğinde iki yıl sürecek bir tartışmaya sütunlarını açar Kurun (Vakit) gazetesi: Yazarları himaye. (Akçay, 2023) Nurullah Ataç, Hüseyin Rahmi, Sadri Ertem gibi bilindik simaların da dahil olduğu “yazarları” himaye mevzuu, 1929 senesindeki ekonomik buhranın sanatkarlar üzerindeki tecellisidir bir bakıma. Geçim sıkıntısı, açlık, belirsizlik… Kimileri “himaye”yi kurtarıcı, felah vaat eden bir el beller. Kimileri de yazarın özgürlüğü meselesini taşır satırlarına. Artık bir kısım yazarlar, yaratım sürecinin özgürlüğünü ön plana koyar. Bu özgürlük de maaş vakti devlet eline bakmamakla gelecektir.
Nitekim,
1940’dan sonra hem devletin yazara hem de yazarın devlete bakışı değişir. “Devlet yazardan uzaklaşırken, yazar da devletin yöneticilerinden uzak durmaya çalışmaktadır.” (Süreya, 2025, s.87)
Cemal Süreya’ya göre değişen, yalnız devlet-yazar ilişkisi değildir. 1860’dan beri edebi sahadaki İstanbul hakimiyeti de değişmiş, yerini Anadolu’ya, Anadolu doğumlu yazarlara bırakmıştır. “Babadan oğula, oğuldan toruna sürüp giden ‘edebi veraset’ten kurtulma’ durumunu “Türk yazarının halklaşması” olarak görür şair. (Süreya, 2025, s.69-73) Yeni yazar tipinin devlete bakışının geleneksel çerçevede olmayışı, yapıtının klasik edebiyatımızın “saray istiare”sinden ayrılışı da bu durum perspektifinde okunmalı belki de.
Sonuç niyetine
Şiir anayasa aykırıdır. (Süreya, 2025) Hikaye ve roman da. Ve diğer tüm sanat yapıtları. Öyle olmalıdır, aykırı ve asi. Çünkü,
Çağlar boyunca büyük yazarlar belki de Ağrı’da çobanlık yaparak geçirdiler ömürlerini, büyük müzisyenler Kırşehir’in bir köyünde söğüt dalından düdükler yaparak gösterdiler bütün hünerlerini. Yazarlar, edebiyatçılar hep birkaç ailenin çocukları arasından çıktılar. Eğer bir parça olanakları olsaydı, eğer yurdumuzdaki toplumsal ayıklanma (selection) ters işlemeseydi o çobanlar, o köylüler yapacaklardı edebiyatımızı da sanatımızı da. (Süreya, 2025, s.73)
Kaynakça
Cemal Süreya. (2025). Papirüs’ten Başyazılar. Can Sanat Yayınları A.Ş
Namık Kemal. (2014). Celaleddin Harzemşah. Akçağ Yayınları.
Akçay, E. (2023). Vakit Gazetesinde “Yazarları Himaye” Meselesi. Edebi Eleştiri Dergisi, 236-251. https://doi.org/10.31465/eeder.1391594


