Kardeş Türküler, 1990’ların karanlık atmosferinde bir konser fikri olarak doğdu; dillerin, halkların ve direnişlerin sesini ortak bir sahneye taşımayı hedefledi. O konser, zamanla Türkiye’nin kültürel belleğinde eşine az rastlanır bir yer edindi. 30 yıl sonra, bu belleğin izini süren bir belgesel ortaya çıktı: Kardeş Türküler ile 30 Yıl. yönetmenliğini Ayşe Çetinbaş ve Çayan Demirel’in üstlendiği film, yalnızca bir müzik grubunun yolculuğunu değil, aynı zamanda bu coğrafyanın ortak hafızasını, birlikte yaşama iradesini ve kültürel çoğulluğunu kayda geçiriyor.
Biz de bu uzun yolculuğun tanığı, Ayşe Çetinbaş ile bir araya geldik; hem filmin hikâyesini hem de bu hikâyenin Türkiye’nin son otuz yılına tuttuğu aynayı konuştuk.
“Kardeş Türküler ile 30 Yıl”, Türkiye’nin son otuz yılına yayılan kültürel bir belleğin ürünü. Öncelikle bu filmin ortaya çıkış sürecini bize anlatır mısınız? İlk fikrin doğduğu andan bugünkü hâline kadar sizin için nasıl bir yolculuktu?
Kardeş Türküler’in 20. Yılıydı, 2013 yılıydı, bize ulaştılar. Biz Surela Film Yapım olarak çeşitli filmler yapmıştık, en son Can Candan’ın Benim Çocuğum belgeselini. Can Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Benim Çocuğum’un gösterimlerinden birine Kardeş Türküler’in basın danışmanı da gelmişti. Gösterimden sonra bizimle görüşmek istediler ve kendileriyle ilgili bir belgesel yapmamızı önerdiler.
Can uygun değildi; başka projeleri vardı, bu yüzden yapamayacağını söyledi. Ben büyük bir heyecanla Çayan’a sordum. O da beklemediğim bir cevap vererek yapabileceğimizi söyledi. Başka projeleri olmasına rağmen, hem Kardeş Türküler’in öneminden hem de bir müzik grubu olarak Türkiye açısından taşıdığı anlamdan dolayı bu filmin güzel bir proje olacağını düşündü. Ben de çok mutlu oldum.
Çekmiş olduğunuz belgesel, yalnızca bir grubun tarihini değil, bu coğrafyada birlikte yaşamanın, direncin ve kültürel çeşitliliğin belleğini de kayda geçiriyor. Müzik ve sinema bu filmde birbirini tamamlayan iki hafıza biçimi gibi işliyor. Siz bu filmi, Türkiye’nin ortak hafızasına dair nasıl bir kayıt, nasıl bir tanıklık olarak görüyorsunuz?
Filmi yaparken biz bunu çok hissederek yaptık. Kardeş Türküler sıradan bir müzik grubu değil; ortaya çıkışı bile başlı başına bir şey söylüyor. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konser projesi olarak doğuyor. Filmde de bu hikâyeyi anlatıyorlar. O dönem Türkiye korkunç bir savaş atmosferindeydi; Kürtler ve Türkler burada, Ermenilerle Azeriler hemen yanı başımızda savaş halindeydi. Bu koşullarda, müziğin ve sanatın diliyle bu durumlara “nasıl bir söz söyleyebiliriz” diye düşünmüşler ve dört dilli bir konser projesi yapmışlar. Bu, otuz yıla aşkın süredir devam eden bir yolculuk. Kardeş Türküler o günden bu yana, Türkiye’nin ve bölgenin geçirdiği bütün dönemleri müziğin diliyle kayda geçirmeye çalıştı. Film de tam olarak bunu anlatıyor. Madımak’tan kısa bir kesit, 90’ların ruhundan izler görüyoruz. 2000’lerdeki görece “liberal” dönemde grubun ana akıma daha fazla çıkışı, büyük dizilerin ve filmlerin müziklerini yapması —örneğin Vizontele— bu sürecin bir parçası. Sonrasında Hrant Dink’in öldürülmesi gibi olaylarla sarsılan Türkiye’ye geliyoruz.
Çekimleri 2023 sonunda bitirdik; film, 2023’e kadar uzanıyor. Depremden hemen önce Evvel Temmuz Festivali’nde verdikleri konser, Antakyalı depremzedelerle dayanışmaları gibi bölümler de yer alıyor. Yani filmde Gezi de var, deprem de; otuz yıldır bu coğrafyanın yaşadıklarını, Kardeş Türküler’in müzikle bu olaylara nasıl söz ürettiğini izliyoruz. Kardeş Türküler’in kıymeti biraz da burada: Başlangıçta Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Azerice dilleriyle yola çıktılar; zamanla bu coğrafyanın bütün dillerinin ve kültürel hafızalarının izini sürdüler. Alan araştırmaları yaptılar, bölgelere gidip gerek dans gerek müzik alanında o kültürel hafızayı derinleştirdiler.
Filmde yer vermediğimiz bir röportajda, Zaza bir izleyici Cemal Piranij şöyle anlatmıştı: Yıllar önce, 90’larda bir Kardeş Türküler konserinde anadili olan Zazaca dilinde bir şarkı duymuş ve resmen çarpılmış. Harbiye Açıkhava’da kendi ana dilinde bir şarkı dinlemek onun için unutulmaz olmuş. Sonrasında da pek çok kişiden benzer şeyler duyduk. Kendi ana dillerinde, bir dönem yasaklı olan dillerde sahnede şarkı söyleyen bir grup görmek çok kıymetli. Biz izleyiciler belki her dilin sözünü anlamıyoruz ama Çerkezce, Ermenice, Zazaca gibi dillerin varlığı Kardeş Türküler dinleyicisinde bir karşılık buluyor.
“Kardeş Türküler ile 30 Yıl”, uzun yıllara yayılan, farklı kuşakların emeğini taşıyan ve bir noktada devralınan bir yapım sürecinin ürünü. Bir başka sinemacının, başlattığı bir hikâyeyi sürdürmek, aynı zamanda onun hayalini yaşatmak anlamına da geliyor. Bu filmi Çayan Demirel’in ardından tamamlamak sizin için nasıl bir süreçti? Böyle bir devralma, sinemada dayanışma ve süreklilik fikrini sizde nasıl şekillendirdi?
Bizim yapım sürecimiz biraz talihsiz bir süreç oldu. 2013 yılının başında çekimlere başladık ve çok yoğun bir çalışmaya girdik. Çayan yönetmendi ben de yapımcısı, arkadaşım Gökçe İnce ile beraber. Başından beri projenin içindeydim. Masa başında çalışan bir yapımcı değilim; sahada da çalışan bir yapımcıyım. Bu yüzden başlangıçtaki tüm kurulum aşamalarında vardım. Çayan’ın önceki filmlerinin de yapımcısıydım, nasıl bir film hayal ettiğini hep konuşurduk. Çayan farklı çalışan biriydi. Önceden senaryoyu tamamen hazırlayıp çekim yapmaz, “kervan yolda dizilir” mantığıyla ilerlerdi. Malzeme toplar, kafasındaki temel fikir üzerinden giderdi. Grubun hikâyesine dair zihninde şekillenmiş bir çerçeve vardı ve bunu yaptığımız çekimlerle geliştirmeye çalışıyordu. Hikâyeyi Türkiye tarihine paralel anlatmak istiyordu. Örneğin “Bir konseri mi kullansak, 20. yıl konserini bütün filme mi yaysak?” diye düşünüyordu. BGST’nin Ucube adlı tiyatro oyununu çok sevmişti; belki onun mantığını filme yedirmeyi planlıyordu. Ayrıca Tovmasyan ailesinin masasındaki tarihi bir sofra çekimini çok önemsiyordu; Kardeş Türküler ile Ermeni toplumundan insanların bir arada şarkı söylediği o görüntüden yola çıkmayı da düşünmüştü.
Çayan’ın yönetmenliğinde çekimler iki yıl sürdü. 2013’ün tamamında ve 2014 boyunca devam ettik; 2015 Mart’ta Çayan rahatsızlandı ve bambaşka bir sürece girdik. Çayan’ın nasıl bir film yapmak istediğini biliyordum ama bu her şeyi çözmüyordu. Her şeyden önce yönetmen değildim. Daha önce bir film yapmıştım ama o alanda kendimi konumlandırmıyordum. Yapımcıydım ve işimden de gayet memnundum. Fakat Çayan’ın rahatsızlanmasıyla elimizde iki yılı aşkın sürede çekilmiş çok yoğun bir malzeme vardı. Kardeş Türküler’in tüm üyeleriyle röportajlar, konser çekimleri, turne görüntüleri, birçok kişiyle yapılan görüşmeler… Çok büyük bir emek birikmişti. Röportajlar deşifre edilmiş, Ermenice, Kürtçe, Çerkezce röportajlar Türkçeye çevrilmişti ve kurguya hazırlanmıştı. Yani çok yoğun bir hazırlık aşaması vardı. Dolayısıyla Çayan rahatsızlandığında elimde kocaman bir şey kaldı. “Ne olacak şimdi bu?” diye düşündüm. Eğer bu durum filmin başında olsaydı, belki devam ettiremezdim. Ama film öyle bir aşamaya gelmişti ki bırakmak mümkün değildi. Yine de süreç 10 yıl sürdü. Film hep kafamda ve kalbimin bir köşesinde var oldu. Bazen bir motivasyon kaynağı, çoğu zaman bir yük gibiydi. Çayan’ın bitirme imkanı bulamadığı filmi bitirme derdiyle yaşadım yıllar boyu. Bir görevim, bir sorumluluğum, bir misyonum vardı ve bu benim için çok ağırdı. Bir yandan çok keyifli bir işti ama ben aynı zamanda Çayan’ın eşiyim. Dolayısıyla bu, sıradan bir “yönetmen–yapımcı” ilişkisi değildi. Haftanın yarısında Çayan bende, yarısında annesinde kalıyordu. Yönetmenlik yarı zamanlı yapılabilecek bir iş değildi. Hem teknik hem maddi hem de duygusal olarak çok zorlandım, bunu itiraf edebilirim.
Bir noktadan sonra arkadaşlarımızla çok konuştuk. Artık benim de daha aktif biçimde yönetmenliği devralmam gerektiğini anladım. Bu 12 yıl içinde üç kurgucuyla çalıştık: Özcan Vardar, Tatlıhan Tuncel ve Erhan Örs. Hepsi çok değerliydi, kritik zamanlarda çok önemli katkılar sundular. Görüntü yönetmenimiz Koray Kesik, yapımcımız Gökçe İnce, danışmanlarımız Can Candan, Somnur Vardar, Uğur Yeşiltepe ve Berke Baş ile birlikte ekip olarak altından kalkmaya çalıştık. Bu film Berke sayesinde bitti; her düştüğümde beni kaldıran oydu. Son aşamada Altuğ Yılmaz vardı; eski Kardeş Türküler ekibinde müzik yapmış, sonra Aras Yayıncılık ve Agos’ta çalışmış bir isim. Altuğ’un katkılarını tarif etmem çok zor. Benim artık gücümün tükendiği zamanlardı. Altuğ o inanılmaz birikimiyle, çalışkanlılığı ama bir o kadar da mütevazi duruşu ile filme çok büyük değer katkı. Özetle bu film, kolektif bir çabanın ve ortak bir dayanışmanın ürünüydü. Herkesin el atmasıyla, sorumluluğunu inanılmaz bir biçimde yerine getirmesiyle ortaya çıktı.
Belgesel sinema aynı zamanda bir kamusal eylem biçimi. Seyirciyle kurulan ilişki, çoğu zaman bir tartışma ya da duygudaşlık alanına dönüşüyor. Siz seyirciyi bu filmin neresinde konumladınız? İzleyiciyle temas, sizin için politik bir mesele mi yoksa duygusal bir buluşma alanı mı?
İkisi de. Bir filmi yaparken sonuçta bir derdiniz oluyor. Bir film aracılığıyla bir şey söylemeye, bir duyguyu, bir hafızayı aktarmaya ve paylaşmaya çalışıyoruz. Bunun ulaşıp ulaşmadığını ve nasıl karşılık bulduğunu görmek çok kıymetli. Filmi ilk kez Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterdik; seyircinin tepkisi çok etkileyiciydi. Kahkahaların atıldığı ama bir o kadar da ağlandığı, duygu dolu bir gösterim oldu. Seyircinin filmi sahiplendiğini ve kendini içinde hissettiğini gördük. İnsanlar “Kendimizi gördük, kendi hikâyemizi izledik bu filmde” dediler. Bu yüzden izleyiciye dokunduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki gösterimlerde bunu daha net göreceğiz.
Seyircinin varlığı bu işin özü; biz bu filmi seyirciye ulaşması için yapıyoruz. Sinemalarda, kamusal alanlarda gösterilmesini çok önemsiyoruz. Sadece evlerde izlenen bir film olmasından ziyade, kamusal alanlarda gösterilip ardından sohbetlerin, tartışmaların, eleştirilerin yapılmasını — ekiple birlikte ya da seyircilerin kendi aralarında — çok kıymetli buluyoruz. Bu buluşmalar gerçekten değerli; ufuk açıcı, geliştirici ve umut veren karşılaşmalar oluyor. O yüzden bu bizim için de politik bir eylem biçimi. Belgesel sinema zaten böyle bir şey. Belgesel sinema yapan herkesin bir derdi vardır; biz de bu dertleri aktarmaya, görünür kılmaya çalışıyoruz.
Türkiye’de belgesel sinema çoğu zaman resmi tarihin dışına düşen hikâyeleri taşır ama bir yandan da sansür, oto-sansür ve finansal baskılarla sınırlanır. Bu filmi üretirken siz hangi sınırlarla karşılaştınız? “Kardeş Türküler” gibi politik bir hafızayı bugüne taşımak sinema açısından nasıl bir cesarete tekabül ediyor?
Biz zaten yaptığımız işler itibarıyla sansür, otosansür ve finansal baskılar konusunda nasibimizi almıştık. Ancak Kardeş Türküler belgeseli özelinde çok somut bir durum yaşamadık. İlk iki yılda, yani başlangıç döneminde Almanya’dan ve örneğin sevgili Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür’ün Yeni Film Fonu’ndan destek almıştık. Geliştirme aşamasında Kültür Bakanlığı’ndan destek bulmuştuk. Dolayısıyla doğrudan bir baskı ya da sansürle karşılaşmadık. Yine de film yaparken özellikle günümüzün Türkiye’sinde ister istemez bir otosansür mekanizmasıyla karşılaşabiliyorsunuz. Sansür konusundaki hassasiyetim nedeniyle dikkatli olmaya çalışıyorum ama öyle bir baskıdan korunmanın da tam bir yolu yok. “Şunu yapmazsam ceza almam” gibi bir düşünceyle film yapılmaz; o kafayla üretim olmaz. O yüzden otosansürü bilinçli olarak uyguladığımı söyleyemem. Ama film sonuçta Kardeş Türküler ile ilgili belgesel; dolayısıyla onların hassasiyetlerini, tercihlerini ve önceliklerini dikkate aldık. Bu da kolay bir şey değil; kafanızdaki fikri bütünüyle, hiçbir filtre olmadan aktarmak çoğu zaman mümkün olmuyor.
Bakur’u yaparken de pek çok şeyi gözeterek kurguladık. 5 No’lu Cezaevi belgeselinde de aynı şekilde; anlattığınız konunun öznelerini de dikkate almak zorundasınız haliyle. Ancak dışardan bir sansüre uğramadık ama otosansürü veya finansal baskıyı tamamen dışarıda tutmak da mümkün değil. Belgeselciler olarak bunları fazlasıyla yaşıyoruz. Çünkü belli kesimler, politik ya da hassas konulara hiç değinmeyen ya da değinse bile yumuşatarak anlatanlar, daha kolay destek bulabiliyor. Türkiye’de de, dünyada da bu böyle. Örneğin bazı isimler her zaman bakanlıktan destek alabiliyor; bunu yargılamak istemem ama sorun şu: bakanlık desteklerini herkese vermiyor. Biz son yıllarda o yüzden hiç başvurmadık. Zaten bakanlıkla davamız var — 38 Belgeseli üzerinden. Bakur zaten malum. O yüzden sonrasında o işlere hiç girmedik. Ayrıca Türkiye’de Kültür Bakanlığı filmlere verdiği desteğin karşılığında sanki filmlerin içeriğine müdahale etme hakkı varmış gibi davranıyor. Neler duyuyoruz destek alan arkadaşlarımızdan. Oysa bu kabul edilebilir bir şey değil. Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu rejim ve politik ortam buna doğru evrildi son yıllar içerisinde. İnsanlar da biraz mecbur kalıyorlar hem ayakta kalabilmek hem de sinema yapabilmek için.
Ama bizim bu belgeselimiz için maddi zorlukları bu sebeple yaşadığımızı söylemem yanlış olur. Bu filmin maddi zorluğu daha çok benim yapımcı olarak devre dışı kalmamla ilgiliydi. Hem yönetmenliği yapmak, hem Çayan’la ilgilenmek, hem de kendi ruh sağlığımı korumak derken oturup bu filme para bulmaya çalışmak mümkün olmadı. Bu nedenle, özellikle son bir iki yıl hariç, sürecin neredeyse tamamını kendi cebimden finanse ettim. Kendi öz kaynaklarımla, ailemin ve yakınlarımın desteğiyle bu işi yürüttüm. Onun dışında kimse tamamen gönüllü çalışmadı ama birçok arkadaşımız çok düşük, neredeyse gönüllü denecek ücretlerle çalıştı. Herkes imkânlarımız doğrultusunda büyük bir anlayış ve dayanışma içinde yer aldı.
Bunun dışında belli konularda dikkat etmek zorunda kaldık. Özellikle Kardeş Türküler’e karşı çok şeffaf davrandık. En başından itibaren, tüm kurgu aşamalarında onlar filmi izledi, kendi yorumlarını ve eleştirilerini paylaştılar. Biz de elimizden geldiğince, aklımıza yattığı ölçüde bu yorumları dikkate aldık.
Nasıl bir cesarete tekabül ediyor kısmına gelirsek… Biz zaten bu işleri yapan insanlarız. “Çok cesuruz” demek tuhaf olur. Biz sadece işimizi yapıyoruz, bu ülkede bağımsız belgesel sinema yapmak biraz böyle bir şey. Sadece biz değil; bağımsız belgeselciler olarak söylüyorum bunu. Türkiye’de bütün baskılara, uğranan zorluklara rağmen hâlâ bu işi yapmaya devam eden pek çok insan var. Belgeselcilik biraz delilik galiba — ama güzel bir delilik.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Önümüzdeki hafta, 11 Kasım Salı akşamı 2025’te galamız var İstanbul’da. Filmi davetlilerimizle birlikte izleyeceğiz. Bugüne kadar filme katkı sunan herkes — destekçilerimiz, kurumlar, filmin özneleri, Kardeş Türküler, film ekibi… Bu 30 yıllık Kardeş Türküler hikâyesinin bir parçası olmuş herkesi elimizden geldiğince davet ettik. O gün onlarla birlikte olmak, bu anı paylaşmak benim için çok heyecan verici.
Bu 12 yıllık yapım sürecinin artık sona geldiğini hissedebiliyorum. Adana’daki gösterimde bile üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Ama oraya Çayan’ı götürememiştik. Şimdi İstanbul’daki galada filmi onunla birlikte izleyeceğiz. Ve sanırım artık bu defteri kapatıyor olacağım. Üzerimde onun ağırlığı var.


