Hafıza Merkezi tarafından Meydan Programı kapsamında desteklenen, Bervan Tan’ın yürütücülüğündeki Barış’ın İzleri Projesi, Amed’in geçmişiyle bugünü arasında bağ kurmayı ve toplumsal hafızayı birlikte yeniden hatırlamayı amaçlıyor. Koşuyolu Parkı’ndan Dört Ayaklı Minare’ye uzanan beş durakta gerçekleştirilen hafıza yürüyüşleri, kentin değişen mekânlarını, kaybolan izlerini ve farklı toplumsal kesimlerin deneyimlerini bir araya getiriyor.
Dr. Sevcan Tiftik ile Barış’ın İzleri Projesi’nden hareketle kent hafızasını, kamusal alanların dönüşümünü, toplumsal barışın nasıl inşa edilebileceğini ve gençlerin barış tahayyülünü konuştuk.
Barış’ın İzleri Projesi nasıl ortaya çıktı ve kent hafızasıyla kurduğunuz ilişkiyi bu çalışma üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış’ın İzleri Projesi, Hafıza Merkezi tarafından Meydan Programı kapsamında desteklenen Bervan Tan’ın projesi. Biz bunda Bervan Tan’ın proje yürütücülüğünde Ensar Özdemir, Yeşim Gültekin ve ben birlikte çalıştık. Bu beş rotamızın içerisindeki beş durağı Bervan belirledi. Bervan’ın bu projeyi getirdiğindeki amacı, yalnızca geçmişteki İstasyon Meydanı’nın, işte örnek veriyorum, Dağkapı Meydanı’nın geçmişte yaşanan hafızasını ortaya çıkarmak ya da bunun kaydını tutmak değil. Geçmişle bugün arasında, bu meydanlar arasında nasıl bir bağ kuruluyor? Amed’in şu anki hafızasında nasıl bir karşılığı var? Biz bunu beş ayrı hafıza yürüyüşüyle birleştirdik. Sadece Bervan’ın ya da proje ekibinin getirdiği hafıza aktarımıyla bunu açığa çıkarıp paylaşmak, Bervan’ın deneyimiyle bunu katılımcılarla paylaşmak değil; her bir yürüyüşe gelen farklı katılımcılarla birlikte bu hafızayı yeniden diriltmek ve birbirimizdeki hafızaya tanık olmak.
Şehrin hafızasının, özellikle sahada gördük ki 90’lardan günümüze, birbirimizde, birbirimizin deneyimlerinde, birbirimizin çevresinin deneyimlerinde nasıl değiştiğini, ortaklaştığını, hangi farklılıklar olduğunu, toplumun farklı kesimlerinden gelen deneyimleri, bizim de yürüyüşün içerisindeki farklı deneyimlerle, farklı duyularla nasıl karşıladığımızı konuştuk. Aslında bu görüşme itibarıyla saha aşaması tamamlandı. Beş yürüyüşümüz vardı, beşini de tamamladık. Burada bir yandan hafızayı konuşurken duygusal etnografi de bunun bir parçası. Yani o mekân, sadece mekânın varlığıyla ya da yokluğuyla, orada bizim bulunmamızda hissettiklerimiz değil; geçmişe giderken hissettiklerimiz, gündelik yaşamımızın içerisinde İstasyon Meydanı’ndan Dağkapı’ya yürürken hissettiklerimiz, adımlarımızın hızlanması, oradaki gündelik yaşamın içerisinde bizdeki anlamını yok saymamız ya da heyecanlanmamız, sinirlenmemiz, öfkelenmemiz, oturup durduğumuzda nefeslenebilmeye imkân tanıyıp tanımadığımız ve tam bir araya geldiğimiz kitleyle birlikte birbirimizin hislerini birbirimize açabilmemiz, izin verdiğimiz ölçüde elbette.
Bu tanıklığı hep birlikte konuşmak, duygularımızı mekânla birlikte, hafızamızla birlikte hep birlikte diriltmek ve kazımak amacıyla yapılmış bir projeydi bu.
Hafıza yürüyüşleri sırasında kentin geçirdiği dönüşümün insanların geçmişle kurduğu ilişkiye ve kendilerini ifade etme biçimlerine nasıl yansıdığını gözlemlediniz?
Mekâna geçmeden önce, aslında bunu açabilmek için aklıma doğrudan sorunla birlikte katılımcılara söylediğim şeyler geliyor, sen soruyu yöneltirken. Bizim bu buluşmalarımızda, hafıza yürüyüşümüzün rotalarında beş noktada duruyoruz: Koşuyolu Parkı, İstasyon Meydanı, Dağkapı Şeyh Said Meydanı, Sur Sokakları ve Dört Ayaklı Minare şeklinde ilerliyor. Yaklaşık 5-6 saatlik bir aradalık bu bizim için. Yürüyoruz, duruyoruz, düşünüyoruz, tartışıyoruz, paylaşıyoruz. Rota itibarıyla, Amed’i biliyorsanız, Dağkapı’ya gelene kadar Koşuyolu’ndan trafiğin aktığı, gürültünün yüksek olduğu, buluşma meydanlarının, o toplanma, gösteri, yürüyüş, anma, miting meydanlarının çok fazla kavşaklara evrildiği, peyzajın da kentin kamusal alanını böldüğü bir yerin eşliğinde, trafikle birlikte yürüdüğümüz üç nokta düşünün. Etrafımızda gerçekten dört şeritli bir yolun trafiği sürekli akıyor. Biz zor konuları konuşurken, birbirimize duygularımızı açarken, tanıklığımızı açarken.
Şimdi mekâna gelmeden, bu yıkım meselesine de gelmeden önce şunu söylemek istiyorum. Zor konuları konuştuğumuz yerde kornalarla, yüksek sesli müziklerle karşılaşıyoruz. Bazen işte 10-12 kişi orada duruyoruz ve yanımıza yaklaşan bir araba, gürültülü bir pop müzikle bizi taciz edebiliyor. Ya da “Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye izlemeye kalkanlar oluyor. Bazen buyur ediyoruz, bazen de doğrudan sadece taciz etmeye yönelik girişimlerin olduğu bir yerde, o mekânın içeriğini, atölyenin içeriğini bırakın, hafıza yürüyüşünün içeriğini bırakın. Orada, o an kalabalık bir grup olarak bulunabilmek, belli ki uzun bir süreden sonra alışıldık bir şey değil. Zaten gelenler de bu yürüyüşü yapanlar da bizim yürüyüşümüze tanık olanlar da bunun farkında. Eskiden üç kişi yan yana yürüyemiyordu, burada bulunamıyordu. İki kişi bile yan yana geldiğinde peşine bir kolluk gücünün takıldığı ya da dağıtılmaya çalışıldığı bir alan olarak görülürken, Koşuyolu ve İstasyon Meydanı’ndaki o trafiğin aktığı noktada kalabalık bir grup olarak yürümek dahi, bize İstasyon’da ve Koşuyolu’nda yaşananların anlamının yanı sıra başka bir şeyi de gösteriyor. Kalabalık bir grup böyle yürüyor ve uzun süredir eğer planlanan bir yürüyüş, planlanan bir miting, anma, kutlama, Newroz gibi bir şey yoksa ya da hani 8 Mart gibi özel bir gün yoksa neden orada yürüdüğümüz, bulunduğumuz merak ediliyor.
Bu, uzun süredir kentin normalinden o kadar çıkmış bir şey ki. Çünkü hani trafiğin aktığı bir yerde, geniş bir kaldırımda yürüyoruz aslında. Kentin hafızasında, Koşuyolu’ndan Dağkapı’ya kadar yerel yönetimin de binalarının olduğu, kamusal buluşma alanlarının görüldüğü, Çand Amed’in de orada olduğu, konserlerin, etkinliklerin yapıldığı bir yer. Hatta bizim son yürüyüşümüzün yapıldığı yerde baro seçimleri vardı. Hani o esnaya gelene kadar bile o kalabalığın Çand Amed’de olmasına ya da özel günlerde İstasyon Meydanı’nda toplanmasına alışılmış. Ama oradan kalabalık bir grup, cumartesi değilse, Cumartesi Anneleri, Cumartesi İnsanları orada buluşuyorlar, oradan niye sabahın köründe bir grup olarak yürüyorsunuz? Bu soru işaretlerinin olduğu bir yer.
İkincisi, senin sorunla birlikte katılımcıların sözleri aklıma geldi, dedim. Yani şu söyleniyor: “Biz burada İstasyon Meydanı’nı görünce ya da Koşuyolu’ndan Dağkapı’ya kadar yürüyeceğimizi öğrenince, rotanın içerisinde ve programı gördüğümüzde durup videolar izleyeceğimizi, paylaşacağımızı bize söylüyorsunuz. Haliyle insanların aklına izlenecek videolar geliyor. Katılımcılar, “İşte patlamanın videosunu mu izleteceksiniz, Haziran’daki bombalı saldırıyı konuşmak için mi?” diye düşünüyor. Yok. Hani asla böyle tetikleyici bir içerikle ya da kişilerin zaten yeterince zorlandığı, kişileri meydanlardan, kamusal alandan koparan şeylerin bir parçasıyla hafızayı diriltmekten ya da hafızayı konuşmaktan amacımız, “Şu an o videoyu izliyoruz ve hep birlikte bunun üzerine konuşacağız.” demek değil. Zaten o bagajla, o hissiyatla ya da gömdüğümüz, bastırdığımız şeylerle biz oraya geliyoruz. Ama orada sadece İstasyon Meydanı’ndaki Haziran seçimlerinin kutlanmasını konuşurken ya da 2015 sürecini konuşurken aynı zamanda Ankara Garı’na gidiyorsak, bu, orada açacağımız ya da açmanın önünde durduğumuz videonun patlama videosu olması meselesi değil.
8 Mart’ta orası nasıl kullanılıyor şu an? 8 Mart’ların kimler parçası? Lubunyalar oraya gelebiliyor mu? Sakatlar orada yer alıyor mu? Bizim şu anki kutlamalarımızda, anmalarımızda, gösteri ve protesto yürüyüşlerimizde ne kadar şehrin parçası şu an hâlihazırda? O meydan bizim kamusal alanımızsa, hafızamızı taşıyorsa kimleri oraya dahil edebiliyoruz? Bunun meselesi de bu. Yani hani ilk başta görülen şey, “Aa, İstasyon’da toplanıyoruz, demek ki İstasyon’un patlama hafızası konuşulacak burada.” Evet, bu süreçte orada olan arkadaşlar deneyimlerini paylaştılar. Ama niyet sadece birbirimizi tetikleyen şeylerle hafızamızı hatırlamak değil. Oradan Sur’a doğru gittiğimiz yerde ise şehrin trafiğiyle, bölünmüş peyzajıyla, yeniden yapılmış hâliyle, şehrin Sur tarafında savaştan sonraki yıkımıyla, Mahabad’a, 75’e doğru giden kısmındaki o değişimle, yüksek binaların olduğu yerlerle, şehirdekilerin yerinden edilmesiyle karşılaşıyoruz. Sadece insanların değil, oradaki nüfusun, şehri şehir yapan hayvanların, doğal varlıkların, ekolojik varlıkların, Hevsel’in de bundan nasibini aldığı, şehrin yeniden yapılanma sürecini hep birlikte konuştuğumuz bir hafıza oluyor.
Ki Sur’a gelmek istiyorum senin sorunla birlikte. Aslında sorudan biraz koptum, getirdiğin yerden. Ama Sur’un içerisinde yürürken, biz yürüyüşlerin sonunda Sur’un içerisinde Rengârenk Umutlar Derneği’nde bir yazı atölyesi yapıyoruz. Bizde yürüyüş, özellikle üç rota üzerinde trafikle birlikte akıyor. O kadar kenara geçip oturup yazabileceğimiz, duygularımızı ses kaydıyla aktarabileceğimiz, hissiyatımızı paylaşabileceğimiz bir alan yok. Gürültü. O kadar büyük bir gürültü ki biz birbirimizin sesini duyamıyoruz. Trafik buna olanak sağlamıyor. Yani bunun için gerçekten Sur’un içerisine girmemiz gerekiyor. Ama bu sefer de Sur’un içerisine girdiğimizde büyük bir turist kalabalığı bizimle birlikte. Dört Ayaklı Minare’nin etrafında Tahir Elçi’ye, Ermeni hafızasına, Gavur Mahallesi’ne döneceğimiz noktada yine kenara geçip durarak birbirimizi duymak için özel bir çaba sarf etmemiz gerekiyor. Burada olan şey de şu: Şehir bize bunu mümkün kılmıyor. Kamusal alanda yürüyebiliyor olmamız, bir araya gelebiliyor olmamız, aslında birbirimizin sesini de kolayca duyabileceğimiz anlamına gelmiyor.
O yüzden mesela Sur’daki atölyemize yürürken, biz yine Sur arasında, Dört Ayaklı Minare’nin orada, sadece sessiz bir tanıklıkla o yeni geliştirilen ritüele gerçekten hep birlikte göz devirip öfkeleniyoruz. Mesela orada Tahir Elçi’yi demircilerin yanında, Margosyan’la birlikte anıyoruz. Ama Sur’daki o yıkımı gördüğümüz, görmezden geldiğimiz, konuştuğumuz yer, Rengârenk Umutlar Derneği’ne Ulu Cami’nin arkasından doğru, yerinden edilen, boşaltılan, hâlâ orada yaşayan komşuların, esnafın, halkın yaşadığı sokaklardan geçerken konuşmaya başlıyoruz. Asıl duygularımızı açabildiğimiz yer ise daha ziyade o bir, bir buçuk saatlik yazı atölyesinde bize sağlanmış alan oluyor. Ama o esnada kentin nasıl dönüştüğünü, Sur’un nasıl dönüştüğünü, dönüşemediğini, kimlerin artık orada olmadığını, kimlerin sesini duyamadığımızı, hangi dili konuşamadığımızı konuşuyoruz. Bir yandan çok sesliliği duymak istediğimiz Demirciler Çarşısı’ndan geçerken ezan sesini, çan sesini ve Tahir Elçi’nin konuşmasını duyuyoruz. Ama velakin birbirimizi duyabildiğimiz bir yer değil orası. Orada sessizlik ve o tanıklıkla, bütün o seslerle geçip konuşabildiğimiz yer Sur’un içerisi.
Yine katılımcıların büyüdüğü mahalleler, top oynadığı mahalleler, bize çocukluk evlerini göstermek istedikleri, tam da bu savaştan önce taşındıkları yerlerin mahalle aralarında gezdiğimiz yerlerde duygularını akıtabildikleri bir şey oluyor. Aslında yıkım, hem sessizliği hem de dönüşümü gösterebildiği, hafızayı getirebildiği bir yerken, bir yandan da şehrin yeni hâlinin, “modernleşen”, “soylulaştırılan”, yerlerinde, modern alanlarında değil; yine içinde büyüdüğümüz, içinde büyüdükleri, barışın parçası olarak gördükleri, topluma karışmanın, halkın içinde olmanın bir parçası olarak gördükleri yer, yıkımın tam merkezi olan Sur’un sokakları oluyor. O yüzden biz senin sorunu daha ziyade yürürken konuşsak da kişilerin asıl kendilerini açabildikleri, var edebildikleri, hissedebildikleri yer Sur sokakları oldu.
Farklı kimliklerin ve toplumsal kesimlerin deneyimlerini düşündüğümüzde, herkesin kendini eşit biçimde ifade edebildiği kapsayıcı bir toplumsal barış nasıl inşa edilebilir?
Kaldığım yerden, sorunla ilgili şunu ekleyebilirim. Mesela çok zor konuları konuşuyoruz. Herkes kendi deneyimini, hafızasını getiriyor. 2015’i konuşuyorken birden kendimizi 90’ların ilk yarısında bulabiliyoruz. Ya da birden kendimizi lubunyaların dışlandığı bir Newroz alanında, lubunyaların şiddete maruz bırakıldığı bir 8 Mart buluşmasında görebiliyoruz. Oraya kıyafetinden dolayı alınmak istenmeyen, annelerin kol kanat gerdiği bir lubunyanın yanında bulabiliyoruz kendimizi. Farklı kesimler dendiğinde aklıma şimdi ilk lubunya örneği geldi. Yani LGBTİ+ hareketinin Amed’deki varlığı üzerinden örnekler geliyor senin sorunla birlikte aklıma en önce. Çünkü hani mesele sadece Türk-Kürt ya da Türkiye ve Kürt coğrafyasının ayrılması değil. Aynı zamanda Kürt kimliğini oluşturanların kimlikleri içerisinde, Kürt kimliğinin de tek bir kimlikten ibaret olmaması; sakat Kürtlerin olması, engelli Kürtlerin olması, lubunya Kürtlerin olması, genç kadınların olması, yaşlı Kürtlerin olması… O meydan hafızasında, o barışın hafızasında nerede oldukları meselesi bizim için önemli.
Mesela zor konuları konuşuyoruz, dedim. Kişilerin kendilerini açtığı, zorladığı yerler oluyor. Ama bunu gerçekten hepimizin birbirine alan tanıyarak dinlediği, bazen birlikte sustuğu, üzerinde düşündüğü bu zor durumlarda atölyeyi şununla kapatıyoruz: Sara Kolektif’in Onur Haftası videolarıyla birlikte Mehmûd Berazî’nin “Jin Jiyan Azadî” çalıyor. Ve arkada hep birlikte modumuz yükselerek, o anı hatırlayarak noktalıyoruz. Atmosfer de buna çok güzel bir olanak sağlıyor. O kadar yazıp çizip kendimizi açtıktan sonra, yani zor konuları konuşurken temsil edilmeyen arkadaşlarımızı barışta görebilmek, barışın toplumsallaşmasında hafızanın parçası olarak görebilmek de önemli. Her zaman bu kişileri dahil etme imkânımız olmasa da onların varlığını, sözünü, yerini çalmadan, temsil etmediğimiz, temsil edemediğimiz alanda seslerini çoğaltmayı etik bir sorumluluk olarak gördüğümüzden, onların sözcülüğünü üstlenmek değil de alanlarını kendi alanımızla çoğaltmak, onlara yer vermek şeklinde sirayet ettiği bir plan. Yani bunu böyle planlamasak bile otomatik olarak gelişti. Biz oldukça kapsayıcı bir biçimde yaklaşmaya çalıştık. Ama biz bunu yapmaya çalışmadan da oraya doğalında gelmiş oldu. Gerek lubunya meselesi olsun, LGBTİ+ kapsayıcılığı olsun, gerek ekokırım olsun, çevre meselesi olsun, gerek hayvanların varlığı olsun, hepsinin topyekûn bir arada konuşulmaya çalışıldığı bir şey oldu.
Mesela beş yürüyüşümüzün ikisinde ruh sağlığı uzmanları bizimleydi. İki ayrı buluşmamızda psikolog vardı. Zor konuları konuşurken, atölyeleri toparlamaya çalıştığımızda, birbirimizi toparlayıp bir diğer noktaya ilerleyeceğimiz sırada, moderatör olarak benim üstlendiğim şeyi iki psikolog katılımcımız üstlendi. Bu da doğalında gelişti. Hani çok güzel planlanmış bir süpervizyon buluşması ya da “Süpervizyonla bunu tamamlayacağız” demesek de zorlandığımız noktada bizi toparlayan, tekrar o hafızayı beraberinde getiren bir psikolog arkadaşımız oldu. Dediğim gibi, bu doğalında gelişti. Yine yıkımı konuşuyoruz, savaşı konuşuyoruz. Moderatör olarak bu yükümlülük bana gelmeden de arkadaşlar o sorumluluğu hissederek o çemberi öyle sürdürdük. Bazen oturduk o çemberde, bazen ayakta çember düzenindeydik. Burada toparlayan hep benim paylaştığım da oldu. Ben Ankara’yla oraya dahil oldum. Sen Sur’daki deneyiminle oradasın. Bir başkası Diyarbakır’daki başka bir mitingle oradaydı. Hepimiz birbirimizin gediklerini yamamaya, onarmaya çalıştık. Bazen onaramadık. O söküğü, o açmayı, o soruları birlikte çoğalttık.
Daha önceki söyleşilerinizde gençlerin barış sürecinde yeterince yer bulamadığını ifade ettiniz. Sizce bunun nedenleri neler?
Çok güzel bir soru. Daha önce mayıs sonu ve haziran başında Barış ve Özgürlük Forumu yapılmıştı. Orada da fark ettiğim bir şey oldu. Bizim hafıza yürüyüşünde bunu yeniden fark ettim. Ortak bir hat şöyle çıkıyor. Önce bu tespite nereden vardım? Katılımcılar şunu söylüyor: “Ya ben barışı bilmiyorum ki. Ben savaşın içine doğdum. Barış, barış, hep barış diyoruz da ben barış nasıl gelecek, barış nasıl yapılacak, barışın nasıl parçası olacağım bilmiyorum.” diyor katılımcılar. Aynısını forumda yaptığımız Genç Bellek Ağı’nın buluşmasında da 25 gencin söylediği şeylerden birisi buydu: “Benim tahayyülüm de barış ama ben niye tahayyül ettiğimi bilmiyorum. Bir ezberle buradayım. Neyin parçası olabileceğimi, neyin ucundan tutabileceğimi bilmiyorum.” Çünkü doğduğumdan, büyüdüğüm koşullardan şu an buraya kadar geldiğim noktaya kadar ben hep çatışma gördüm. Ben hep dışlanma gördüm. Ben hep haklarımın elimden alınmasını gördüm. Yasak gördüm, yıkım gördüm. O yüzden barışta ne olacağını ben bilmiyorum. “Bu bir aradalık mı barış?” diyor. Ya da haklarımızın bize iade edilmesi mi barış? Ama nasıl iade edilecek? İade edildiğinde ne olacak? O onarım geldiğinde nasıl bir onarım olacak? Bilmiyorum. “O tahayyülüm yok.” şeklinde ortaklaşıyor.
Keza beş yürüyüşün beşinde de yine ortaya çıkan şey bu oldu. Bence barış tahayyülünün olmaması, barış beklentisinin nasıl bir şey olduğunun ortaya çıkarılamamasının, gençlerdeki o boşluğun, barışı tahayyül edememenin de konuşulması gerekiyor. Yani gençler bu sürecin parçası olsun deniliyor, evet. Ama o süreç nasıl bir süreç? O süreçte benim rolüm ne? Ben burada nasıl bir söz alırım? Gördüklerime karşılık neyi değiştirebileceğim? Bana bir rol olarak biçilmedi, bir özne olarak biçilmedi. Sözüm belki dinleniyor ama ben o tahayyülü getiremiyorum ki buraya. Bir yokluk mevzubahis. Yani alanda gençlerin sözüne alan açılması da sadece bunu sağlamayacak. Evet, o çok büyük şey getirecek. Bu sürecin, barışın parçası olarak gençleri dinleyebilmek çok önemli bir mesele. Ama bence önce gençlerin yokluğu kadar, gençlerin barış tahayyülünün yokluğunu da konuşmak gerekiyor burada. Neden gençler onu tahayyül edemiyor? Neden gençler bu barış inşasında, toplumsallaşmada yıkımdan başka bir şey göremiyor? Onarım, çatışma çözümü, hakların tanzim edilmesi gibi bir yerde akıllarında neden bir şey canlanmıyor? Bir iyi örnek demiyorum sadece. Ne olabileceğine dair bir emare yok. Ve bu bize bir şey söylüyor: Daha fazla yan yana gelmemiz gerekiyor.
Sadece seçilmiş numune olarak oraya gençleri koymak meselesi değil. O, bunu kaldırmayacak, çözmeyecek. Gençteki o tahayyülü, o imajı nasıl yeniden diriltebiliriz? Kurmasını nasıl sağlayabiliriz? Belki getireceği pek çok fikri, getireceği pek çok öneriyi yeniden cıvıldatacak, çağlatacak şey ne olacak? Pek çok kez bir araya gelmeyle, pek çok kez olanak sunmakla olacak. Demek ki daha önce bir olanak sağlanmamış ve bu tahayyül zaten kurulmamış. Ama sesini de getirebileceği yerde, “Ben ne getirebilirim ki? Bilmediğim bir şeyle ne söyleyebilirim?” dedi katılımcılarımız. Beş buluşmada, hem de daha önce gençlerle Genç Bellek Ağı’nın getirdiği barış tahayyülünü konuşurken ortaya çıkan ortak şey buydu. Yani dahil etmenin yolu belki de önce daha fazla bir araya gelmek ve o tahayyülü birlikte oluşturmak. Tahayyül ne demek? İmkân ne demek? Burada gerçekleşmeyecek vaatlerden ya da sınırsız kaynakla ütopik bir barış inşasından bahsetmiyoruz. Barış dibimizde, barış biziz. Barış, oradaki yokluğum aynı zamanda. Yokluğu birlikte bile getirmemiz. “Bir eksiğiz, sen yoksan sen de gel.” dememiz ve o eksikliği nasıl gidereceğimizi artık yan yana gelerek kurmamız. Ama biz o tahayyülün de çok gerisine düşmüşüz belli ki.
Barışın İzleri Projesi kapsamında gerçekleştirdiğiniz hafıza yürüyüşlerinde, kentte yaşanan değişimlerin toplumsal hafızaya etkisini nasıl gözlemlediniz?
Önce temasla şekillendi. Yani bir araya gelmenin bu kadar azaldığı, karşılaşmaların azaldığı, farklılıkların yan yana gelmesinin azaldığı, kamusal alandan koptuğumuz yerde, kamusal alanı geri kazanmakta meydanların önemi, meydanları birlikte temas ederek konuşmanın önemi, hafızayı meydanlarda birlikte diriltmenin önemiyle geldi. Bu da doğrudan bizi barışın izlerini aramaya, birbirimizde barışın izini aramaya, birbirimizdeki izi birbirimize göstermeye götürdü. Yani bu amaçla ortaya çıktık ve beş yürüyüşle birlikte bunun da işlediğini gördük. Ama bu sadece birbirimizde görmek değil. Dediğim gibi, artık orada olmayan bir ağacın, doğrudan Hevsel Bahçeleri’nde yürüyemeyişimizin, Hevsel’in neden doğrudan Sur’un parçası olarak görülemediğinin, özellikle yıkımdan sonra yeniden inşa edilen kısımda halkın orada yürümek istemeyişinin, orada bulunmak istemeyişinin, özellikle gençlerin yeniden o alanda bulunmak istemeyişinin de konuşulması. Bunlar bize istenmeyen, parçası olunmak istenmeyen, girilmek istenmeyen, artık orada görülmek istenmeyen şeyleri de oraya getirmemizi, hafızanın parçası olarak konuşmamızı sağladı. Ki bu, barışın inşasında da o yolda olması gereken şey.
Yokluk, boşluk, delikler… Sur sokaklarında gezerken artık orada yaşamayan halkın, boşaltılmış sokakların, boşaltılmış mahallenin üzerindeki kurşun izlerini görmek, Dört Ayaklı Minare’nin ayaklarındaki kurşun izlerini fark edebilmek. Ama onu fark ederken yeni geliştirilmiş bir turizm ritüeli olarak insanların etrafında tavaf etmesi karşısında bizim dilsiz kalmamız, katılımcıların uğuldayan kulaklarıyla orada kahve ikramlarının, karışık içeceklerin ikram edildiği, turizmin şaşaalı bir rotası hâline getirildiği bir yer. Şimdi kayıtlarımızda mesela göreceksiniz, video kolajları hazırlanıyor. O esnada tanık olduğum ses sürekli kulağıma geliyor. Bizim katılımcılarımızdan değil de o esnada tur rehberlerinin gezdirdiği kitlelerden: “Yine mi Dört Ayaklı’ya çıktık? Sürekli Dört Ayaklı’ya çıkıyoruz. Sürekli yedi defa dönecek miyiz? Kaç defa sayacağız bunu?” dedikleri ses kulağımdan gitmiyor. O esnada biz Margosyan’ı ve Tahir Elçi’yi konuşarak Demirciler’den doğru Dört Ayaklı’ya gelmişiz ve gerçekten katılımcıların ayakları geri geri gidiyor. Acaba kilisenin oraya doğru yürüyecek miyiz? Yok, Dört Ayaklı’dan sonra döneceğiz. Ama oradaki o kurşun izini dahi fark etmemek, Tahir Elçi’nin varlığını hatırlamamak, tur noktalarında geziye gelenlerin “Ya burada biri öldürülmüştü ama hani kim öldürüldü bilmiyoruz.” demeleri ve bizim orada sadece sessizce onları gözlemlememiz bunun bir parçası. Oradaki sessizliğimiz ama şehrin bütün seslerinin yukarıya çıktığı, en gürültülü olduğu noktada kulaklarımızın uğuldaması da bunun parçası. Duygular, duygusal etnografi dediğimiz şey burada. Öfkelenmemiz, o minarenin etrafında dönerken o öfkemize birbirimizin tanık olması, o sessizliğimize… Bir an önce o çarşıdan çıkmak, Ulu Cami’den doğru Sur sokaklarına geri dönmek, hep birlikte adımlarımızın hızlanması bunun parçası diye düşünüyorum.
Barış’ın İzleri Projesi’nin bundan sonraki aşamalarında neler yapmayı planlıyorsunuz ve bu çalışmanın nasıl bir devamlılık kazanmasını hedefliyorsunuz?
Bu çalışma aslında hâlâ devam ediyor, yürüyüşlerle bitmedi. Bu sadece saha aşamasıydı. Bu yürüyüşler esnasında katılımcılardan pek çok söz aldık. Yani ben biraz orada hikâye toplayıcısıydım diyebilirim. Bir yandan da benim rolüm için bellek kazıyıcısı diyebiliriz. Barış tahayyüllerini, kentin nasıl daha adil meydanlara, sokaklara, hep birlikte parçası olduğumuz bir alana evrilebileceğine dair katılımcılardaki izleri, emareleri, tahayyülleri topladık. Bu içerikleri blog, sosyal medya ve YouTube aracılığıyla herkesle, kamuoyuyla paylaşacağımız bir çalışma olacak. Bervan’ın çalışması şubat ayında sonlanıyor ve o vakte kadar bu yürüyüşlerde aldığımız sözleri kamuoyuyla paylaşacağımız, gerek görsel gerek işitsel olarak dolaşıma sokacağımız bir şey olacak. Bunun yanı sıra yürüyüşlerimizin parçası olamayan, sivil toplum alanından, yine Diyarbakır’da yaşayan ya da benzer alanlarda benzer çalışmaları yapan insanlarla, sanatçılarla, aktivistlerle, hak savunucularıyla yan yana geleceğimiz röportajlar da yayınlanacak. Sadece bizim o beş yürüyüş boyunca temas ettiğimiz, yan yana geldiğimiz isimler değil, orada yan yana gelemediğimiz, o sözü birlikte üreteceğimiz, o şehri birlikte yeniden kuracağımız, o barışı birlikte yeniden üreteceğimiz, hafızayı birlikte kazıyacağımız ve geçmişle bugün arasında köprüyü kuracağımız isimleri de dahil edeceğimiz bir devamlılığı var. Yani Meydan çalışması kapsamında sesi çoğaltacak, katılımcıların da sesini çoğaltacak şeyler bunlar. Ama proje şubatta bitiyor diye şubatta sesimizin sonlanacağı bir yer değil.
Buradan neye evrilir? Belki Kürt coğrafyasında, Kürdistan’daki farklı şehirlerde bu barışın izlerini arayacağımız bir yere evrilebilir. Birlikte İstanbul’da bunu kuracağımız, arayacağımız bir yere evrilebilir ve farklı temalar odağında bir araya geleceğimiz yerler olabilir. Çünkü herkesin bir cümlesi, bir sözü, bir sessizliği, duyduğumuz bir ses, bizi hafızamızın içerisinde bambaşka şeylere götürdü. Bazen Ermeni Soykırımı’na gittik, bazen 90’lara gittik, bazen 2015’e gittik ama bazen daha düne gittik. Dün gerçekleşen bir yürüyüşe gittik. Bunu hep birlikte sadece Amed coğrafyasında değil, Batman’da da yapabilmek, Gever’de de yapabilmek, Serhat bölgesinde yapabilmek, İstanbul’da, Ankara’da yapabilmek ne kadar mümkün? Ben mesela Ankara tanıklığımı çok getirdim orada yürürken. Arkadaşlar 2015 sürecini paylaştığında ben Ankara’da yaşıyordum. Ankara’da birlikte bunu düşünebilmek ya da bazen meydanda yürüyemeyeceğiz. Belki kamusal bir alanda birlikte var olamayacağız ama dijital alanda, görsel alanda bunu mümkün kılacağız.
Onların sözünü kamusal alanda yan yana gelmeyle var ettik ancak şu an dijital alana taşıdığımız meydanları birbirimize açmaya çalışacağız. Umarım bunu barışın izi olarak görebiliriz. Teması, duyguları, yokluğu, kentin belleğini, peyzajı, ekokırımı hep birlikte konuşabileceğimiz yer, Amed’deki beş durağımızla birlikte dijital alanda da bu beş noktanın bizi getirdiği, bizi götürdüğü, birbirimizle bir araya getirdiği yer. Bunu Substack üzerindeki blogumuzda ya da işte Instagram sayfamızda ulaştığımız kişilerle veya burada yan yana geldiğimiz insanlarla da sürdürebiliriz. Yani sadece Amed’in beş noktasından ibaret değil bu.
Umuyorum, barışın izlerini Asosyoloji aracılığıyla da çoğaltabileceğimiz nice buluşmalarımız ve karşılaşmalarımız olur. Teşekkür ederim bize de alan açtığınız için.


