Yıllar önce yakılmış bir ateş, bugün hâlâ yanıyor. Asosyoloji olarak, geçmişten bugüne uzanan direnişin ve üretimin izlerini sürdük. Bu iz, kuşakların birbirine bıraktığı sözlerle, sorularla ve umutlarla yeniden şekilleniyor.
Sevgili Pınar Selek ile yaptığımız söyleşide derginin serüveninin ötesinde kendi sesimizi kurma cesareti ve küçük karşılaşmaların büyük dönüşümlere yol açabileceğinin hikâyesi üzerine konuştuk:
Nasıl muhteşem bir şey. Anlatır mısınız lütfen… ? Nasıl başladınız? Asosyoloji fikri nasıl ortaya çıktı ?
Hocam, aslında bir dergi çıkarma fikri hep aklımızdaydı ama bir türlü harekete geçemiyorduk. Çünkü, bunu nasıl bir zemine oturtacağımızı, nasıl bir çerçeveyle yürüteceğimizi kestiremiyorduk. Ben şu anda lisans üçüncü sınıf öğrencisiyim ve açıkçası Asosyoloji’yi daha önce hiç duymamıştım. Bize böyle bir aktarım gelmedi. Sonra bir derste hocamız böyle bir dergiden bahsetti: “Zamanında böyle bir dergi vardı,” dedi. Bunun üzerine ben biraz araştırdım, sordum, soruşturdum. Evet, dediler, sayıları varmış. Gerçekten küflü klasörlerin içinden çıkardılar o sayıları.
Sonrasında biz de arkadaşlarla konuşmaya başladık. Zaten çoğu hocamız Asosyoloji’nin eski yazarlarıydı, bize o dönemi anlattılar. Bu bizim için bir ışık oldu, yol gösterici oldu. “Nasıl yapabiliriz?” diye düşünmeye başladık. Bizden önce başlayanlardan da bu yönde destekler geldi. Çünkü şunu fark ettik hocam: Giriş yazılarında herkes benzer kaygılardan bahsetmiş. “Bu dönemde bir şeyler üretmemiz, katkı sunmamız lazım” demişler. Yıl 2025… Biz de benzer kaygılarla yola çıktık. Bu bizi gerçekten çok heyecanlandırdı.
Ben de çok ama çok heyecanlandım sizin aynı yola çıktığınızı duyunca… Evet, kaygılarımız benzerdi. Etrafımızda olup bitenleri anlamak, analiz etmek istiyorduk. Ve en önemlisi kendi gücümüze güveniyorduk… Yani bizim için öğrenci olmak ders çalışmak ve not peşinde koşmak değildi. Öğrendiklerimizden yola çakarak birlikte soru sormak, bulduğumuz cevapları tartışmak gücünü hissediyorduk kendimizde. Tabii bu güç sonra nasıl kesildi, nasıl devam etmedi bilemiyorum. Çünkü 98’de cezaevine girdim. Bana dergiyi gönderiyorlardı ama aktif bir şekilde içinde yer alamadım. Oysa ilk kuruluş aşamasında çok aktiftim. Hatta Asosyoloji ismini birlikte belirledik, birlikte tartıştık. Ama üçüncü sayıdan itibaren maalesef içinde yer alma imkanım olmadı. Pekiyi, nasıl çalışıyorsunuz, bir yayın kurulu oluşturdunuz mu?
Evet, bir yayın kurulu oluşturduk. Aslında farklı alanlara da yer açtık. Bu biraz da Güzel Sanatlar Üniversitesi olmamızdan kaynaklandı. Sadece yazılı içerik değil; görsel, video ve sanat alanına da yer verdiğimiz bir platform haline geldi. Bu yüzden yalnızca sosyoloji bölümünden değil, başka alanlardan arkadaşlarımız da var. Etnomüzikolojiden bir arkadaşımız var, resim bölümünden destek veren bir arkadaşımız var, fizikten gelen var… Yani böyle bir çeşitliliğimiz oluştu. Bu disiplinlerarasılık bize çok şey katıyor. Hem düşünce dünyamızı genişletiyor hem de sadece sosyolojiyle sınırlı kalmamamızı sağlıyor. Kendi bakış açımızı zenginleştiriyor ve aynı zamanda birlikte çalıştığımız arkadaşları da bu anlamda etkiliyor.
Zaten bizim ilk çıkışımızda… Tabii, şimdi ortam nasıl bilmiyorum ama o zamanlar kantinde bir tartışma ortamı vardı. Dersler dışında da tartışmalara devam ederdik. Bazen kalabalık. Bazen üç beş kişi… Ama bizim için kantin tartışma mekanıydı. Tartışma, karşılaşma, birlikte üretme… Elbette o dönemin üniversite ortamının da etkisi vardı. Bilmiyorum şimdi nasıl ama biz kantinde gerçekten sosyoloji tartışıyorduk. Bu harika birşey. Daha sonra bunu hiçbir yerde göremedim. Avrupa’da da dahil olmak üzere. Bugün Fransa’da öğretim üyesiyim. Ve çok net bir şekilde görüyorum ki, üniversitelerle toplum arasında derin bir ayrım var. Çünkü modernleşme burada kurumsal olarak yerleşti. Alanlar keskin biçimde ayrıldı, disiplinler duvarlar ördü. Ve bunlar iktidarın alanları haline geldi. Tabii zaman zaman öğrenci eylemleri, forumlar, tartışmalar oluyor ama öğrencilerin bir araya girip toplumsal sorunları analiz etmek için kurduğu bir dergi hiçbir yerde görmedim. Adımız da ne güzel değil mi? Asosyoloji. Bu kavramın anarşist çağrışımı benim ayrıca hoşuma gidiyor… Ama yok, bu ismi aslında “sosyolojiyi aşmak” için, kompartımanlara bölünmüş sosyal bilimleri sorgulamak için koyduk. Biz öğrenciler. Ama belirtmek isterim ki Meral Özbek olmasaydı o dergiyi zor çıkarırdık. Siz herhalde Meral Hoca’yı görmediniz… O, gördüğüm en harika hocalardan biriydi. Bize çok büyük destek oldu. Onunla mutlaka tanışmanız lazım. Sadece benim değil, tüm arkadaşlarımın hayatında çok büyük bir yeri, emeği var.
Ve bugün siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Sizin kuşak CV hazırlamaya, kariyer planlamaya zorlanırken, yani sesi kısılmışken siz dergi kuruyor, tartışıyor, yazıyor, kendi sesinizi duyuruyorsunuz.
Hocalarımızdan birinin dersinde 90’ları anlattığı bir bölüm vardı. O sırada ben de şunu sormuştum: “90’lar gerçekten çok zor geçmiş. Özellikle öğrenci hareketleri açısından. Ama acaba biz mi bazen yaşadıklarımızı abartıyoruz? 90’lar bu kadar zorken, şimdi yaşadıklarımız bize mi fazla zor geliyor?” Hocamız da şöyle bir şey söylemişti: “Evet, 90’lar çok zordu. Ama öğrenci hareketi açısından daha geniş bir örgütlenme alanımız vardı. Sizden daha fazla şey yapabiliyorduk. Şimdi ise bu sıkışmışlık içinde siz belki de ilk kez böyle bir harekete tanıklık ediyorsunuz.” Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve sonrasındaki süreçten söz ediyorduk. Bu sözleri beni etkilemişti. Çünkü gerçekten çok daraldığımız bir noktadan söz ediyoruz. Öğrenci, üniversite hareketi anlamında da öyle. Ama tam da bu kadar daralma içinde bir şeyler yapmaya çalışmak, bir şeyler yapabiliyor olmak bize büyük bir heyecan veriyor. Asosyoloji de bu heyecanın içinde yükseliyor. Farklı dönemlerde, benzer kaygılarla benzer şeylerin yeniden yapılabiliyor olması… Sizin söyledikleriniz bana bunları hatırlattı.
Doğru söylüyorsun. Biz 80 sonrası kuşağız. 12 Eylül sonrasında bu ülkenin üzerinden âdeta bir silindir geçti. Ama bu silindir sadece yıkım yaratmadı; aynı zamanda, toplumsal dinamiklerin karmaşası içinde başka şeyleri de tetikledi. 80 öncesinde devrimci sol, sosyalist hareketler sosyal mücadele alanına hâkimdi. Sadece sokakta değil; akademide, kültürel ve düşünsel alanlarda da belirleyici bir etkisi vardı. Ve Türkiye, Batı’daki gibi bir 68 deneyimi yaşamadı. Ne feminist ne anarşist ne anti militarist-anti otoriter, ne ekolojist, ne de LGBT harekeleri oluştu. Hareketi bırak herhangi bir örgüt bile kurulamadı ya da bu konularda tartışma alanları bile oluşamadı. Çünkü o dönem, tıpkı Latin Amerika’da ya da Vietnam’da olduğu gibi, bir “devrim” dönemiydi. Tartışmaları sınırlayan, belli başlıklara odaklanılan, acil gündemin boğduğu bir dönem. Ama Cumhuriyetin toplumsal tarihi düşünüldüğünde önemli, kıymetli bir dönem. Sistemi sorgulamaya, kutsallaşmış söylemleri eleştirmeye onlar başladı. O kuşağın mücadeleleri olmasaydı, biz devam edemezdik. 12 Eylülde tüm muhalefet kanlı bir şekilde bastırıldı, tüm örgütler dağıldı. Ama politize olmuş bir atmosfer kaldı geriye. Feminist hareket işte o atmosferde, 80’lerin başında doğdu. Devletin başka öncelikleri vardı ve “Özel olan politiktir” felsefesi etrafında kurulan söylemi anlamadı ve ciddiye almadı. Bu sayede, feminist hareket hem Kemalist ideolojiyi hem de solun ataerkil yapısını eleştiren bir yerden gelişti. Yalnızca talepleriyle değil; örgütlenme biçimi, eylem tarzı, ilişki kurma şekliyle de yepyeni bir yaklaşım sundu. Bu, çok büyük bir adımdı. Hemen ardından İnsan Hakları Derneği çevresinde oluşan yeni gruplar ortaya çıktı. Ekolojist, LGBT, anti militarist ve diğerleri… Bir yandan da, Kürt hareketinin ortaya çıkması yepyeni bir toplumsal bir dinamik ortaya çıkardı. Derken düşünsel bir kabarış başladı…
Cezaevinden çıkan solcular da, her şeyi sorgulandığı, yeni kavramları, yeni çevirileri, yeni sorunları dolaşıma sokan anti-otoriter karekterli bu yeni dalgayla karşılaştılar. Bir kısmı yelkenlerini rüzgarla birleştirdi, bir kısmı alabora oldu. Ama devam edenler çoktu ve böylece 90’larda çok heterojen bir toplumsal muhalefet alanı oluştu. Bir diğer önemli olgu da birlikte mücadelenin zorunlu olarak yarattığı dönüşümdü. Baskı altındaki bir alanda ister istemez ittifakla yürümek zorundasın. Böylece Feminist, LGBT, antimilitarist, ekolojist, anarşist, Kürt, solcu örgütler ve aktivistler benimsemedikleri, eleştirdikleri, hatta çatıştıkları gruplarla birlikte iş yapmayı öğrendiler. Bu zorunlu birliktelik zamanla önemli bir sosyal süreç açığa çıkardı: karşılaşmalar, yakınlaşmalar, öğrenme süreci… derken sosyal ilişkiler yapısallaştı, örgütlerin çevresinde yeni sosyal ağlar oluştu, bu ağlardan deneyimler, analizler kavaramlar birbirine aktı… Bu akış zamanla insanları, örgütleri, mücadele repertuarını dönüştürdü. Eski yapılarla yetinemeyen, örgütlerin dışına taşan, bağımsız ama pek çok farklı mücadelede aktif olan yeni bir aktivist tipi ortaya çıktı. Üniversiteler de bu dönüşüm sürecinin bir parçasıydı.
Biz bu sürecin kuşağıyız. Ama bu “kaynama kuşağı” aynı zamanda çok büyük acılar yaşadı. 1990’lı yıllar, başta Kürt illeri olmak üzere, her yerde devlet şiddetinin keskinleştiği ve kitlesel baskı araçlarının yaygınlaştığı bir dönemdi. Faili meçhuller, işkenceler, tutuklamalar… Ve tüm bu karanlık içinde inanılmaz bir teorik arayış, müthiş bir tartışma ortamı vardı. Sokakta joplanıp akşam Emek Sineması’nın altında Arendt tartışmasına katıldığımız zamanlardı. Üniversiteler de bu sürecin içindeydi. Ben o dönemde üniversite öğrencisiydim. İkinci sınıfta birlikte okuduğumuz Sosyal Bilimleri Açın kitabını unutmuyorum. Sosyal bilimlerin nasıl ayrıştığını, antropoloji, etnoloji gibi alanların nasıl iktidar ilişkileri içinde disiplinleştirildiğini tartışıyordu. Biz, Asosyoloji ekibi disiplinlerin içinde kalmayı değil, onların üzerine çıkmayı hedefliyorduk. Hepsinden beslenecektik ama sadece onlardan değil: sanattan, deneyimlerden, sokaktan da… Yeni teoriler, yeni araştırmalar, yeni sorular… Bunların peşindeydik. Bu arayışımızın izleri, Asosyoloji’nin ilk sayısında görülebilir.
Aslında siz 90’lar kuşağını anlatırken, ben de ister istemez kendi deneyimimi düşündüm. Bizim de AKP döneminde ezilip geçen bir gençlik kuşağımız var. “Z kuşağı” diye adlandırılıyor ya — o tanımın ne kadar doğru olduğu tartışılır elbette — ama yine de belli bir kuşağın yaşadığı sıkışmışlığı işaret ediyor. Z kuşağı seçimlerden sonra çok tartışıldı. Bu kuşaktan çok büyük beklentiler vardı ama bu beklentilerin karşılanamadığı söylendi. Fakat kimse bu kuşağın içinde bulunduğu ortamın ağırlığını, yaşadığı çürüme ve sıkışmayı tam olarak hesaba katmadı. Eğitimdeki yozlaşma, iş hayatındaki güvencesizlik, sosyal hayatın daralması, genel bir çürüme hâli… Bu kuşak bunların tam ortasında büyüdü. Ama sonra, sizde “kaynama dönemi” dediğiniz o şey, belki bizde de yaşandı. Özellikle 19 Mart süreci sonrasında… Gerçekten büyük bir sıçrama yaşandı. Hiç beklenmedik bir şekilde tüm üniversitelerde bir hareketlilik başladı. İstanbul Üniversitesi’ndeki barikatın yıkılmasıyla birlikte başlayan o eylemsellik dalgası sonrasında, neredeyse tüm üniversitelerde —en küçük özel üniversitelerden en büyük devlet üniversitelerine kadar— bir sıçrama yaşandı. Gerçekten kaynama hâlini andıran bir dönemdi bu da. Ve sanırım o yüzden sizin anlattıklarınız bize hem çok uzak hem de çok tanıdık geliyor.
Katılım gerçekten benim gördüğüm kadar fazla mı?
Evet, gerçekten çok yoğundu hocam. İnsanların öfkesi birikti ve bu öfke bir patlamayla dışa vurdu. Aynı zamanda siyasete katılım meselesi de hiç olmadığı kadar görünür hale geldi. “Boykot komitesi mi kuralım? ÖTK’ye mi aday olalım? Temsilci mi seçelim? Ne yapabiliriz?” gibi sorular dönmeye başladı. İnsanlar artık “Ben de bu alanda söz söylemek istiyorum” diyordu. Üstelik bunu söyleyenlerin birçoğu hayatlarında ilk defa bir örgütlülüğe dahil oluyordu. Bu çok önemliydi. Çünkü artık son noktaya gelinmişti. Belki bizim kuşağın en belirgin farklarında biriydi: Akademinin “kutsallığı” kalmamıştı. Zaten diplomamız olsa ne olur? Diplomalar iptal ediliyordu. Bunu gördük. Dolayısıyla “gelecek” dediğimiz şey çoktan elimizden alınmıştı.
Bizim size benzer olarak Saraçhane sürecimiz öyle geçti. Sabah okula gidiyorduk, derse giriyorduk ya da girmiyorduk. Hocalarla konuşurken “Kendinize dikkat edin” gibi cümleler kuruluyordu. Hocalar telefon numaralarını veriyordu. “Herhangi bir şey olursa haber verin” diye. Sonra akşam eyleme gidip gerçekten dayak yiyorduk. Sabah okulda kim gözaltında, kim değil, onu konuşuyorduk. Bir dönem sabah beş, hepimizin biyolojik saati olmuştu. Ya biz gözaltına alınacaktık, ya da bir arkadaşımız. Hepimiz birbirimizi bekliyorduk. Her sabah bunlarla uyanıyorduk. Bir süre —sanırım 1,5–2 hafta— bayrama kadar bu böyle sürdü. Bayramdan sonra biraz duruldu ama baskınlar siyasi gündemle birlikte devam etti.
Bir de yüzlerin kapanması meselesi çok tartışıldı o dönem. “Anayasal hakkımızı kullanıyoruz ama yüzümüz kapalı; bu kadar mı geri düştük?” diye soruyorduk birbirimize. Bir gazeteci eylemde birine sormuş: “Yüzünüzü neden kapatıyorsunuz? Şu anda önde değilsiniz, gaz yok.” O da, “Çünkü yarın iş bulamayacağım” demiş. O kadar temel bir kaygı… Buna rağmen Saraçhane’ye gelenler vardı. Normalde hiçbir politik sürece katılmamış, hep mesafeli durmuş insanlar bile oradaydı. Bu çok önemliydi.
Dolayısıyla kuşaklar arası yaşanan karşılaşmaları çok önemli. Bahsettiğim dönem sadece bir gençlik dönemi değil; aynı zamanda birçok ezberin bozulduğu, yerleşik kanaatlerin sorgulandığı bir dönemdi. Bazı “putlar” yıkıldı diyebiliriz — hem ideolojik hem de kültürel anlamda. Sorgulanmadan kabul edilen birçok değer ve figür artık aynı etkiye sahip değil. Sizin kuşağınızda bu kırılmalar daha sınırlıydı belki, ama bugünün gençliğinde daha radikal bir kopuş gözlemliyorum. Dolayısıyla, o dönemi sadece bireysel bir deneyim olarak değil, toplumsal değişim açısından da önemli bir eşik olarak görmek gerekiyor.
Sizin dediklerinize bağlı olarak da aklıma şu geldi: Farklı dinamikler bir araya geldi, bizde de aslında biraz öyle oldu. Bazı durumlara biz de şahit olduk. Mesela Z kuşağı içinde —özellikle erkeklerde— dünya da konuşulan bir şey var: Daha milliyetçi bir tutum. Ama tam olarak neye oturduğu belli olmayan bir milliyetçilik bu. Ne olduğu, neye tutunduğu belli değil. Eylem üzerinden gelişen bir şey. Eylem alanlarında şahit olmuştuk: Bozkurt işareti yapıp, ardından “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı atanlar vardı.
Gerçekten çok sevindim. Nasıl anlatayım… Ben o zaman Türkiye’den çıkmıştım. Mahkemelerimden biriydi. Kaç yılıydı… 2010 falandı. Bir duruşma vardı. Ben o sırada Almanya’daydım, Fransa’ya daha gelmemiştim. Mahkemeye bir sürü Mimar Sinan öğrencisi gelmiş. Kocaman bir pankart asmışlardı: “Soru sormaya devam edeceğiz” yazıyordu. O kadar etkilendim ki…
Ben şuna çok inanıyorum: Bazı şeyler toplumsal olarak yaratıldığında, özellikle ilişkilerde bir yapı oluştuğunda, o yapı kalıcı hale geliyor. Sosyal ilişkilerin mucizesi. İnanılmaz bir kaynak yaratıyor. Bazı yapılar, bazı örgütler yok olabilir. Ama bizim aramızdaki ilişki devam eder. Alışverişler, konuşmalar, dayanışma… Sosyal ağlar kuruluyor, şekilleniyor, yayılıyor. Yani bir şekilde ateş hep yanıyor. Bazen küçük bir ateş bile sürdürüyor her şeyi. Ben bunu tabii çok yıllar sonra daha iyi anladım. Özellikle sosyal ilişkiler sosyolojisi üzerine çalışınca… Önceden iktidar, baskı, hegemonya kavramlarına odaklanıyor, sosyal ilişkilerin yaratabileceği mucizeleri bilmiyordum. Bugün görüyorum ki mucizenin oluşması için illa büyük bir şeyin olması gerekmiyor. Küçük barlar, kafeler, vapurlar, karşılaşmalar… Orada yapılan sohbetler, birbirimize verdiğimiz küçük fularlar… Hiçbir şey gibi görünen şeyler aslında bu ilişkileri kuruyor. Bunları bildiğinde, gördüğünde, okuyabildiğinde umutsuzluğa kolay kolay kapılmıyorsun. Çünkü biliyorsun ki “su akar, yolunu bulur.” Elbette bazen yolunu bulamaz, su kesilir. Ama mümkün. Mümkün demek de güç veriyor. Devam ediyorsun.
Evet hocam, ama bu süreçte bir noktada şunu hissettim: Örgütteki insanın da aslında o alanda bulunan, protestoya katılan halkın birikimine, bilincine karşı bir sorumluluğu var gibi bir durum vardı. Yani örgütlü arkadaşların da o kitlenin içinde bir tür sorumluluğu vardı.
Bahsettiğim Z kuşağındaki o erkek profili vardı ya… Mesela Saraçhane’ye feministler gelmezse, solcular, anarşistler gelmezse, bir anda sloganlar değişiyor, atmosfer bambaşka bir hale bürünüyor. Daha milliyetçi, daha saldırgan bir hava… Ama orada “Faşizme karşı omuz omuza” sloganını attıran da solcu bir arkadaş oluyor. O sloganın ne anlama geldiğini açıklayan da yine o arkadaş. Feministlerin oradaki varlığı, o cinsiyetçi sloganların atılmasını engelliyor. “Biz de buradayız” diyerek bir müdahale oluyor. “Küfür etmeden de protesto edebilirsin, var olabilirsin burada” diyerek bir hat çiziliyor.
Özellikle okullarda bu konuları çok tartıştık. “Neden böyle bir slogan atmamalısın?” Bunları açıklamaya başladıkça tartışma başka bir yere evriliyordu. Çünkü bir zemine dayanmıyordu zaten o sloganlar. Tepkisel şeylerdi. Ve tam da bu yüzden çok çabuk dönüştürülebilir oluyorlardı. O yüzden de bir sorumluluğumuz vardı. Orada durmak, orada bir söz söylemek, bazen yalnızca orada bulunmak bile önemliydi.
Biraz önce bağımsız, birkaç mücadele içinde birden yer alan yeni bir aktivist tipi ortaya çıktı dedim ama yalnızca onlar yok, örgütler de var. Onlar da bu süreçte dönüştü. Ya yok oldular ya da dönüşmek zorunda kaldılar. Çok örgütlü, heterojen toplumsal mücadeleler alanı da böyle oluştu. Yani dediğin gibi, “örgütler olmasaydı bu süreç devam edemezdi”.
Kendini dönüştüren, eski repertuarını aşan, yenilenen örgütler az değil. Yalnız ben “kitle” dediğin toplulukları, grupları özne olarak görüyorum. Bambaşka akılların, örgütlenme, ifade biçimlerinin şekil bulduğu dinamikler. Yönlendirelecek edilgen bir nesne değil.
Evet, sanki “biz” ve “kitle” farklıymış gibi… “Kitle var, bir de biz varız” gibi bir ayrım kuruluyordu. Evet, doğru hocam. Aslında benim de bir dönem bu ayrımın içinde kaldığım, ama aynı zamanda bir sorumluluk da hissettiğim oldu. Tabii ki de o hareketlilik olmasaydı, bizim de örgütlü olarak yaratabileceğimiz bir şey olmazdı.
Çok sevindim Zeynep, gerçekten seni tanıdığıma. Bence şu an farkında değiliz ama tarih yazıyoruz. Gerçekten yazıyoruz. Bu yaşananlar yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra bilinecek. Ve siz, yaptığınız şeyin büyüklüğünün farkında bile olmayabilirsiniz.
Çok teşekkür ederiz hocam. İyi ki başlamışsınız ve iyi ki biz de devam ediyoruz.
Hakan’a dönüyorsunuz, bana dönüyorsunuz, başka insanlara dönüyorsunuz ve tarihi devam ettiriyorsunuz. Büyük bir kapıyı açıyor, onu ileri taşıyorsunuz. Aynı zamanda biz de yolumuza devam ediyoruz. Başka alanlardan bu hareketlerle birleşiyoruz. Ve bu kadar baskı altında tüm bunları yapabiliyorsak — bu gerçekten korkunç büyük bir şey Zeynep.
Benim için bambaşka bir anlamı var. Düşün, yıllar önce bir araştırma yaptım ve hala bu yüzden sizlerden kopartıldım. Ama inat ettim, soru sormaya, araştırmaya, yazmaya, analiz etmeye devam ettim… Hissediyordum ki su akar yolunu bulur… Ve yollar birleşir. Şimdi oldu işte. Yetiştiğim üniversiyle, hem de öğrenciler aracılığıyla yeniden bağ kurdum. Sizin sayenizde Zeynep. Anlatılmaz bir mutluluk…
Senden tek ricam bana Hocam dememen. Aynıyız, eşitiz. Birbirimizden öğreniyoruz, öğreneceğiz. Olur mu?


