“Sessizlik yerini anlatıya, içe kapanma yerini dayanışmaya bırakabilir”

21 Mayıs Çerkes halkı için yüz binlerin yerinden edildiği ve bir halkın hafızasına kazınmış büyük bir yıkımın simgesidir. 1864’teki sürgün ve soykırım, Çerkes toplumunun yalnızca geçmişini değil, bugünkü siyasal ve kültürel konumunu da derinden etkilemeyi sürdürüyor. Bu tarihsel kırılma, yıllar boyunca bastırılmış, inkâr edilmiş ve kamusal anlatıların dışına itilmiş durumda. Ancak son yıllarda artan farkındalık, genç kuşakların yükselen sesleri ve hak temelli mücadelelerin etkisiyle bu tarih yeniden konuşulmaya başlanıyor.

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün çok katmanlı etkilerini konuşmak, kolektif hafızanın biçimlenişini, siyasal özneleşme süreçlerini ve anadili mücadelesinin dinamiklerini anlamak amacıyla Dr. Öğr. Üyesi Yasemin Oral Saribaş ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşi, yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda bugün sürmekte olan sessizlikleri, direniş imkânlarını ve yeni kolektif sahiplenme biçimlerini de tartışmaya açmayı hedefliyor.

Tarihte yaşanmış bir büyük yıkımın unutulması ya da bastırılması yalnızca geçmişin değil, bugünün de şekillenmesinde etkili olur. Sizce 1864 sürgünü ve onun sonuçlarının resmi tarih, eğitim ve medya anlatılarında yer almaması Çerkes toplumunun bugünkü siyasal ve kültürel konumunu nasıl etkiliyor?  

21 Mayıs 1864 tarihi aslında Çerkes toplumu için yalnızca Çarlık Rusyası tarafından anavatanlarından Osmanlı topraklarına sürgün edilmeyi değil, aynı zamanda 101 yıl süren Kafkas-Rus Savaşları boyunca Çerkes halkına uygulanan sistematik bir yok etme sürecini, yani soykırımı da ifade etmektedir. Ancak bu büyük insanlık suçu, ne Rusya tarafından ne de uluslararası düzeyde resmi olarak tanınmıştır. Türkiye’de ise bu tarihsel felaketin tanınması ve onarılması yönünde devlet düzeyinde hiçbir adım atılmamış, resmi tarih ve ders kitaplarında hafifletilmiş, geçiştirilmiş ya da hiç yer bulamamış, ve kamusal anlatılarda görünürlük kazanmamıştır. 21 Mayıslarda yapılan açıklamalar ise çoğu zaman sembolik kalmış ve siyasi çıkarların ötesine geçememiştir. Bu inkâr ve bastırma hali, yalnızca tarihsel bir adaletsizlik değil, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Çerkes toplumunun bugünkü siyasal ve kültürel konumunu belirleyen temel faktörlerden biridir dolayısıyla.

Nitekim bu tür köklü travmaların kolektif bellek, kimlik inşası, toplumsal aidiyet ve kuşaklararası travma aktarımı gibi bağlamlarda ele alabileceğimiz pek çok uzun-erimli ve derin etkileri olur. Ve bunların tamamından Çerkes toplumu için de söz edebiliriz. Çerkesler on yıllar boyunca sürgüne sürgün, soykırıma soykırım dahi diyememiş; ‘göç’ ve ‘zorunlu göç’ kavramlarını kullanmışlardır, örneğin. Bu bağlamdaki anma törenleri de ancak 2000’li yıllardan sonra kitleselleşmeye, kamusallaşmaya başlamıştır. Türkiye’deki Çerkeslerin örgütlenme tarihleri uzun olmakla beraber; kamusal anlatılarda yer bulamayan bu travmatik geçmiş, Çerkeslerin kolektif belleğinin kurumsal temellerden mahrum kalması, politik söylem ve eylemlere katılımdan kaçınması, ortak hak talepleri doğrultusunda toplumsal dayanışmadan uzak durması, dışlanma ve damgalanma korkusu, içe kapanıklık, duygusal, parçalı ve sessiz kimlik inşası ve aktarımı, ve kültürel alana hapsolma gibi bugün deneyimlediğimiz pek çok toplumsal eğilimin ve sorunun tek kaynağı olmamakla beraber, temel belirleyicilerinden biri olmuştur. Bu durum, siyasal özneleşmeyi de engellemiş; siyasal alanda hak talebi üretmek için gerekli tarihsel meşruiyetin inşasını neredeyse imkânsız hâle getirmiştir. Zira anma, tanınma, dil hakları, kolektif yas gibi alanlarda hak talepleri tarihi bir dayanaktan yoksun bırakılıp tanınmadığında, kamuoyu nezdinde çoğu zaman duygusal ya önemsiz algılanmakta ve karşılık bulmamaktadır.

Sürgün sonrası Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya yerleştirilen Çerkes nüfusun, devletin belirlediği iskân politikaları çerçevesinde hem askeri hem de iç güvenlik amaçlı kullanıldığı görülüyor. Bu yerleştirme politikaları Çerkes toplumunun sonraki kuşaklarla kurduğu kimlik bağını nasıl etkiledi?  

Çerkeslere yönelik iskan politikaları çok katmanlı ve çok boyutlu bir mesele; çünkü sadece bir barındırma politikasını değil, aynı zamanda bir nüfus mühendisliği ve toplumsal denetim mekanizmasını ifade ediyor. Çerkesler, sürgün sonrası o dönem Osmanlı sınırları içerisinde olan Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya, özellikle de stratejik sınır ve isyan bölgelerine dağınık biçimde yerleştirildiler. Bu coğrafi dağınıklık, kültürel sürekliliği sağlayacak yoğunluklu yerleşim ve etkileşim ortamlarını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Çerkesler arasında hem fiziksel hem de sembolik bir dağılmaya neden olurken, aynı zamanda Çerkes kimliğinin sonraki kuşaklara tutarlı ve bütünlüklü biçimde aktarılmasını engelleyen bir yapısal zemin oluşturdu.

Diğer yandan, devlet nezdinde ‘sadık ve güvenilir’ olarak konumlandırılmaları, devlete bağlılık duygularını pekiştirdi ve Çerkes kimliklerinin şekillenmesinde kendilerine biçilen ‘makbul vatandaş’ rolünü bilinçli ya da bilinç dışı yollarla benimsemelerine ve zaman zaman devletin baskı politikalarında araçsallaştırılmalarına sebep oldu. Aslında Çerkes kimliği hem Osmanlı’nın hem Cumhuriyet’in Türk-İslam sentezine dahil edilmeye çalışıldı. Bu da kamusal alanda Çerkesliğin geri planda bırakılması ve bastırılmasına sebep olurken, erken Cumhuriyet döneminde uygulanan tek millet, tek dil politikalarıyla bazı durumlarda asimilasyonun içselleştirilmesinde bile etkili oldu. Tüm bunlar da bellek aktarımında kırılmalara, dil kaybına, özel alana sıkışmış politik olmayan bir aidiyet biçiminin gelişmesine sebep oldu.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşanan merkezileşme politikaları, çok dilli ve çok kültürlü toplumsal yapının tek tip bir yurttaşlık anlayışına indirgenmesine neden oldu. Bu süreçte Çerkes kimliğinin uğradığı dışlanma ve sessizleştirme pratikleri, bugünkü aidiyet duygusu ve toplumsal katılım üzerinde sizce nasıl bir iz bıraktı?  

Erken Cumhuriyet dönemini karakterize eden tek vatan + tek millet + tek dil + tek kültür anlayışına dayalı tekçi resmi Türk ulusal kimliği etrafında uygulanan asimilasyon politikaları ve tek dilli dil politikalarının tüm Türkiye halkları üzerinde olduğu gibi Çerkesler üzerinde de kalıcı ve onmaz etkileri oldu. ‘Vatandaş, Türkçe konuş!’ kampanyaları, Türkçe dışında bir dil konuşulmaması için oluşturulan sosyal baskı, Türkçe soyadı alma zorunluluğu, köy adlarının Türkçeleştirilmesi, Çerkesçe eğitimin yasaklanması, anma, eğitim ve araştırma yollarının kapatılmasıyla soykırım ve sürgün hafızasının bastırılması gibi yollarla kültürel, kimliksel ve dilsel olarak Türkleştirme politikalarına maruz kalmıştır Çerkesler de. Böylece Çerkesçe kullanımı ev içine hapsedilmiş, kültürel süreklilikleri kesintiye uğramış, kolektif hafızaları bastırılmış ve kamusal alandaki görünürlükleri büyük ölçüde silinmiştir. Bu süreç, Çerkes kimliğinin yalnızca özel alana hapsedilmesine değil, aynı zamanda kuşaklar arası dilsel ve kültürel aktarımın kırılmasına da yol açmıştır.

Diğer yandan hem Gönen-Manyas İç Sürgünü gibi doğrudan Çerkesleri hedef alan, hem de Dersim Tertelesi ve Trakya Pogromu gibi başka halkları hedef alan yerinden etme, yeniden iskan ve şiddet politikaları da güçlü bir güvensizlik ve ‘öteki olma’ duygusunu inşa etmiş; bu da kültürel kimliklerini ya da aidiyetlerini açıklamanın dışlanma, damgalanma veya şiddete yol açacağı korkusuyla sessizleşmelerine, içe kapanmalarına sebep olmuştur.

Çerkesçe’nin kuşaklar arası aktarımında bugün hem ev içi dil pratiği zayıflamış durumda hem de okul gibi kamusal alanlarda yeterli destek mekanizmaları bulunmuyor. Sizce bu iki alanın da yetersiz kaldığı bir ortamda, dilin yaşatılması sorumluluğu kime ait? Aileye mi, devlete mi, sivil topluma mı yoksa yeni bir kolektif sahiplenme biçimine mi ihtiyaç var?  

Bu sorunun basit ve kısa bir cevabı yok maalesef. Çerkesçe gibi tehlike altındaki dillerin yaşatılması artık tek bir aktöre yüklenemeyecek kadar çok katmanlı ve çok boyutlu bir sorumluluk alanına dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de çok yerleşik bir diller arası hiyerarşi ve eşitsizlik var. Türkçe dışındaki dillerin büyükçe bir kısmının neredeyse hiç bir iletişim değeri kalmadığı gibi Bourdieu’nun ifadesiyle ekonomik, kültürel ve sembolik sermaye değeri de oldukça zayıfladı. Çerkesçe ne ilk öğrenilen ne de en çok kullanılan dil değil, Çerkes toplumu içerisinde toplumsal bağlar açısından salt sosyal sermaye değeri taşıyan, bir tür aidiyet diline dönüşmüş durumda. Kamuoyunda anadili meselesine dair yaklaşım, hâlâ ağırlıklı olarak olumsuz bakış açıları, ideolojik önyargılar ve sosyo-politik kayıtsızlık çerçevesinde şekillenmekte. Dolayısıyla, Çerkesçenin yaşatılması için hem mikro (aile), hem mezzo (sivil toplum), hem de makro (devlet) düzeyde sorumluluk paylaşımına ihtiyaç var artık.

Aile, dilin ilk edinildiği yer olarak hâlâ önemli bir rol oynasa da, çok sınırlı bir kesim hariç ev içi dil aktarımı büyük ölçüde bitmiş durumda. Kaldı ki sosyal çevre ve kamusal alanlarda desteklenmeyen bir dilin ev içinde sürdürülebilirliği zaten zayıftır. Anadili eğitimi, medya desteği, kamusal alanda görünürlük gibi alanlarda yapısal politikalar olmadan, diğer aktörlerin çabaları her zaman sınırlı kalır. Devletin ise yalnızca tanımakla kalmayıp, aktif koruma ve teşvik politikalarıyla anadili desteklemesi beklenir; ancak Çerkesçe, Türkiye’de hâlâ resmî olarak tanınmayan bir dil olduğu için bu destek kurumsal düzeyde oldukça sınırlı.

Sivil toplum kuruluşları ise hem gönüllülük esasına dayalı hem de tabana dayanan hareket alanları sağlar. Ancak bu çabalar kaynak yetersizliği, uzman eksikliği ve sürdürülebilir kurumsal destekten mahrum olma gibi sorunlar sebebiyle yeterince etkili olamamaktadır. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, bu üç aktörün karşılıklı etkileşim içinde olduğu, dili toplumsal hak ve kolektif sorumluluk olarak konumlandıran ortak bir sahiplenme modelidir.

Son yıllarda, farklı etnik kimliklerin geçmişle yüzleşme ve toplumsal adalet talebi daha görünür hale geliyor. Sizce Çerkes toplumu bu hak temelli mücadelelerin neresinde duruyor? 

Çerkeslerin ne yazık ki sözünü ettiğiniz hak-temelli mücadeleye etkin bir katılım göstermelerini sağlayacak kapasiteleri ve enstrümanları oldukça zayıf. Son 20 yıldır özellikle genç kuşakların bu doğrultudaki çaba ve girişimleri olmakla beraber yeterince güçlü, etkili ve sürdürülebilir değiller hala. Toplumsal ve kültürel meseleleri siyasi bir çerçevede anlamlandırma ve tartışma, bir siyasal mücadele alanına haline getirme konusunda genel bir isteksizlik ve hatta direnç söz konusu bence. Hal böyle olunca da evrensel insan hakları normları ve değerleri temelinde şekillendirilmiş bir sivil toplum anlayışını, hak ve adalet odaklı bir söylem ve eylem dili içselleştirilebilmiş değil.

Hak temelli yaklaşıma hâkim, alan bilgisi yüksek ve savunuculuk becerileri olan çalışan ve gönüllüler, katılımcı karar alma mekanizmaları, hesap verebilirlik ve bağımsızlıklarını koruyacak şekilde çeşitlendirilmiş ve uzun vadeli finansal kaynaklara erişim olmadığı gibi; yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde ağlara ve platformlara katılım ve benzer alanlarda çalışan STK’larla işbirliği ve dayanışma konularında da oldukça zayıfız.

Bu durumun arkasında yatan nedenlerin bazılarını konuştuk zaten. Ancak başkaca nedenleri de var. Çerkes STK’larının kendi iç dinamiklerinin yanı sıra hak temelli mücadelenin siyasi iktidarlar tarafından düşmanlaştırılması ve kriminalize edilmesi ve Çerkeslik etrafında inşa edilen ortak kimlik algısının ayrışması ve kutuplaşmasına yönelik korku ve kaygılar sebebiyle kendi içindeki ideolojik, sınıfsal ve sair çeşitliliği yok sayma yaklaşımı da siyasallaşmanın önündeki engeller arasında. Diğer yandan Çerkeslerin bugün diaspora olarak Türkiye gibi, anavatanları açısından da Rusya gibi iki anti-demokratik, otoriter rejimin arasında sıkışmış olduğu gerçeğini de atlamamak gerek.

Ancak bu tabloya rağmen, özellikle son yıllarda genç kuşaklarda gözlemlenen kültürel farkındalık artışı, dijital mecralarda yürütülen çalışmalar, dil canlandırmaya yönelik girişimler, yeni bir kolektif uyanışın işaretlerini veriyor. Sessizlik yerini anlatıya, içe kapanma yerini dayanışmaya bırakabilir. Bunun için gereken, tarihsel yüklerin ve toplumsal kırılmaların farkında olan, çoğulcu, hak temelli ve dayanışmacı bir sahiplenme iradesi ve modelidir. Bu, yalnızca geçmişi onarmaya değil, aynı zamanda gelecek kuşaklara daha güçlü bir kimlik ve toplumsal aidiyet aktarımına imkân tanıyacaktır.

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku