25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde sevgili Nanaxanim Babazade ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz. Bu söyleşide birleşik mücadelenin öneminden kırılganlıklarımıza; Geri Gönderme Merkezleri’ndeki kötü muamelelerden 25 Kasım’ın önemine dair konuşma fırsatı yakaladık. “Canımız pahasına da olsa mücadele edeceğiz.” Diyen Nana’nın mücadelesine tanıklık ediyor, bu söyleşiyi erkek şiddetiyle aramızdan ayrılan kadın ve LGBTİ+lara ithaf ediyoruz. tıpkı Nana’nın yaptığı gibi yasın çoklu duygulanımlarıyla, öfkemizle ve vazgeçmediğimiz mücadelemizle beraber umudu aşılamak istiyoruz.
Şöyle başlayalım: Her türlü şiddete ve sömürüye karşı birleşik bir mücadele yürüttüğünüzü biliyoruz. Bir arada yaşama gayretini, isteğini ve motivasyonunu nasıl koruyorsunuz? Aynı zamanda mücadeleden de vazgeçmiyorsunuz ve hepimize o umudu aşılıyorsunuz. Bu duygulanımlarınla nasıl bir ilişkiniz var?
Sayenizde motivasyonum oluyor. Mesela üç yıl önceki çevreme bakıyorum; ben mücadele etmek gerektiğini düşünüyordum ama onlar öyle düşünmüyordu. Liberal ve bireysel bir yerden bakıyorlardı ve bu yüzden kendimi yanlış yerde hissediyordum, motivasyonum da olmuyordu gerçekten. Ama son üç yıldır onlarsız bir hayatım var ve çevrem artık benim gibi düşünen, mücadele eden insanlarla dolu. Kendimi pek yalnız hissetmiyorum. Gerçekten, mücadele etmeden yaşamak… bilmiyorum, ben o insanları biraz cahil gibi görüyorum. Çünkü her şey politik; içtiğimiz sudan giydiğimiz kıyafete kadar her şey politik. ‘Ben kendi hayatımı yaşıyorum, kendi düzenimi kuruyorum’ diyorlar ama kuramıyorsun zaten. Mutluluğunu bir başkasının mutluluğu üzerine kuruyorsun. Bu benim için mutluluk değil. Bu yüzden çevremden, mücadeleden, yoldaşlarımdan motivasyon alıyorum. Benim için mücadele etmek bir anlam, hatta bir parçam. Yalnızca kendim için değil, başka insanlar için de mücadele ediyorum.
Kadınların, LGBTİ+’ların, göçmenlerin vs. mücadelesi bir noktada görünmez kılınıyor. Böyle zamanlarda dayanışmanın ortaya çıktığı o duygusal tarafları hepimiz çok hissediyoruz. Kendi mücadelenizin içinde dayanışmayı; tükenme, öfke, yas ve umut gibi duyguları nasıl deneyimliyorsunuz? Bu süreç sizi bir taraftan nasıl dönüştürdü?
Ben galiba yas tutabilen biri değilim. En son ne zaman yas tuttuğumu hatırlamıyorum. İçimde hep bir öfke var ve o öfkenin sönmemesi için de bilinçli olarak bazı şeyleri yapıyorum. Her sabah uyanınca “Bugün kaç kadın öldürüldü?” diye bakıyorum mesela. Çünkü gözümü kaçırırsam, gerçekliği görmezsem, sanki ben de o sessizliğe ortak olacakmışım gibi hissediyorum. Vegan olduğum dönemde bile şiddet videolarını izlemeyi bırakmadım. Ben tetikleniyorum ama o canlı zaten o acıyı yaşıyor; benim bakmamayı seçmem durumu değiştirmiyor.
Aileden kopuşumdan sonra –ki bu son iki yılda oldu– duygusal olarak çok özgürleştim. Bize baştan beri “aile aile aile” diye dayatılan şeyin aslında bana uygun olmadığını fark ettim. “Annen olmazsa şöyle olur, baban olmazsa böyle olur” diye büyütülmüşüz. O bağdan tamamen koptuktan sonra inanılmaz hafifledim. Türkiye’ye ilk geldiğimde kimsem yoktu; işsizdim, yalnızdım. Şimdi ise ‘ailem’ dediğim yüzlerce insan var. Bu bağı mücadele ederek, kendim gibi insanlarla yol yürüdükçe kurdum.
Öfkemi diri tutuyorum ve hiçbir şeyden kaçmıyorum. Bir haber görünce “okumayayım, moralim bozulmasın” diye bir refleksim yok. Okuyorum, araştırıyorum, yüzleşiyorum. Çünkü yas tutmaya bile vaktimiz olmadığını hissediyorum. Aşk yası, arkadaş yası, aile yası… bunlara zaman yok. Sistem insanı öyle bir kıskaca alıyor ki yas tutmak bile bir lüks gibi. “Dayanışma yaşatır” sözünü hapisteyken gerçekten hissettim; hayatta kalmanın kendisi dayanışmayla mümkün.
Arnavutköy’de iki kere ajanların peşimden geldiği oldu. Onlar için ben hazır bir “hedef”tim: ülkesine dönemeyen, ailesi tarafından şiddet görmüş bir kadın. Arkadaşlarımın fotoğraflarını önüme koyup ajanlaştırmaya çalıştılar. Ama o anda dayanışmanın gücünü ve arkadaşlarıma duyduğum güveni çok daha derinden hissettim. Beni asla yalnız bırakmayacaklarını biliyordum. Onların kurduğu cümleler bana psikolojik şiddet gibi bile gelmedi; daha çok komik geliyordu. Çünkü devletin yüzünü tanıyorsun. “Benim yaşadığım ne ki şu an?” diye düşünüyorsun.
Türkiye’de kaldığım her gün bir katliamın yıl dönümüne denk geliyorum. Okudukça insanların nasıl acılar çektiğini, buna rağmen nasıl ayakta durduklarını görüyorum. “Kim sürdürecek bu mücadeleyi?” diye düşünmeden edemiyorsun. Kürt hareketiyle tanıştım; Cumartesi Anneleri mesela… Çocuğunun mezarı başında yaptığı bir konuşma yüzünden ‘propaganda’ diyerek hapse attılar. Geçenlerde duruşması vardı; “özür dilersen çıkarsın” demişler. Kadın çocuğunu kaybetmiş ama yine de özür dilememiş. Yıllardır mezarına gidemiyor ama kimliğinden, sözünden vazgeçmiyor.
Ben böyle insanlara nasıl ihanet edebilirim? Onlar için nasıl ajanlık yapayım, karşılarında durayım? Motivasyonumu böyle koruyorum.
Yas tutamama meselesinde… kadınların, LGBTİ+’ların ve hayvanların da toplumsal olarak engellenmiş bir yası var. Çünkü öldürüldüğümüzde, ölülerimiz bile ‘ölüm’ olarak tanınmayanlar arasında sayılıyoruz. Bu yüzden yasın tutulamaması, bireysel bir eksiklikten ziyade siyasal bir sonuç; inkâr edilen hayatlar gibi, inkâr edilen ölümlerden doğan bir durum aslında.
Peki, Türkiye’ye geldiğinizde yaşadığınız süreç… Belki bunu biraz açmak istersiniz. Türkiye’ye geldiğinizde nasıl bir mücadele ve nasıl bir deneyim yaşadınız?
Türkiye’ye iki yıl önce aileden kaçarak gelmiştim. O dönem bir erkek arkadaşım vardı; birlikte çalışarak, biraz da maddi destekle geldim. Ama Mart ayında, politik bir sebeple tutuklandı. Onun tutuklanmasıyla birlikte çocukluk arkadaşlarım beni tamamen ghostladı. “Siyasete bulaştın” deyip terk ettiler. Ailemle zaten bağım yoktu. Çalıştığım iş yeri kapandı; ofise baskın yapılmıştı, ben online çalışıyordum. Yani üç ay bile olmadan tamamen yapayalnız kaldım. Kimsem yoktu.
Okula yeni başlamıştım. Onun tutuklandığını öğrendiğim gün okulda bir kadın bana “Sevgilin terörist diye mi tutuklandı?” diye sordu. Ben o terörist kelimesini bile anlamadım; öyle bir yerden geliyorum ki, aklıma bile gelmedi o anlam. Hiçbir şey demeden eve koştum. Sonra kendi kendime şöyle dedim: “Sen zaten aileden kaçıp geldin. Baban polis, yıllarca onun baskısıyla mücadele ettin. Şimdi burada yalnızsın, doğru. Ama kendini öldürmek yok. Devletin senden istediği şey tam da bu. Sen bunu yapmayacaksın. Sen mücadele edeceksin.”
Sonra çıktım evden. Beyoğlu’nda yaşıyordum; yeni taşınmıştım. Pub pub, kafe kafe gezdim, kapılara “İş arıyor musunuz?” diye sordum. Haftada on saat çalışıyordum, bir yandan da okul vardı. Yalnızdım ve motivasyonum düşüyordu ama ayağa kalkıyordum bir şekilde. O dönem hâlâ eski sevgilime dair bir sevgi de vardı içimde. “Biz o kadar zorluk içinde bir ilişki kurduk, bunu mahvetmeyeceğim. Okulu bitireceğim. Önce kendim için, sonra da ikimiz için” diyordum. Sonra o da beni ghostladı. Tamamen yalnız bırakıldıktan sonra geriye tek bir cümle kaldı: “Kendin için. Sen o aileden çıktın, buraya kadar geldin. Her şeyi göze aldın. Bunu mahvetmeyeceksin.”
Bir yıl sonra her şeyin değişeceğini düşünüyordum. “Elimden ne geliyorsa yapacağım; sonunda olmazsa en azından ‘gücüm buna yetti’ diyebilirim” diye motive ediyordum kendimi. Ağlayarak, sızlayarak bir yere gitmiyor hiçbir şey. İş bulamıyorsun çünkü sistem zaten seni ezmek üzerine kurulu. Göçmensen, kadınsan bu baskı iki kat oluyor. Ama yine de bir yerden başlaman gerekiyor. Ben hep şunu düşündüm: “Mücadele eden başka insanlar da var. İlla ki bir yerlerde karşılaşacağız.
Sonra ilk olarak vegan hareketiyle tanıştım. Vegan etkinliklere gidip insanlarla konuşmaya başladım. İlk başta elbette güvenmiyorlardı; yabancı biriyim sonuçta. Ama mücadele içinde büyüdükçe o güven de o bağ da kuruldu. Çoğu arkadaşı eylemlerde, mitinglerde, etkinliklerde tanıdım. Ve şunu gördüm: Benim gibi mücadele eden, benim gibi zorluklardan geçen insanlar var. Yalnız olmadığımı ilk orada anladım.
Bir de ben karamsarlığa hiç gelemiyorum. Sürekli şikâyet eden insanlardan nefret ediyorum. Evet zor, gerçekten zor. Yaşadığım her şey bir sorun. Ama şikâyet ederek hiçbir şey değişmiyor; mücadele ederek değişiyor. Dayanışarak bir şeyler çözülüyor. Her şey değil, evet, çoğu şey çözülmüyor. Ama az da olsa çözülüyor.
Mücadeleye böyle böyle girdim işte. İlk adım vegan hareketiyle oldu; sonra genişledi, büyüdü. Bugün dayanışmayı, örgütlü olmayı, kolektif gücü hissedebiliyorsam, o ilk adımların sayesinde.
Veganlıktan da konuşurken… Sizin Türkiye’de olduğunuz dönemde 5199 Hayvan Haklarını Koruma Kanunu’ndaki ilgili değişiklik yapıldı. Şimdi takip ediyorsunuzdur; 11. Yargı Paketi’nden bahsediyoruz. Sizce bu düzenlemelere karşı yaşamdan yana nasıl bir duruş kurulabilir? Bu iki düzenlemenin birbirine benzer yönleri var. Birbirlerinden nasıl beslendiklerini de sormak istiyorum.
11. Yargı Paketi çıkarken bazı sayfalar “Herkesin hayatı tehlikede!” diye paylaşımlar yapıyordu. Hayır, bence herkesin değil. Bu düzenlemeler doğrudan LGBTİ+’ların hayatını hedef alıyor. “Herkes” diye genelleyen söylemleri sevmiyorum; çünkü bu politikaların kime yöneldiği çok net. Şiddetin hedefi belli.
Türkiye’deyken bir hafta Azerbaycan’a gitmiştim. Oradaki durumu görünce Türkiye ile yeniden kıyasladım. Üç yıl önce Azerbaycan böyle değildi; aktivistler vardı, insanlar sokaktaydı, toplumda bir hareketlilik vardı. Şimdi ben orada kadın olarak nefes alamıyorum. Bir gün sahilde yalnız yürürken 7–8 erkek tarafından sözlü tacize uğradım. Akşamları sokakta kadın göremezsin. Metroya bindiğinde herkes erkek. Bu, mücadelenin bittiğini gösteren bir tablo. İnsanlar korkudan geri çekildikçe sistem büyüyor.
Türkiye’de ise en azından mücadele var. Az da olsa dayanışma var. Bu yüzden burada kendimi biraz daha güvende hissediyorum. Mücadeleyi bırakmamak gerektiğini çok iyi biliyorum; bırakıldığında Azerbaycan’daki gibi oluyor. Ben hapiste bile bedenimle ilgili mücadelemi sürdürüyordum. En çok bundan korkuyordum: “Ya vazgeçersem?” Aç kaldım, iki hafta sadece şekerli suyla beslendim. Avukatım “dilekçe yazalım, hastalığın var diyelim” dedi. “Asla” dedim. Bu bir hastalık değil, benim politik duruşum.
Bazıları “peynir ye, alışkanlıklarından vazgeç, ne olacak” diyordu. Diyorum ki: “O zaman ajan olurdum.” Çünkü bana göre aynı şey. Hem veganlıktan hem lubunya hareketinden vazgeçmemi isteseler, bunun politik anlamı benim için aynı olurdu.
Neden bu mücadeleler birbirine bağlı? Çünkü şiddetin kaynağı aynı. Örneğin geçmişte ABD’de bazı hormonlar trans bireyler üzerinde deneniyordu; bugün aynı deneyler tavşanlara, köpeklere, maymunlara yapılıyor. Yani aynı zihniyet.
Biz “Benim bedenim, benim hayatım” diye eylem yapıyoruz ama masada hayvan eti yiyebiliyoruz ya da deney ürünleri kullanabiliyoruz. O da beden, o da hayat. Feminist harekette de aynı çelişki oluyor: Kadın sömürüsünden bahsediyoruz ama süt ve peynir tüketiyoruz. Sütün üretimi başlı başına dişi hayvan sömürüsü. Benim gözümde bunların hepsi aynı şiddetin farklı yüzleri.
Tabii ki gidip köyde yaşayan bir kadına “sen vegan olmalısın” diyemezsin. O kadının önce kendi yaşam şartlarının değişmesi gerekiyor. Ama şu da doğru değil: “Devrim olsun, sonra vegan oluruz.” Hayır. Sosyalist devrim diyorsak veganlığı yanına koymadan olmaz. Devrimciysen önce kendinde başlatacaksın. Sonra insanlara yavaş yavaş anlatacaksın.
Benim için mücadele ancak bütün olduğunda anlamlı. Zincirin halkaları gibi; kadınlar, LGBTİ+’lar, göçmenler, hayvan hakları mücadelesi… Hepsi aynı yapının parçaları. Acımız farklı olabilir, yöntemlerimiz farklı olabilir ama düşmanımız aynı. Bu yüzden şiddetin farklı biçimlerini birbirinden ayırmadan karşısında durmalıyız.
Şimdi 25 Kasım’a doğru da gidiyoruz aynı zamanda. Şiddetin bütün biçimlerine karşı söz kurduğumuz bir gün. Bu sözün içinde göçmenleri de konuşmak istiyordum aslında. Göçmenlerin yaşadığı hak gaspları ve kötü muameleler. Özellikle geri gönderme merkezlerindeki muameleler. Bu konuyla alakalı paylaşmak istediğiniz şeyler var mı?
Anlatmak isterim. Çünkü genelde röportajlarda hep ben konuşuluyorum ama sistemin kendisi hiç konuşulmuyor. Oysa ben bu sistemin nasıl bir çukur olduğunu zaten biliyordum. Geri gönderme merkezinde bunu çok daha doğrudan gördüm. Kadınsan, göçmensen ve lubunyaysan orası ekstra bir cehenneme dönüşüyor.
İki deneyim anlatayım. İlki, Kazakistanlı genç bir lubunya arkadaşla ilgiliydi. Çok maskulen bir görünümü vardı ve sırf lubunya olduğu için ona telefon yasağı koymuşlardı. Telefon yasağı yüzünden kimseyle konuşamıyor, avukat bile tutamıyordu. Onu o kadar korkutmuşlardı ki titreyerek konuşuyordu. “Hiç kimsem yok” diyordu. Gittim konuştum; “Senin böyle bir yasağın olamaz. Kullanacaksın telefonu, ben yanındayım” dedim.
Arkadaşı memurun dosyasına kadar götürdüm. “Bu yasağı koyamazsınız; avukatını nasıl arayacak bu insan?” dedim. Memur baktı ve “Ben bir şey soracağım… Sen erkek misin?” dedi. Çocuğun gözleri doldu. “Ben erkek değilim, kadınım” dedi. Ben de “Ben seni bu soruyu sormaya mı getirdim? Ne saçmalıyorsun?” dedim. Ama çocuğu o pazar günü apar topar deport ettiler. Kazakistan gibi bir yere. Şimdi ne durumda bilmiyoruz. Eğer dayanışma içinde olsaydı, tıpkı beni yaşattıkları gibi onu da yaşatırdı dayanışma.
İkinci deneyim de yine lubunya bir arkadaşlaydı. Ona da telefon yasağı koyuyorlardı, korkutuyorlardı. Geri gönderme merkezinde lubunyalar dayanışma içinde değillerse çok daha kötü durumda kalıyorlar. Kadınlarda da aynı. Bir keresinde üç erkek jandarma bir kadını dövdü. Biz hemen içeride örgütlendik, polisi aradık; tutanak tutuldu. Orada bile dayanışma hayat kurtarıyordu.
Afrikalı kadınlarla da çok şey yaşadık. Hayatları boyunca ırkçılık gördükleri için doğal bir tepki olarak beyazlara güvenmiyorlardı. Ama bir Kenyalı kadın dövüldüğünde, önce bizi –beyaz olduğumuz için– gizlediler. Onlarla konuştum: “Arkadaşınızı üç jandarma dövmüş. Polisi aradınız mı?” — “Hayır.”
“Memura söylediniz mi?” — “Hayır.”
“Peki ne yapıyorsunuz? Bu mu dayanışma?” dedim.
Ben Azerbaycanlıyım, onlar beyaza ‘düşman’ gözüyle bakıyor ama aynı koşullarda yaşıyoruz. “Benden ırkçılık gördünüz mü?” — “Hayır.”
“Tamam, o zaman şu an bana ırkçılık yapıyorsunuz” dedim. Sonra dedim ki: “Ben çıktığım gibi polisi arayacağım.” Çıktım ve havalandırmada gözlerinin önünde polisi aradım. Şok oldular. “Gerçekten aradı” diye. “Bakın, beş dakikalık telefon hakkımı bunun için kullandım; siz de arayın” dedim.
Sonra onlar da bunu fark etti. Aramızda bir yakınlık kuruldu. Çünkü gördüler ki memurlar kimsenin rengini, kimliğini umursamıyor; kimseye merhamet yok. Biz birbirimize bakmazsak, bizi kimse korumuyor.
Orada çevirmenlik yaptım. Afrikalı kadınların İngilizcesi vardı ama Türkçeleri yoktu. Güvenliklerin İngilizce bilmemesi inanılmaz bir rezalet yaratıyordu. Kadınlar kendilerini ifade edemiyordu. Mesela biri ilaç istedi, anlatamadı; ben gittim kavga ederek ilacını aldım. Bir gün benim ateşim çıktı; bu kez o kadınlar memurlarla kavga etti, “Nana’yı hastaneye götürün!” diye bağırdılar. O an dayanışmanın nasıl geri döndüğünü gördüm. Bir kere yapıyorsun ve geri geliyor.
Bizim A Blok’ta kimse kimseyi yalnız bırakmıyordu. “Orası daha iyi, birbirlerine yardım ediyorlar” diyorlardı. Gerçekten öyleydi. Yeni biri geldiğinde kapıyı açıp “Git kendine oda bul” demiyorduk; hamile kadınlar geliyordu, çocuğu olanlar geliyordu, elimizden ne geliyorsa veriyorduk. Kadınlar çıkarken bütün giysilerini yeni gelenler için bırakıyordu; bana da aynı şekilde giysi vermişlerdi ilk gün.
Bir gün bir güvenlik kadını gördük; kadınlara küfrediyor, vuruyordu. Sonra gözümüzün önünde bir kadına el kaldırdı. Hepimiz bağırmaya başladık, memurlar bizi tutamadı. Slogan attık, üzerine yürüdük. Psikolog, psikiyatrist, müdür geldi; kimse susturamadı bizi. O güvenlik o gün işten çıkarıldı. Bu dayanışmanın gücüydü. Biz orada gerçekten birbirimizi yaşatıyorduk.
Dayanışma olmazsa geri gönderme merkezi bir işkencehaneye dönüşüyor. Dayanışma oldukça ise, en azından nefes alacak bir aralık açılabiliyor.
Sona doğru yaklaşırken… 25 Kasım’a bu dayanışma ve kolektif hafıza ile nasıl bakıyorsunuz? Bugün mücadele eden feministlere bir söz bırakmak ister misiniz?
Vallahi… 25 Kasım’da hâlâ sokağa çıkmayan insanlar varsa gerçekten akıllarından şüphe ediyorum. Çünkü her gün kadın cinayeti oluyor. Durmuyor, muhtemelen de durmayacak. Ailenin birliği paketi geliyor, yeni yasalar geliyor, İstanbul Sözleşmesi geri çekilmiş… yani sokakta olmaktan başka yol yok.
Ben mesela göçmen olarak yürüyüşteydim. Ara sokaklardan girerek eyleme katıldım. Polis saldırdığı anda beni hiç tanımayan kadınların beni koruması… bu o kadar güçlü bir şey ki. Kendimi güçsüz hissettiğim bir anda başka kadınlar beni sardı, tuttu, korudu. Bugün de öyle. Dayanışma gerçekten bizi yaşatıyor.
Bu 25 Kasım’da çıkmayacaksan ne zaman çıkacaksın? Gerçekten tek soru bu. Ne zaman? Evde oturup her gün haberleri izleyerek mi dayanışacağız? Çünkü bu şiddet hepimizin başına gelebilir. Bana “Türk polisi seni koruyor” diyorlardı. Dedim ki, “Ben şu an dışarı çıksam bir kadın olarak ölme ihtimalim yüzde doksan. Kim koruyor beni? Hiç kimse.” Devlet de korumuyor, polis de korumuyor.
Madem gücümüz yetmiyor, o zaman ne zaman çıkacağız sokağa? Her saat bir kadın öldürülüyor. Her saat bir çocuk öldürülüyor. Ben hapisteyken dışarıdan aldığım her haber ölüm haberiydi. Bitmiyordu. Bir de haberini bile almadığımız sayısız şiddet var.
Ben zorlu bir aileden çıktım. Şimdi bile babamdan tehditler alıyorum. Ama yine de mücadele ediyorum. Bekleyemem. Beklemek yok. Sokakta olmam gerekiyorsa çıkarım. Korkmuyorum. Çünkü dayanıştığım insanlar var, yoldaşlarım var, arkadaşlarım var. Bu mücadele değerli; beni de başkalarını da ayakta tutuyor.
Elimde ne varsa onunla direnir, yine çıkarım. Sokak, görünürlük ve ısrar hayatımızı koruyor. Evde oturunca hiçbir şey olmuyor. Slogan atıp eve gidince hiçbir şey olmuyor. Ama sokakta, devletin karşısında durunca devlet görüyor: Kadınların sayısı artıyor, korku geri çekiliyor.
Azerbaycan bunun en büyük örneği benim için. Her yıl 8 Mart yürüyüşlerinde sayı azaldı ve sonunda tamamen bitti. Şimdi ben gündüz saat 4’te şehrin merkezinde yürürken 7–8 erkekten sözlü taciz alıyorum. Bu, içeride oturarak, sokağı boş bırakarak oluyor. Deneyimledim, gördüm.
25 Kasım’da da, 26 Kasım’da da, hangi gün gerekiyorsa o gün de çıkacağız. Çünkü bu mücadele bizim hayatımız; birbirimizin hayatı.
Çok teşekkür ederiz söyleşi için. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa alabilirim.
Mücadeleden vazgeçmemek gerekiyor. Ne olursa olsun, canımız pahasına da olsa… vazgeçmemek. Ben bunu hep söylüyordum ama geri gönderme merkezinde iki ay boyunca birebir deneyimledim: Mücadele eden insanlardan bu sistemin nasıl korktuğunu orada çok açık gördüm.
Beni apar topar göndermeye çalışmalarının, o kadar insanın toplanıp “bunu hemen gönderelim” demelerinin, müdürün bile gelip sürece dahil olmasının tek bir sebebi vardı: korku. “Bu burada kalmasın, gönderelim” hissi. Çünkü mücadele edenlerden çekiniyorlar.
O yüzden diyorum ki: Canımız pahasına da olsa mücadele edeceğiz. Çünkü her şey politiktir. İçtiğimiz sudan aldığımız nefesten giydiğimiz kıyafete kadar… her şey. Bu yüzden dayanışmak, birbirimizin sesini duymak ve kendi sesimizi büyütmek zorundayız. Başka türlü yaşama şansımız yok.


