Bazı metinler sadece yazıldıkları dönemin tanığı değildir; aynı zamanda bir çağrıdır. Yıllar sonra açıp okuduğunuzda, içinde saklı kalan enerjiyi hissedersiniz. İşte Asosyoloji de böyle bir çağrıydı. 1990’larda, Mimar Sinan Üniversitesi’nin koridorlarında yükselen merak ve itiraz duygusuyla, akademinin sınırlarını zorlamaya çalışan bir grup öğrenci tarafından hayat buldu. Eleştirel bir gözle, toplumun ve akademinin kendisini de sorgulayan bir dergiydi.
Ve şimdi, yıllar sonra, Asosyoloji yeniden aramızda. Ama bu sadece bir nostalji meselesi değil. Bugünün akademik dünyası, toplumsal dinamikleri ve eleştirel düşüncenin mevcut sınırları karşısında yeni sorular sormak, geçmişin mirasını bugüne taşımak ve belki de bambaşka yollar açmak için burada.
Bu söyleşide, Asosyoloji’nin kurucularından biri olan Hakan Koçak ile bir araya geliyoruz. O yılların heyecanını, bugünün koşullarıyla karşılaştırıyoruz. Akademi ne kaybetti, ne kazandı? Eleştirel düşünceye, bağımsız üretime, kolektif çabaya ne oldu? Ve en önemlisi: Asosyoloji bugün bize ne söylüyor?
Asosyoloji aracılığıyla özgün bir tartışma alanı açmayı amaçladınız ve derginin farklı bir ses olmasını sağladınız. Hangi motivasyonlarla yola çıktınız?
Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 1990’lı yılların başlarında meraklı, sosyoloji konusunda arzulu, politik ve eleştirel bir grup oluşmuştu. Bir yandan derslere iştahla devam eden diğer yandan eleştirel okumalar, tartışmalar yapan bir topluluktuk. Sosyolojik Araştırmalar Kulübü’nü de bu atmosfer içinde ve onun bir sonucu olarak kurmuştuk. Asosyoloji dergisi de bu arayışların, tartışmaların sonucuydu. Eleştirel bir sosyoloji perspektifiyle, öğrencilerin de üretim yapabileceği iddiasını ortaya koyan, aynı zamanda yüzü sokağa dönük bir tutum alarak yazmaktı hedefler. Elden geldiğince ve dönemin koşullarının elverdiği ölçüde başarıldı da sanırım.
1990’lar ve 2000’lerde akademik ortamda üretim yapmanın koşulları ile bugünkü koşullar arasında nasıl farklar var? Türkiye’de akademinin özellikle ifade özgürlüğü, eleştirel düşünce açısından nasıl bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorsunuz?
Türkiye’nin 90’ları karanlık dönemlerdi. Demokrasi ve insan hakları alanında kabul edilemez bir manzara vardı. Ancak buna karşın güçlü bir toplumsal muhalefet hareketinin de işlediğini eklemek gerek. Biz o havayı soluyarak okuduk, yazdık, üretmeye çalıştık.
Açık söylemek gerekirse günümüzün toplumsal, siyasal ve akademik ortamı o günlerden daha bunaltıcı. Türkiye akademisi özgürlükler konusunda hemen hiçbir dönem arzulanan seviyede olmadı ama mesela bugün karanlık 90’lardan bile geri durumda benim izlediğim kadarıyla. Akademisyenler daha içlerine, odalarına kapalı, öğrenciler daha bireysel ve akademik atmosferden kopuk, kampüsler daha kapıdan girerken başlayan abartılı bir denetim altında vs. Öte yandan akademik faaliyet neo-liberal çerçevenin çok daha içine yerleşmiş durumda. Puan toplama peşinde koşan, güvencesiz, ürkek bir akademisyen topluluğunun üretimi, toplumsal yaşamla bağları, akademik özgürlükleri savunma kapasitesi de haliyle oldukça zayıf.
Zaman içinde sosyolojinin toplumla kurduğu ilişki farklılaştı. Akademik üretimin giderek daha teknik ve içe kapalı hale geldi. Sizce sosyolojinin toplumla olan ilişkisi yıllar içinde nasıl değişti ve bugün sosyoloji daha fazla mı içine kapanık, yoksa topluma daha açık bir noktada mı duruyor?
Sosyoloji Bölümü’ndeki yüksek lisans eğitimim sonrası başka disiplinlere, alanlara kaydım, sosyoloji literatürünü hakkıyla takip ettiğimi söyleyemem ama genel gözlemim zaman zaman çok etkileyici örnekler çıksa da genel olarak sosyolojinin daha içe kapalı ve teknik hale geldiği yönünde. Sosyoloji toplumsal, siyasal mücadelelerin durumundan bağımsız düşünülebilecek bir alan değil. Bu mücadeleler yenildiğinde, daraldığında, zayıfladığından ya da yeterince umut yaratmadığında sosyolojinin de arayışçı, derinleşen, yaratıcı nitelikleri zayıflıyor gördüğüm kadarıyla.
Günümüzde sahada sosyolojik araştırmalar sürdürmek otoriterleşen siyasi ortam, aşırı kutuplaşmış ve çözülme, çürüme alametleri gösteren toplumsal yapı nedeniyle hiç kolay değil. Özgürlükleri son derece sınırlandırılmış akademik ortam da canlı tartışmalar, uç fikirler, eleştirel örnekler ortaya konmasını zorlaştırıyor. Bunlara post-modern fikriyatın uzun sürmüş hegemonyasının yarattığı zaafları da eklemek gerek kanımca. Bütün anlatılardan, derinlikli makro toplumsal analizlerden kaçılması, toplumsal sınıflar gibi temel dinamiklerin göz ardı edilmesi vb. de sosyolojinin etki gücünü, ışıltısını azalttı gibi geliyor bana.
Yine de tümüyle karamsar bir tablo çizmek doğru olmaz. Günümüzde zengin bir yayıncılık faaliyeti var. Çok farklı ekollerden dünyada ve ülkemizde sosyal bilimcilerin, sosyologların kitapları hızla çevriliyor, yayınlanıyor, sosyal medya olumsuz bir dizi özelliğine karşın diğer yandan da yayınların tanınmasına, sosyolojik tartışmaların, sosyologların bilinir olmasına hizmet de ediyor. Eskisine göre kaynaklara erişmek, eğitsel ve bilimsel üretime katılmak bir yanıyla daha kolay.
Bir başka açından da sosyolojiyi kendi başına düşünmemek gerektiğini; tarihle, siyaset bilimiyle, antropolojiyle, iktisatla vb. işbirliği içinde, disiplinlerarası/disiplinlerüstü çalışmaların giderek daha öne çıktığını ve çıkacağını da görmek gerekir. Buradan bakınca sosyal bilimlerin ülkede hala ve her şeye karşın canlı bir damarı olduğunu da söylemek gerek.
Asosyoloji dergisinde yazmak, üretim sürecine dahil olmanın yanı sıra belirli bir dönemin düşünsel iklimine de katkıda bulunmak anlamına geliyordu. Zaman içinde geçmişte yazılan metinler de farklı bir perspektifle yeniden değerlendirilebilir hale geliyor. Asosyoloji’deki yazılarınız ya da katkılarınıza bugünden baktığınızda o yazının anlamı sizin için değişti mi değiştiyse nasıl değişti?
Elbette öğrencilik döneminde henüz çok az okumuş, görmüş, deneyimlemişken yazılanlar bugünden bakınca sığ, sekter, işlenmemiş gelebiliyor ki bu doğal. Ama yine de sonraki fikri yapınızın temel taşlarının, arayışlarınızın ilk nüvelerinin o yazılarda görülebildiğini söylemek isterim. Zaten öğrencilik döneminin en başta iştahlı bir arayış dönemi olması beklenmez mi? Tabi politik dünyanızın da oluştuğu yıllar ve o kesitin politik havası yansıyor yazılara. Kendi adıma sevgiyle bakıyorum o dönemin ürünlerine…
Derginin yeniden yayımlanmaya başlaması hem geçmişin mirasını bugüne taşımak hem de yeni kuşaklara farklı düşünme alanları açmak açısından önemli bir fırsat sunuyor. Sizce bugünün genç akademisyenleri ve öğrencileri bu yayından nasıl faydalanabilir ve Asosyoloji yeni kuşaklara nasıl bir katkı sunabilir?
Derginin yeniden anımsanması, yaşatılması her şeyden önce biz kurucular için mutluluk verici. Gelenek yaratmak ve sürdürmek bu memlekette kolay değildir. Başaranları kutlamak isterim. Gençlerin yazması kendine güven ve arayışların derinleşmesi açısından gerekli ve geliştiricidir. Yazmak aslında en güçlü öğrenme yöntemidir de. Kanımca mümkün olduğunca çok genç meslektaşım ve öğrenci kardeşim çekinmeden bol bol yazmalı, ürün vermeli dergiye. İleride bunun çok sağlam bir temel olduğunu görecekler. Ayrıca öğrenci kongreleri, öğrenci dergileri, öğrenci kulüpleri hakim akademik hiyerarşik yapıyı aşındıran, mesleğe, disipline yeni girenlere özgüven ve özsaygı kazandıran; organizasyon, yazma, birlikte tartışma becerilerini geliştiren, özgür bir akademik ortamın oluşumuna katkı sunan şeylerdir. Bu tür işleri izlemek bana müthiş umut veriyor.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Asosyolojiyi yeniden ayağa kaldırma uğraşına giren tün genç meslektaşlarıma verdikleri umut için şükranlarımı iletiyorum. Kolaylıklar ve başarılar diliyorum.


