Antakya, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, çok kültürlü yapısıyla öne çıkan bir şehir. 6 Şubat depremleri, bu kadim kentin yalnızca fiziksel mekânlarını değil, aynı zamanda toplumsal hafızasını da derinden sarstı. Bu büyük yıkımın ardından, kentte yaşayanlar ve Antakya ile bağı olanlar, kültürel mirası ve hafızayı yaşatma sorumluluğunu omuzlarına aldılar. İşte bu noktada, Antakya’nın hafızasını koruma amacıyla kurulan Nehna ve önemli projelerden biri olan Beledna Hafıza Haritası, büyük bir anlam kazandı.
Akademik birikimi ve saha çalışmalarıyla toplumsal hafızanın korunmasına katkı sunan Anna Beylunioğlu, aynı zamanda Nehna’nın çalışmalarına da aktif olarak destek veriyor. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, hem deprem sonrası dayanışmanın önemini hem de Beledna Hafıza Haritası’nın nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu, nasıl bir amaç üstlendiğini konuştuk.
Bu söyleşi, sadece bir projenin hikâyesini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda, toplumsal hafızanın korunmasının, kültürel mirasın yaşatılmasının ve dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Antakya’nın hafızasını yaşatmaya çalışan bu kıymetli çalışmayı daha yakından tanımak için Anna Maria Beylunioğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşimizi okuyabilirsiniz.
Bundan iki sene önce 6 Şubat depremleri ile hepimiz derinden sarsıldık. Öncelikle şunu sormak isteriz: Yaşanan süreci ve ardında olanları biraz anlatabilir misiniz?
Süreci herkes sanıyorum benzer bir şekilde yaşadı. Sabah 4.20 civarında Nehna whatsapp grubumuza İskenderun’daki arkadaşımız Mişel Uyar’ın “Arkadaşlar deprem oldu durum çok kötü.” mesajıyla uyandık. Önce Maraş merkezli dendi, o nedenle panikle eşimi uyandırdım, halasını arasın diye. Orada da çok kaybımız var ama Mişel yağmur dinip de etraf ne durumda diye bakmaya çıktığında Antakya-İskenderun’da da durumun çok iyi olmadığını anladık. İskenderun’da bir kilisemiz neredeyse yıkılmıştı. Gruptan Ketrin, Samandağ’daki evlerinin yıkıldığını babasına ulaşamadıklarını yazıyordu. Nehna gönüllülerinden oluşan grubumuzda herkes panikle bilgi almaya çalışıyordu. Sonrasında herkes gibi bir de bölgeye ailesinin yanına gitmeye çalıştı. Ben ikizlerim dolayısıyla İstanbul’da kaldım ama deprem sonrasında uykusuz geçen bir haftanın bana bir ömür gibi geldiğini hatırlıyorum. Sabah 9 gibi bizden Ketrin ve Can arabayla yola çıktı, akşam İskenderun’da Mişel’in yanındaydılar. Yer altından gelen sesler, insanların birbirine yardım etme çabası, çaresizliği… İnsani bir süreç değildi yaşanan, bence şu anda yaşananlar da değil.
Depremin yarattığı yıkım her ne kadar büyük de olsa hepimize umut olan, tüm bölge halklarını hayatta tutan bir dayanışmayı deneyimledik. Halk, kendi dayanışma konseptini, bir özne olarak kendisi yarattı. Bütün halkta ortak bir ruh hali şekillendi. Siz de bu dayanışmanın önemli aktörlerindendiniz. Faaliyetlerinizi bir de sizden dinlemek isteriz.
Biz de herkes gibi elimizden ne geliyorsa yapmaya çalıştık. Malum kültürel hafızayı yaşatmak onun üzerine çalışmalar yapmak için kurulmuştuk ama deprem sonrası süreçte biz de herkes gibi bölgeye bir nebze olsun yardım etmeye çalıştık. Sosyal medya hesaplarımızdan doğru olduğunu bildiğimiz, teyit edebildiğimiz çağrıları, ihtiyaçları duyurmaya çalıştık. Bize ulaşan yardım isteklerini gerekli yerlere kanalize ettik. Sonra önümüze hepimizin networküyle farklı kapılar açıldı. Benim yemek dünyasından tanıdığım arkadaşlarım, Dünya Gıda Programı koordinatörlerinden arkadaşım Yalçın İnam’ın çağrısıyla internet üzerinden bir araya gelmişlerdi. Bölgede yaşanacak muhtemel gıda krizine karşı ne yapabiliriz diye düşünüyor, aşevleri kurulması için harekete geçmek istiyorlardı. O sırada Nehna’dan Mişel beni arayıp “Mar Circos Kilisesi’nin mutfağı iyi durumda ama hem yemek yapacak insan yok hem de yeterli teçhizat yok” diyordu. Bu iki niyet bir araya gelince, o gece tüm izinleri alıp daha sonra Kolektif Koordinasyon adını verdiğimiz grubumuzdan aşçılar Mar Circos kilisesine gittiler, sabahında kilise bahçesinde çorba dağıtıyorlardı. Buna benzer bir mutfağı Samandağ’daki kilisemizde de kurabildik. Okyanusta bir damla su gibiydi yaptıklarımız ancak elimizden o an için ancak bu geldi.
Nehna’nın isminde geçen “biz” vurgusu Antakya’nın çok kültürlü yapısını nasıl yansıtıyor? Bu kapsayıcılığı çalışmalara nasıl taşıyorsunuz?
Evet, Nehna Arapça biz anlamına geliyor. Biz aslında Antakyalı Ortodoksların çok bilinmediğini düşündüğümüz güçlü kültürel pratiklerini güncel sorunlarını anlamak, anlatmak üzerine kurulduk. Ama bizim biz anlayışımız hiçbir zaman kendi cemaatimizle sınırlı kalmadı. Kurucu ekibimizdeki herkes bizi tanımlayan unsurların beraber yaşadığımız diğer toplumlarla beraber, birbirinden etkilenerek şekillendiğine inanıyordu. O nedenle bizi anlatmak demek onları da yani hepimizi anlatmaktan geçiyordu. Kurucu ekibimiz halen Antakyalı Ortodokslardan oluşuyor ama gittikçe genişleyen Antakyalı ya da bir şekilde Antakya ile ilişkili her toplumdan her kültürden gönüllü ekibimizle beraberce yapıyoruz tüm projelerimizi. Deprem zamanı da iletişimimiz neredeyse tamamen gönüllülerin olduğu whatsapp grubu üzerinden yürüdü.
6 Şubat depremleri sonrası Nehna’nın Antakya’nın sorunlarını duyurmak ve çözmek için üstlendiği sorumluluklar neler oldu? Bu süreçte karşılaştığınız en acil sorunlar ve onlara karşı geliştirdiğiniz çözümler nelerdi?
Tabii ki önce, yani özellikle üç gün tamamen enkaz altında kalanların bilgilerini o dönem enkaz altından insanları çıkarmak için çalışan kurumların iletişim merkezlerine ulaştırmakla geçti. Şansımıza bu çağrı merkezlerinde çalışan arkadaşlarımız vardı. İşe yaradı mı bilmiyorum, yaradığını umuyorum. Sonrasında oluşan ihtiyaçları karşılamak gerekiyordu, o dönem İBB ile yakın temastaydık. Oraya nerede ne ihtiyaç var konusunda listeler hazırladığımızı hatırlıyorum. Sonrasında biraz da bizim alanımıza giren kültürel miras konuları duyulmaya başladı. Mesela Altınözü’ndeki kilise tescilsiz olduğu öne sürülerek yetkililerce “yıkılabileceği” söylenmişti. Oysa tescili olmamasına rağmen hem toplum hafızasında hem de 650 yıllık geçmişi olan kiliseydi. Bu kilisenin yıkılmaması için gündem yaratmaya çalıştık. Hem sosyal medya üzerinden çalışmalar yürüttük hem de İBB’den Mahir Bey’e ulaştığımızı hatırlıyorum. Daha sonra kilisenin yıkım kararının durdurulduğunu gördük. Tüm bunların yanında çok acil bir ihtiyaç gibi gözükmeyebilir ancak bölgede ailesini kaybetmiş, ihtiyaç sahibi birçok öğrenci vardı. Bu insanlara bir burs kaynağı yaratmak adına çeşitli kurumların desteğiyle kermesler düzenledik, ara ara bu kermesleri tekrarlayıp ihtiyaç durumlarını güncelleyip bu kaynakları beraber çalıştığımız kurumların üzerinden ihtiyaç sahibi öğrencilere ulaştırmaya çalışıyoruz.
Antakya’da toplumsal hafızanın korunması ve dayanışma kültürünün yaşatılması adına Nehna’nın gelecekteki çalışmaları neler?
Kafamızda kültürel hafızanın korunmasına yönelik birçok proje var. Deprem sonrası giriştiğimiz “Gençlerin gözünden tarih” adını verdiğimiz bir sözlü tarih projemiz oldu mesela. Dil hafızasının korunması üzerine bir çalışmamız olacak önümüzdeki aylarda. Toplumun hafızasını tuttuğunu düşündüğümüz bazı arşivlerin dijitalleşmesi, toplumu bölgede bir araya getirecek bazı projeler tasarlandı, imkan buldukça bu projeleri hayata geçireceğiz.
Beledna hafıza haritası çalışmanız nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Haritanın temel amacı nedir? Deprem sonrası hafıza çalışmalarına nasıl bir katkı sunmayı hedefliyor? “Beledna” ismi neden tercih edildi? Bu ismin çalışmanız bağlamındaki anlamını anlatabilir misiniz?
Acil, akut ihtiyaçlara çözüm ihtiyaçlarının bir nebze azalmaya başladığı bir dönemde, aslında bir yardım kuruluşu olmadığımızı, biz kendi deneyimimizle neyi daha iyi yaparız diye düşündüğümüz dönemde düşünmeye başladık. O dönem kafamızda bir sözlü tarih projesi fikri vardı. Bunun dışında etrafımıza da danıştık ve hafızayı haritalandırma fikri bize gelen önerilerden biriydi. Bunu nasıl yaparız dediğimiz noktada aramıza şimdi ana ekibimize aldığımız Evlin Hüseyinoğlu katıldı. Evlin bir bilgisayar mühendisiydi ve profesyonel hayatında bu tip dijital işleri yapıyordu. Kendisine bu fikirden bahsettiğimde bunu yapabileceğini söyledi ve tasarım ve projelendirme aşamasına geçebildik. Beledna’nın amacı Antakya’nın hafızasını, Antakyalılar ve Antakya’yı bilen görmüş olan insanlarla interaktif bir şekilde korumak. Deprem sonrası akut ihtiyaçların ardından herkeste Antakya’nın yok olduğu ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı duygusu sarmıştı. Çok haklı bir kaygıydı. Bu durumda insanların kafasındaki hafızayı bir harita üzerinde somutlaştırabiliriz diye düşündük. Böylece Antakya, yani Hatay ne şekilde değiştirilirse değiştirilsin biz Antakya’nın ruhunu, hafızasını başka bir formda yaşatabilecektik. Beledna ismi konusunda çok düşündük. En sonunda memleketim anlamına gelen bu isimde karar kıldık. Bugüne kadar birçok insan bir fotoğrafa yansıyan tüm yaşanmışlıklarını anılarıyla beraber haritaya işledi. Buradan bu vesileyle Antakya’yı deprem öncesi görmüş olan herkesi fotoğraf ve hafızalarını bu haritaya işlemeye davet edeyim. Bizim için burada oluşacak kolektif hafıza çok kıymetli. Antakya’nın “yeniden inşası” bittiğinde elimizde bir referans noktası olmuş olacak böylece.
Toplumsal dayanışma bu hafıza çalışmalarını nasıl şekillendirdi? Yerel halkların bu çalışmalara katılımı nasıldı? Beledna’nın dijital bir hafıza mekânı olması, geleneksel hafıza biçimlerinden farklı olarak ne gibi avantajlar sunuyor?
Toplumsal dayanışma olmazsa bu yaptığımız projeler havada kalır ve yankı bulmazdı sanırım. Yerel halk elinden geldiğince katkı sunuyor ancak unutmamak gerekir ki orada hala bir hayatını düzene koyma kaygısı mevcut. Büyük bir belirsizliğin ve yer yer imkansızlıkların içerisinde normal bir hayat sürmeye çalışıyorlar. Her şeyden öte iyileşmeye çalışıyorlar. Kültürel hafızanın korunması konusunda çok aktif olmalarını beklemek bence haksızlık olur. Ben onların yaşamlarını sürdürme çabasını oldukça kıymetli buluyorum çünkü onlar bölgede kalmazsa bizim yaptığımız çalışmaların anlamı kalmaz. Tüm koşturmacaları içerisinde projelerimizi gerçekleştirmek için bize alan açıyorlar.
Son olarak ne eklemek isterdiniz?
Çok büyük bir yıkım var. Bir yandan hayat devam ediyor ama bir yandan da özellikle Antakya merkez bir toz bulutu, adeta bir şantiye alanı. Kimin evinin nerede yapılacağı, yapılıp yapılmayacağı konusunda belirsizlikler sürüyor. Bu belirsizlikler içerisinde kayıplarının acısını halen yaşayan, bu ortamda normalleşmeye, iyileşmeye çalışan bir Antakya var. Bolu’da yaşananlar da gösteriyor ki ihmaller, afetler hepimizin başına gelebilir. Ders almak bir şeylerin değişmesi için sorumluluk almak, duyarsızlaşmamak, boş vermemek gerekiyor.
* ‘’Anna Maria Beylunioğlu lisans ve doktora eğitimini Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler üzerine sırasıyla İstanbul ve İtalya’da tamamladı. Din devlet ilişkileri, din özgürlüğü ve gayrimüslim azınlıklar alanlarında kitap, çeşitli kitap bölümleri, dergi makaleleri ve fikir yazılarının da dahil olduğu geniş çapta yayınlar yaptı. Profesyonel Şeflik eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli restoranlarda çalıştı, sosyal sorumluluk projelerine katkı sundu. Yemek kültürü ve gastro-diplomasi ile ilgili makaleler kaleme almakta, ve farklı üniversitelerde “Din ve siyaset”, “Yemek, Siyaset ve Toplum” adlı dersler vermektedir.’’ Kaynak Nehna
Beledna Hafıza Haritası’nın internet sitesi ve sosyal medya hesapları:
hafizaharitasi.com/map
instagram.com/beledna_hafizaharitasi/
x.com/hafizaharitasi/
Nehna’nın internet sitesi ve sosyal medya hesapları
https://www.nehna.org/biz
https://www.instagram.com/nehna_biz/?hl=tr
https://x.com/nehnabiz


