“Feminist barış bir dönüşüm tahayyülüdür”

Türkiye’de barış tartışmaları çoğu zaman devletler arası diplomasinin ya da erkek aktörlerin inisiyatifine sıkışırken, savaşın en ağır yükünü taşıyan kadınlar ve LGBTİ+’lar, barış mücadelesinin hem görünmeyen hem bastırılmaya çalışılan özneleri oldular. Bugün, “Barışa İhtiyacım Var” diyen kadınların sesi bu bastırılmış tarihe bir hafıza, bugüne bir itiraz, geleceğe ise kurucu bir tahayyül sunuyor.

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi (BİV), yalnızca silahların susmasına değil, militarizmin, erkek egemenliğinin, cezasızlığın ve gündelik hayatın her yerine sirayet eden şiddetin sona ermesine dair feminist bir barış talebini yükseltiyor. BİV inisiyatifinden Berfin Atlı ile yaptığımız söyleşide, hem kadınların parçalanmış hafızalarından kurdukları müşterek barış sözünü, hem savaşın yalnızca bombalarla değil yoksullukla, göçle, kayyumlarla, cezasızlıkla nasıl sürdüğünü, hem de barış emeğini politikleştirme çağrılarını konuştuk.

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, geçmişten bugüne kadın barış mücadelesinin deneyimlerini taşıyan ama aynı zamanda bugünün siyasal ve toplumsal gerçekliğine yanıt üretmeye çalışan bir yapı. Kuruluş sürecinde hem kişisel hafızalar hem kolektif ihtiyaçlar nasıl bir araya geldi? Bu dönemde barışı kadınlar olarak yeniden konuşmaya başlamak sizce neyin işareti?

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, yalnızca bugünün ihtiyacına yanıt vermek üzere değil; kadınların tarihsel olarak yarım kalmış, bastırılmış ya da bastırılmak istenmiş barış sözünün devamı olarak doğdu. Her birimizin geçmişinde barışa dair yaşanmışlıkları var ama  deneyimlerimiz aynı da değil. Doksanlarda faili meçhullerle tanışanlarımız, 2000’lerde barış için yürüyüşlere katılanlarımız, 2010’larda barış süreci umutlarıyla büyüyen ama sonra her şeyin çöküşünü görenlerimiz; yani her şey parçalanırken büyüyenlerimiz var. Bu inisiyatifin kuruluşu, aslında tüm bu parçalanmış hafızaların bir araya gelip birbirine yaslanmasıyla mümkün oldu. Her birimizin deneyimi farklı, ama ortaklaştığımız yer; yaşadıklarımızın bastırılmasına, unutturulmasına razı gelmeyişimiz diyebiliriz. Hikayemiz bugünden ve aslında süreçten, dolayısıyla sadece süreçle gündeme gelen barış meselesinden öncesine dayanıyor. Yani, öncesinde de örneğin feministler ve Kürt Kadın Hareketinden kadınlar, kayyumlardan sonra belediyelere yapılan ziyaretlerde bir araya geliyor ve politik tartışmalar yürütüyorlardı. Kimse sözünü etmiyorken bu kadınlar, barışı çok zor koşullarda talep ediyorlardı. Haliyle, Şubat ayında İstanbul’da bir araya geldiğimizde, o konferans salonunda yalnızca bugünün değil geçmişin de yükü vardı. Aynı zamanda geleceğe dair sorular da: Silahların susması biz kadınlar için ne anlama geliyor? Kim konuşacak bu süreçte? Kim yer alacak veya unutulacak? İşte bu sorularla birlikte “Barışa İhtiyacım Var” dedik, her birimizin, tek tek de ihtiyacı olduğunu vurgulamak için. BİV’deki kadınlar olarak farklı politik öznelliklerimizle bu sürecin içinde yer almak, bu hafızayı kurmak istiyoruz. O yüzden, bu dönemde barışı yeniden konuşuyor olmamız yalnızca geçmişe dönük bir tahlili içermiyor; bize göre bu geleceği talep etme biçimi de aynı zamanda. Susmamakta, hafızayı sahiplenmekte, yeniden konuşmaya başlamakta ve temsili düzeyde değil, gerçekten dahil olmakta ısrar ediyoruz.

“Savaş yok ki barış olsun” diyen bir toplumsal sessizlikle karşı karşıyayız. Oysa siz savaşın sadece bombalarla değil, yoksullukla, göçle, kayyumlarla, cezasızlıkla sürdüğünü söylüyorsunuz. Kadınlar ve LGBTİ+’lar için bu görünmeyen ama süreklileşmiş savaş halinin anlamı nedir? Barışın bu anlamda toplumsallaşması nasıl mümkün olur?

Evet, “savaş yok ki barış olsun” lafı, son dönemde sıkça duyduğumuz ve aslında çok güçlü bulduğumuz bir inkâr biçimi. Oysa bu ülkede savaş hiç bitmedi, sadece şekil değiştirdi. Her gün haberini almadığımızda, ölüm sayısı açıklanmadığında, tanklar sokakta olmadığında ya da ölenlerin sesleri kulaklarımıza ulaşmadığında savaş bitti sanılıyor. Savaşın bombalardan da rakamlardan da ibaret olmadığını biliyoruz kadınlar olarak. Gündelik hayatın bizzat içine sızmış durumda olduğunu biliyoruz. Karakolda ifadesi Kürtçe alınamayan bir kadının, yaşadıklarını anlatamayıp öldürülmesiyle sürüyor bizce. Bir kadının çocuğuna mezar bulamamasıyla; yakınlarının cenazesini kargo kolisinde teslim almasıyla; her seçim döneminde sınır ötesi operasyon tezkeresinin yenilenmesiyle sürüyor. Asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasıyla, göçmen kadınların güvencesiz işlerde çalışırken maruz kaldığı ırkçılıkla ya da Kürtçe müzik dinlediği için bir annenin doğmamış bebeğinin tekmelenerek öldürülmek istenmesiyle sürüyor.

Dolayısıyla, Kürt halkının yaşadığı bölgelerden çıkarak şöyle bir bakarsak da savaşın sürdüğünü görürüz. İstanbul’un arka sokaklarında, Ankara’nın adliye koridorlarında, Van’daki okullarda, İzmir’deki kreşlerde, Edirne Cezaevi’ndeki LGBTİ+ tutsakların hücrelerinde bu savaş sürüyor. Kadınlar ve LGBTİ+lar için bu savaş, hem ekonomik hem kültürel hem de fiziksel şiddetin iç içe geçtiği bir hâl dolayısıyla. Yoksullukla şiddetin, cezasızlıkla baskının, erkek egemen hukukla milliyetçi söylemlerin birbirine dolandığı bir hayat bu. Haliyle barışın toplumsallaşması, biraz da bu savaş biçimlerinin tanınmasıyla mümkün olabilir. Bu savaşa isim koymadan, onu hatırlamadan, bu hâli teşhir etmeden barış talebimiz ya soyut kalır ya da yalnızca militarist bir dilden ibaret olur.

Biz, barışın gündelik hayattaki karşılığını tartışmak istiyoruz biraz da. Kadınların barış sözünü kamusal alana taşıması; bu sözün yalnızca siyasi değil, aynı zamanda gündelik hayatla bağlantılı olduğunu göstermesi, barışı toplumsallaştırmanın en önemli adımı. Örneğin, kayyum atandığında sadece bir belediye değil; kadın danışma merkezleri, varsa sığınaklar, kadınların ulaştığı danışma mekanizmaları, yerel eşitlik politikaları da ortadan kalkıyor. Bu, kadınlar ve LGBTİ+lar için doğrudan savaş demek zaten. Barışı toplumsallaştırmak demek, bu talepleri de sahiplenmek biraz.

Kadınlar evde, sokakta, göç yollarında savaşın ilk mağdurları ama aynı zamanda her yerde barışın ilk inşa edicileri. Sizce kadınların yürüttüğü görünmeyen barış emeği nasıl görünür kılınabilir? Bu emeği politikleştirmek neden önemli?

Barışın kadınların emeğiyle kurulduğunu söylemek, romantik bir övgü mü diye bir düşündüm ama sanırım değil; tarihsel bir gerçek. Savaşı “erkek işi, barışı ise kadınlar kurar” meselesinden çıkarmak gerek öncelikle bunu. Bir yandan da biz, yıllardır barış için örgütlendik sahiden. Kayıpların ardından adliye adliye dolaşan anneler de; cezaevindeki kadın arkadaşına mektup yazanlar da; seçim zamanı çatışmasızlık için çağrı yapan kadın örgütleri de hep barış emeği üretti. Dediğin gibi, bu emek ya görünmez kılındı ya da “annelik” imgeleriyle daraltıldı. Kadınların barış emeği, öfkesiz, pasif, ağlayan ama bağırmayan, acısını dillendirse de sistemin içinde kalan bir pozisyona hapsedilmeye çalışıldı. Biz buna razı değiliz. Barış emeğini görünür kılmak demek, bu emeği bir dayanışma, bakım ya da yas alanından çıkarıp politik bir alan olarak tanımlamak demek. Kadınlar, barış için sadece ağlamadı; aynı zamanda arşiv tuttu, belgeledi, örgütlendi, bilgi üretti, savaştı. Bu emeği politikleştirmek demek, barışın kimin tarafından kurulduğuna dair algıyı dönüştürmek demek. Bizce bu çok kritik. Çünkü bugüne kadar barış süreçleri hep erkek aktörlerce tanımlandı, kadınlara ise ya hiç yer verilmedi ya da kimi temsiller için kullanıldılar. Oysa kadınların inşa ettiği barış, daha kapsayıcı, daha derinlikli ve daha dönüştürücüdür. BİV olarak elimizden geldiğince bu emeği görünür kılmak için sokağa da çıkıyoruz, forum da yapıyoruz, bellek de tutuyoruz, politik tartışma da yürütüyoruz.

4) “Barış feminist bir taleptir” diyorsunuz. Yani bu mücadele yalnızca savaşın son bulmasını değil, aynı zamanda militarizmin, erkek egemenliğinin ve eşitsizliğin sona ermesini hedefliyor. Feminist bir barış tahayyülü kurmak ne demek? Bu tahayyül, sadece kadınlar için değil, toplumun tamamı için nasıl bir alternatif sunuyor?

BİV, kendisini doğrudan feminist bir yapı olarak tanımlamasa da içinde yer alan kadınlar olarak, farklı kadınlık hallerinden, mücadele biçimlerinden besleniyoruz. Aramızda Kürt kadın hareketinden gelenler de var, sosyalist gelenekten gelenler de, feministler de. Bu çeşitlilik, aynı zamanda barışa dair kurduğumuz tahayyülü de çoğullaştırıyor bizce. Dolayısıyla, sanırım bu yapı içinde hem Kürt hem de feminist bir kadın olarak bu soruya cevap vermeyi deneyebilirim: Feminist barış, yalnızca silahların susması değil; hayatın tüm alanlarında erkek şiddetinin, devletin, militarist tahayyülün gerilemesidir diyebiliriz. Biz feministler için savaş, yalnızca sınırlarda, cephelerde ya da dağlarda yaşanan bir şey değil demiştik. Örneğin savaş, adliyede kadınları koruyamayan bir hakimin takdir indirimiyle meşrulaşır. Ya da “kadınlar konuşmasın” diye parmak sallayan bir milletvekilinin kürsüdeki sesinde de; okulda susturulan bir kız çocuğunun sessizliğinde de yaşar. Yoksulluğu kadınların sırtına bindiren sosyal politikalarla; göçmen kadınların görünmezliğinde, transların sokağa atılmasında vs. ise süreklilik kazanır.

Bu nedenle, feminist barış tahayyülümüz, şiddetin yalnızca askeri olanını değil; erkek boyutunu da hedefe koyar: ekonomik şiddeti, hukuki şiddeti, dilsel şiddeti, cinsel şiddeti, kurumsal şiddeti iç içe ve patriyarkayla beraber düşünür. Barışı yalnızca çatışmasızlık hâli olarak görmediği için; kadınların, LGBTİ+’ların, yoksulların, azınlıkların yaşadığı süreğen şiddet döngüsünü yoksaymaz. Feminist barış, bu anlamda bir iddia değil de daha çok bir dönüşüm tahayyülüdür. Yani, “Kadınlar da artık savaşmasın” gibi pasif bir arzudan ziyade; eşitliği, yüzleşmeyi içeren ve bunu talep eden aktif bir kurucu politika. Ve bu tahayyül, yalnızca kadınlar için de değil. Yani erkekliğin de, devletin de, şiddetin de sorgulandığı bir toplum tahayyülü bu. Erkeklik iktidarını sorgulayan herkes için, hayatta kalmaya çalışan herkes için dönüştürücü, güçlü bir alternatif.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Barış hep ertelendi: önce seçim bitsin, sonra güvenlik sağlansın, sonra müzakere ortamı doğsun vs. Şimdi, kadınların öncülüğünde silahlar yakıldı. Artık bu mücadeleyi büyütmek gerekir. Barışa ihtiyacımız var. Ve bu ihtiyaç, politik bir ihtiyaç. Kadınların, LGBTİ+’ların, barışın öznesi olduğu bir süreci örmek için buradayız. Bize, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’ne katılın; yapacak işimiz var diyerek bitirmiş olayım.

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku