Yarını Belirleyenler Yeni Hikâye Yazıcıları Olacak

Devlet Bahçeli’nin beklenmeyen çıkışı ile başlayan “siyasal süreç” Türkiye siyasetinin ve toplumunun gündeminin merkezinde durmaya devam ediyor. Açıklamaların ilk gününden beri süren tartışmaların ana başlıklarından biri sürecin varlığına dair olurken binaenaleyh bu meselenin adlandırılması noktasında çıkan zorluk Schrödinger’e rahmet okutan cinsten oldu (yazının devamında kolaylık açısından süreç olarak adlandırılacak). Buna rağmen bir biçimiyle sürecin neden olduğu merkez siyasal söylemdeki aks değişimi iktidarın ve devletin 7 Haziran sonrası Kürt halkına ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü boğma politikasının bir biçimiyle devlet adına değişime gitme zorunluluğunu ortaya koymuş gözüküyor. Bahçeli’nin çıkışına eşlik eden 28 Aralık İmralı ziyareti ve açıklama ile birlikte üç yılı aşkın süredir haber alınamayan Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecrit, hâlâ daha sürdürülmekle birlikte görece bir esnemeye tabi olmuştu.

Sürecin açığa çıktığı dönem itibariyle iç ve dış siyasetin, uluslararası konjonktüre bütünüyle entegre bir yapısallık içinde olduğunu gözlemlemek mümkün. Devlet ve iktidar güçleri tarafından göklerden indirilen böylesi bir çıkışın nedenine dair demokrasi güçleri için bir dizi gerekçe arasından seç beğen al durumu oluşmuş durumda. Gerekçelendirmelerden biri siyasal rejimin “saray” indirgemeci bir noktadan okuyan çevreler tarafından, iktidarın ömrünü uzatma arayışı olarak sunuldu. Bu yaklaşım rejime dair doğrudan doğruya hatalı bir ideolojik tasvir sunarken, Bahçeli’nin çıkışı öncesi Hacivat ve Karagöz teatrali biçiminde geçen merkez siyasetin Özgür Özel’in el yükseltmesiyle çok sesli ama harmonik tek bir senfoniye dönüşmesini yeterince açıklamıyor. İkinci ve üçüncü açıklamalar ise meseleye dair köşeli kısmi açıklamalar sunuyor. Bunlardan ilki Bahçeli’nin sürekli tekrar ettiği “silahı bıraktırsın” söyleminden sonra çok da derinlikli bir analize ihtiyaç duymadan ulaşacağımız; devletin yeni bir tasfiye süreci dayattığı anlatısı. Bu söylem devlet adına ontolojik bir gerçeğe işaret ederken, tasfiye amelinde olan devletin neden konsept değiştirdiğine ve devletin neyi amaçladığına dair yeterli açıklamayı sunmuyor. Tilkiye tavuk yer misin diye sorulmaz. Bu duruma eşlik eden bir dış politika okuması zihin açıklığı sunacaktır. Yüzyılı aşkın süredir kaosun beşiği olan Ortadoğu için son bir kaç yıl kaosu derinleştiren katalizörlerin varlığı açısından daha da zenginleşmiş durumda. 7 Ekim sonrası Hamas’ın İsrail’e yönelik başlattığı saldırı bir biçimiyle bölge ülkelerinde başta Suriye, İran ve Lübnan olmak üzere başka bir siyasal gerçekliğe neden olmuştur. Bu bağlamıyla Türkiye Ulus Devleti’nin egemenleri de nasiplerine düşebilecek olası senaryoları görmüş olacak ki böyle bir sürece meyyal durumda kalınmış.

Tilkiye tavuk emanet edilmeyeceği gibi barış ve demokrasi inşası da tek başına egemenlere bırakılamaz. Barış toplumsal bir meseledir, Sartre’ın da dediği gibi “Gerçek barış, halkların özgürlüğü ve eşitliği sağlandığında mümkün olur; aksi takdirde sadece geçici ateşkeslerden bahsedebiliriz.” Benzer şekilde bu topraklarda da barış ve Türkiye’nin demokratikleşmesi meseleleri, dar bir çerçevede ele alınamayacak kadar karmaşık, derin ve birbiri ile bağlantılıdır; bu nedenle, çözümleri de basit ve yüzeysel bir şekilde sağlanamaz. Öncelikle, bu konuda önemli bir toplumsal zihniyet dönüşümünün gerekliliği ön plana çıkıyor. Yüzyıllardır Kürtleri yok sayan ve yok etmeye çalışan faşist, sömürgeci ve soykırımcı bir zihniyetin aşılması, öncelikle halklar arasında kurulacak barışa ve demokratik bir anlayışa ulaşmayı zorunlu kılıyor. Bu zihniyet değişimini gerçekleştirmek için yalnızca yüksek siyasetin yenişememe sonucu pazarlığını beklemek yeterli değil. Bugün açığa çıkan sürecin bir önceki barış sürecinden en başat farkı da bu noktada açığa çıkıyor. Toplumsal muhalefetin Türkiye içerisinde yükselttiği dirençten doğan basınç bir önceki sürecin karakterini önemli ölçüde belirlerken bugün süreci açığa çıkaran esas dinamik başka bir alanda ve toplumsaldan daha çok jeopolitik. Bu noktada uzun yıllardır varlık savaşı vermeye çalışan Türkiye’deki demokrasi güçlerine oldukça büyük bir ödev düşüyor; yeniden yaratılacak toplumsal dinamikle halklar arasında barışı inşa edecek bir zihniyet dönüşümünü inşa etmeye girişme, egemenleri barışa ve demokrasiye mahkûm etme. Gramsci’nin şu sözü bugünümüzü aydınlatabilir: “Özgül bir pratik temelinde, pratiğin asli öğeleriyle örtüşüp özdeşleşerek, devam etmekte olan tarihsel süreci hızlandırabilecek, pratiği bütün öğeleri bakımından daha homojen, daha tutarlı, daha etkili kılabilecek ve bir başka deyişle, onun gizil gücünü maksimuma çıkartabilecek bir kuram oluşturulabilir.” Süreci şekillendirecek organik aydınların yaklaşım tarzı da yine Gramsci’de gizli: “Her yenilgi entelektüel ve moral düzensizliği beraberinde getirir. En kötü korkuların karşısında umutsuzluğa kapılmayacak ve aptallığın coşkusuna kapılmayacak ciddi ve sabırlı insanları yaratmak gereklidir. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğidir.”

Bugünden yarını belirleyenler yeni hikâye yazıcıları olacak. Türkiye’de uzun süredir rejimin karakterini belirleyen faşist politikalar, demokrasi güçlerini oldukça zayıflatmış ve hafızasızlaştırmıştır. Öyle ki bugünden 10-15 sene öncesinden görüntülere, haberlere denk geldiğimizde sanki üzerinden yüzyıllar geçmiş hissiyatı oluşuyor. Faşizmin derinleştiği bu dönemde, demokrasi güçleri açısından bir diğer yıkıcı sonuç, iki farklı yaklaşım tarzının belirginleşmesidir. Bunlardan ilki, yükselen sekter tutumla şekillenen katı retçi bir yaklaşımdır. Bu anlayış, merkez siyasetteki gelişmeleri ve toplumsal hareketleri açığa çıkarmak ya da onlara yön vermek bir yana, söylem ve metinlerinde dar yankı odalarından çıkamayan, taktik esneklikten yoksun bir iç toplumsal çevre yaratmaktadır. Diğer yönelim ise sinizmin mızmız gerçekçiliğinde vücut bulmakta ve siyasal aklını –ya da akılsızlığını– derinleşen faşist iktidarın siyaset ve stratejisine bilinçli ya da bilinçsiz biçimde angaje ederek işletmektedir. İki tarzı da yıkıp yeni hikâyeler ve yeni hikâye yazıcıları açığa çıkarmak bu dönemin en önemli ihtiyacıdır. Bu yeni hikâyelerden kasıt toplumsal alanı politikleştiren ve politikleşen toplumu siyasetin ve politikanın öznesi haline getiren momentlerdir. Bugün geldiğimiz noktada süreç devlet açısından de facto Kürt karşıtı rejimi sürdürememe krizine evrilmiş gözüküyor ve yeni hikâyeler tam da bu krizi aşıp yeni siyasal ve politik gerçeklikler yaratmakta yatıyor. Bu yeni hikâyelerin tek yazıcısı Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı değil aynı zamanda rejimin de facto tek ulus, tek cins/cinsiyet, tek din/mezhep anlatısı içinde ezilen bütün ötekilerin olacaktır. Rejimin kendi anlatısı için politik bir çapa işlevi (yükselen ırkçılık ve güvenlikçi politikalardaki terörizm anlatısı) gören Kürt sorunu bu topraklardaki bütün ezilenlerin sorunudur aynı zamanda. Dolayısıyla bu hikâyelerin sonucu yalnızca bugünkü sürece katkı sunup Kürt halkının özlem duyduğu barışa kavuşmasını sağlamak olmayacaktır, aynı zamanda sonucu uzun süredir yeni hikâyeler yazamayan ve varlık savaşı veren demokrasi güçlerinin küllerinden doğmasına vesile olması da olacaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca toplumsal rüzgârı arkamıza alıp yıkıcı bir taarruza geçmek değil; mevcut toplumsal zihniyet yapısını dönüştürerek yeni bir toplumsal gerçeklik ve zihniyet inşa etmektir. Önce rüzgâra karşı daha sonra bambaşka yöndeki rüzgârları mümkün kılarak. Türkiye toplumunun kolektif bilincinde giderek daha fazla yer eden şoven ve militarist zehre karşı bir panzehir üretme imkânlarını açığa çıkarmak gerekmektedir. Bu panzehirin üretilmesi, hem Kürt halkına özlem duyduğu barışı getirecek hem de Türkiye toplumu ve demokrasi güçleri için yeniden inşa sürecine zemin hazırlayacaktır. Gün bu hikâyeleri yazma cesareti olanlarındır.

  • Melih Kayhan Pala

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku