Nakış çoğu zaman evin içinde, sessizce yapılan bir el işi olarak düşünülür. Kumaşa işlenen motif, dizilen boncuk, sandıkta bekleyen iplik ya da yarım kalmış bir desen; ilk bakışta gündelik ve küçük görünen bir uğraşın parçası gibidir. Oysa bu küçük görünen şeylerin içinde çoğu zaman bir hayatın ritmi, bir kadının zamanı, sabrı, emeği ve hafızası saklıdır. Nakış bu anlamda yalnızca kumaşın yüzeyinde beliren bir süsleme değil; dokunan elin, aktarılan bilginin, saklanan duygunun ve kimi zaman da kaybın tezahürüyle bizi karşılar.
Bu yazının çıkış malzemesinde, yakın zamanda yaşadığım bir kaybın ardından ondan geriye kalan nakış ve boncuk işleme malzemeleri duruyor. Bu malzemeler kaybettiğim kişinin kendi evinde değil, anne evinde kalmıştı. Evlenirken yanında götürmediği, kimseye de vermediği bu malzemeleri “kızım yapar” diyerek geleceğe bırakmıştı; fakat kızının bundan haberi yoktu. Tam da bu nedenle bu malzemeler benim için yalnızca bir yas nesnesi değil, yarım kalmış bir aktarımın da izi hâline geliyor. Burada yas, yalnızca birinin yokluğuna duyulan acı olarak değil; söylenmemiş niyetlerin, devredilememiş bilgilerin, yarım kalmış kadın emeğinin ve anne evinde bekleyen sessiz bir mirasın içinden kuruluyor.

Evin kapısı, ve kişinin evde görünür olan tek fotoğrafı, 2026.
Bu noktada kişisel olan, yalnızca kişisel kalmıyor. Bir kadının ardından geriye kalan boncuklar, iplikler, kumaşlar ya da dağınık bir malzeme kutusu; onun hayatından arta kalan küçük nesneler olmanın ötesinde, kadın emeğinin nasıl saklandığını, ertelendiğini ve çoğu zaman nasıl görünmez kılındığını da gösteriyor. Kadınların emeği her zaman büyük anlatılarla, imzalı eserlerle ya da resmî arşivlerle taşınmıyor. Bazen bir çekmecede, bir poşette, bir kutunun içinde, “sonra yapılır” diye bekleyen malzemelerde kalıyor. Bu yüzden bu çalışmada nakışı yalnızca estetik bir üretim olarak değil; yasın, hafızanın, dayanışmanın ve direnişin birbirine dolandığı bir görsel alan olarak düşünmek istiyorum.
Buradan bakınca görsel olan, yalnızca görüneni kaydeden bir yüzey olmaktan çıkıyor. Bir kutunun içinde bekleyen boncuklar, dokunulmamış iplikler, bir evin içinde yer değiştirmeden kalan malzemeler; bazen doğrudan anlatılamayan şeyleri taşımaya başlıyor. Görsel sosyolojinin benim için açtığı imkân da biraz burada duruyor: Fotoğraf, nesneyi yalnızca belgelemek için değil, onun etrafında biriken sessizlikleri, ilişkileri ve duyguları düşünmek için de kullanılabilir. Bu yüzden anne evindeki malzemelere bakmak, kadın emeğinin ev içinde nasıl saklandığına, nasıl bekletildiğine ve bazen nasıl kimse fark etmeden başka bir kuşağa bırakıldığına bakmaya imkan tanıyor.

Nakış malzemelerinin evde saklandığı kanepe altındaki valizin görselleştirmesi, 2026
Bu bakışın kendisi de konumsuz bir yerden kurulamaz. Çünkü ben bu nesnelere dışarıdan, soğukkanlı bir araştırmacı mesafesiyle bakamıyorum. Onlara bakarken hem yas tutuyorum hem de bu yasın içinde kadın emeğinin, aile hafızasının ve aktarılmamış bir bilginin izlerini görmeye çalışan biri olarak konumlanıyorum. Bu nedenle fotoğraflar benim için yalnızca nesnelerin görüntüsü değil; onlara bakarken kurulan ilişkisellik de parçası. Boncukların dağınıklığı, malzemelerin nerede durduğu, kutunun açılıp açılmadığı, bir şeyin başlanmış mı yoksa yalnızca bekletilmiş mi olduğu; bütün bunlar ancak bu kişisel ve toplumsal bakışın içinden anlam kazanıyor.
Tam da bu yüzden yasın kendisi burada, bireysel yası değersizleştirmeden, kapanmakla kalmıyor; bir kadının ardından kalan malzemeler, onun yokluğunu taşıdığı kadar, onunla birlikte kesintiye uğrayan bir el bilgisini de taşıyor. Nakış ve boncuk işleme, çoğu zaman kadınlar arasında açıkça öğretilen ya da bazen hiç konuşulmadan sezdirilen bir pratik. “Kızım yapar” cümlesi bu yüzden basit bir cümle gibi gelmiyor bana. İçinde hem devam etme isteği hem de kadınlar arasında kurulan sessiz aktarımın kırılganlığı var. Fakat kızın bu niyetten habersiz oluşu, o aktarımı tamamlanmış bir miras olmaktan çıkarıp askıda kalmış bir hafızaya dönüştürüyor.
Bu askıda kalma hâli, nakışın hafızayla kurduğu ilişkiyi daha da belirginleştiriyor. Çünkü hafıza her zaman aile albümünde, anlatılmış bir hikâyede ya da açıkça sahiplenilmiş bir mirasta durmuyor. Bazen bir çekmecede bekliyor, bazen bir kutunun içinde birbirine karışıyor, bazen de hiç başlanmamış bir işin ihtimalinde kalıyor.
Bu noktada nakışın zarafetiyle kaybın ağırlığını beraber görmemize olanak tanıyor. Boncuk, iplik, kumaş ya da motif gibi incelikli malzemeler; ölümle, yoklukla ve yarım kalmış bir aktarım ihtimaliyle yan yana geldiğinde yalnızca güzel ya da dekoratif şeyler olmaktan çıkıyor.
Belki de burada asıl mesele, geride kalan malzemelerin ne olduğu kadar, onların neden hâlâ orada durduğu. Bir kutu boncuk, birkaç iplik, belki kumaş parçaları, belki hiç başlanmamış bir iş… Bunlar ilk bakışta çok küçük şeyler gibi görünebilir. Ama bir eşya ne zaman yalnızca eşya olmaktan çıkar? Ne zaman birinin zamanı, niyeti, eli ve yokluğu o eşyanın içine yerleşir? Anne evinde bekleyen bu malzemelere bakarken en çok bu soruların etrafında dolaşıyorum. Çünkü bana kalırsa burada yalnızca geçmişten kalmış bir uğraş değil, tamamlanamamış bir ilişki de duruyor.
Bu tamamlanamamışlık, hafızanın kendisiyle de ilgili. Hafıza her zaman doğrusal, anlatılabilir ve tamamlanmış bir şey değil. Bazen tam tersine, neyin eksik olduğunu fark ettiğimiz yerde beliriyor. Birinin ardından kalan malzemelere bakarken onun hayatını bütünüyle kavramak mümkün olmuyor; hatta çoğu zaman boşluklar daha fazla konuşuyor. Ne yapılacaktı? Kime öğretilecekti? Neden götürülmedi? Neden verilmedi? Neden kızına bırakıldı ama kızına söylenmedi? Bu soruların kesin cevaplarından çok, açtıkları yer önemli. Çünkü yas da biraz böyle bir süreç: kesin cevaptan çok kayıpla, tamamlanmış anlatıdan çok yarım kalmış hikayelerin izleriyle dolanık hikayeler kurgulamakta…
Hafızayı İşlemek¹ projesine baktığımda bu yüzden kendime yakın bir yer buluyorum. Orada eski fotoğrafların üzerine işlenen nakış, fotoğrafı yalnızca geçmişe ait bir belge olmaktan çıkarıyor. Fotoğraf bir anı tutuyorsa, nakış o ana bugünden yeniden dokunuyor. Sanki görüntünün üzerinde ikinci bir hafıza katmanı açılıyor. Fotoğrafta görünmeyen, belki söylenmeyen, belki de ancak sonradan anlaşılabilen bir duygu iplikle yüzeye çıkıyor. Bu bana şunu düşündürüyor: Hafızayı taşımak her zaman korumak anlamına mı gelir, yoksa bazen ona müdahale etmek, onu yeniden işlemek, eksik yerlerine bugünden dokunmak da bir hatırlama biçimi midir?

Hafızayı İşlemek sayfasının sosyal medya gönderisi, 2026
Benim elimdeki malzemeler fotoğraf üzerine işlenmiş nakışlar değil. Hatta belki tamamlanmış bir iş bile bulamayacağım. Ama yine de bu malzemelerin kendisi, hafızanın işlenmemiş hâli gibi duruyor. Bir boncuk yığını, kullanılmamış iplikler ya da açılmayı bekleyen bir kutu; sanki henüz cümleye dönüşmemiş bir anlatı gibi. Onlara bakınca yalnızca kaybedilen kişiyi değil, onunla birlikte gerçekleşememiş bir ihtimali de görüyorum. Bu ihtimalin kendisi de hafızaya dahil olabilir mi? Hiç yapılmamış bir iş, yarım kalmış bir emek kadar şey söyleyebilir mi?
Arpillera² örneği bu soruları daha kamusal bir yere taşıyor. Şilili kadınların kumaş parçalarıyla kurduğu anlatılarda kayıp, yalnızca gösterilen bir şey değil; kaybı yaşayanların kendi elleriyle kurduğu bir temsil alanı hâline geliyor. Burada kumaş, iplik ve dikiş, acının doğrudan görüntüsünü vermekten çok, onun bıraktığı boşluğu doldurama dahi taşımaya yaklaşır gibi. Belki de önemli olan kaybın birebir temsil edilmesi değil; kaybı yaşayanların ona kendi malzemeleriyle bir yüzey açması. Bu yüzey bazen bir çığlık kadar yüksek sesli değildir; bazen basit bir dikiş izi, küçük bir kumaş parçası ya da eksik bırakılmış bir figür kadar sessizdir. Ama tam da bu sessizlik, kaybın yok sayılmasına karşı bir direnme biçimine dönüşebilir.
Bu örnekle kendi deneyimim arasında doğrudan bir eşitlik kurulmasa dahi birbirini besleyen bir yanı olduğunu da söylemek mümkün. Tarihsel bağlamlar, şiddet biçimleri ve kaybın ölçekleri elbette aynı değil ama yine de arada bir akrabalık varmış gibi geliyor bana. Birinde zorla kaybetmenin ardından kadınların kumaşla kurduğu ortak bir hafıza var; diğerinde anne evinde bekleyen, kızına bırakıldığı söylenen ama ona hiç ulaşmamış bir malzeme kutusu. Ama ikisinde de kadınların el emeği, kaybın anlatımında başka bir dil açıyor. Bu dilin feminist imkânı da belki burada yatıyor. Bir nakış ipliğinin kasnakla gerilmiş kumaşa veyahut anıların sessizleştiği bir fotoğrafa çok da acele etmeden işlenmesi, iğneye yön veren her harekette başka bir anlamın kazınması bu sessiz dilin sesini yükseltiyor.
Kadınların hafızası her zaman büyük belgelerde, açık anlatılarda ya da görünür arşivlerde durmuyor. Bazen evin içinde, bir çekmecede, sandıkta, poşette, kimsenin tam olarak ne yapacağını bilmediği malzemelerde kalıyor. Bu malzemelere bakmak, yalnızca kaybedilen kişiyi hatırlamak değil; kadın emeğinin nasıl saklandığını, nasıl sessizce devredilmeye çalışıldığını ve bazen nasıl yarım kaldığını da görmek demek. Nakış bu yüzden benim için yalnızca yapılan bir iş değil; yapılmayanın, bekleyenin, eksik kalan aktarımın ve unutulmaya direnen küçük izlerin alanı.
Bu yüzden bu çalışmada kullanacağım görsellerin yalnızca kanıtlayıcı ya da açıklayıcı bir yerde durmasını istemiyorum. Anne evinde duran valizin, malzemelerin bulunduğu yerin, boncukların birbirine karışmış hâlinin ya da birine girmiş iplerin fotoğrafları; benim için metnin dışına eklenmiş bir görsel değil, metnin kendisiyle birlikte düşünen bir alan olacak. Çünkü bazen bir nesnenin nasıl durduğu, onun hakkında söylenenlerden daha fazla şey anlatır. Bir kutunun kapalı kalması, bir poşetin yıllarca açılmaması, boncukların dağınık biçimde beklemesi ya da malzemelerin evin belirli bir köşesinde saklanması; hepsi yasın, hafızanın ve kadın emeğinin mekânla kurduğu ilişkiyi düşündürür.
Bu görsellere bakarken aradığım şey yalnızca kaybedilen kişiden geriye kalan izler değil. Daha çok, o izlerin başka kadınlara, başka evlere, başka sessizliklere nasıl bağlandığı/bağlanabileceği. Bir kadının el emeği çoğu zaman tamamlanmış bir ürün olarak değil, yapılması ertelenmiş, bir gün birine öğretileceği düşünülmüş ya da “zamanı gelince” ortaya çıkacağı varsayılmış bir ihtimal olarak kalıyor. Bu ihtimalin kendisi de bana çok şey söylüyor. Çünkü kadınlara ait emek çoğu zaman tam görünür olduğu anda değil, bekletildiği, saklandığı, yarım kaldığı ya da devredilemediği yerde yakalanabiliyor.
Burada direnişi büyük ve yüksek sesli bir karşı çıkış olarak düşünmüyorum. Belki de nakışın direnişi, tam tersine, çok sessiz olmasında. Atılmayan bir kutuda, saklanan bir iplikte, kimseye verilmeyen boncuklarda, kızına bırakıldığı söylenen ama ona ulaşamayan bir malzemede. Bu nesneler, unutmanın kolaylığına karşı küçük ama inatçı bir ağırlık taşıyor. “Burada bir emek vardı”, “burada bir niyet vardı”, “burada devam etmesi istenen bir şey vardı” demeye devam ediyorlar.
Kişisel yasımın feminist bir yerden düşünülmesi de burada mümkün oluyor. Çünkü bu yas yalnızca benim kaybıma ait değil; kadınların ev içinde bıraktığı izlerin, çoğu zaman adlandırılmadan aktarılan bilgilerin ve görünmez kalan emek biçimlerinin de yası. Bir kadının ardından kalan boncuklara bakarken yalnızca onu değil, kadınların birbirlerine neyi nasıl bıraktığını da düşünüyorum. Neler açıkça söylenir, neler yalnızca nesneler aracılığıyla aktarılır? Bir kız çocuğu hangi mirastan haberdar edilir, hangisini ancak kayıptan sonra fark eder? Bir eşya, sahibinden sonra kime ait olur?
Belki de bu yüzden nakış, benim için yalnızca hatırlamanın değil, hatırlamaya devam etmenin de biçimi. Tamamlanmış bir işi korumak kadar, tamamlanmamış bir ihtimali fark etmek de hafızaya dahildir. Boncukların dağınıklığı, ipliklerin bekleyişi ya da bir kutunun içindeki sessizlik; kaybın ardından kapanan değil, başka sorular açan bir alan yaratır. Bu soruların kesin cevaplarını bulmak zorunda olduğumu düşünmüyorum. Bazen yalnızca bakmak, o malzemelerin neden saklandığını, neden atılmadığını, neden birine bırakılmak istendiğini düşünmek bile yasın içinde başka bir ilişki kurmaya yeter.
Bu nedenle bu çalışma, nakışı ve boncuk işlemeyi yalnızca geçmişten kalan bir el işi olarak değil; kadın emeğinin, hafızanın, kaybın ve direnişin birbirine değdiği kırılgan bir yüzey olarak okumaya çalışıyor. Bu yüzey bazen kumaş olabilir, bazen fotoğraf, bazen de anne evinde yıllarca beklemiş bir kutu. Hepsinde ortak olan şey, kaybın yalnızca yoklukla değil, geride kalanlarla da kurulması. Geriye kalanlar konuşmaz belki, ama tamamen susmazlar da. Bazen bir boncuk yığınının içinde, birinin eli, zamanı, niyeti ve yarım kalmış cümlesi hâlâ durur.
¹ Hafızayı İşlemek, eski fotoğrafların üzerine nakış işleme pratiği üzerinden kişisel ve kolektif hafızayı birlikte düşünmeye açan bir projedir. Bu metinde, fotoğrafın sabitlediği geçmişe nakış aracılığıyla bugünden yeniden dokunma fikri nedeniyle kullanılmıştır.
² Arpillera, özellikle Şili’de kadınların kumaş parçaları ve dikiş aracılığıyla kayıp, şiddet, yas ve gündelik hayat deneyimlerini anlattıkları tekstil temelli bir görsel tanıklık biçimidir. Bu metinde, kaybın doğrudan gösterilmediği yerde el emeğinin nasıl politik bir hafıza alanı açabildiğini düşünmek için kullanılmıştır.
Kaynakça
Hafızayı İşlemek. (t.y.). Hafızayı İşlemek. https://www.hafizayiislemek.org/
Harper, D. (2025). Görsel Sosyoloji (H. Yılmaz, Çev.). Espas Kuram Sanat Yayınları.
Toksoy, N. G., Zeybek, D., & Akdoğan, B. (2020). “Çerçeve”nin ötesi: Mültecinin görsel imgesinde kaybın yokluğu. Kültür ve İletişim, 23(1), 185–210.


