Söyle Canım Kimdir Dostun?: Kapitalistleşen İlişkilerimiz ve Pratik Olarak Sevgi

Günümüz dünyasını ve bu dünyanın yüzeyindeki genel geçer içerikleri belirleyen tüketim kültürü, insanı ve beraberinde insan ilişkilerini de belirlemektedir. Buna dayanarak ilişkilerimizin boyutu ve içeriği pek çok açıdan kapitalist ilişkiler ağına dahil olmuştur denebilir. Her gün bu türden günübirlik, tek gecelik veya “tüketim” nesnesi olan ilişkiyi topa tutuyoruz; başka türden bir sosyal ilişkilenme biçiminin özlemi ile hezeyanlarımızı pekiştiriyoruz. O halde günümüz insanının içinden çıkamadığı ve debelenip durduğu bu kişisel olanın son derece mahiyetli olduğu fikrini, kişiler arası ilişkinin ne menem bir içeriğe sahip olduğu fikri ile düşünmeye çalışmak ilk elden kapsamını ve boyutunu belirleyemesek de önemli olacaktır. Son zamanlarda “kişisel olan” ön plana çıkarken, “kişisel olan politiktir” şiarını sakatlanmış bir anlatının parçası olarak mı işletiyoruz? İşaret edilecek problem bu şiara mı atfedilmeli? Yoksa bir geri-alma olmaksızın bu şiardan yeni alternatifleri üretmenin bir çabasına mı girmeli?

“Kişisel olan politiktir” söylemi, dünyanın tek çelişkisinin emek-sermaye çelişkisi olmadığı fikrine dayanır. Emek-sermaye çelişkisi temel bir çelişki olmayı sürdürürken, bir yandan başka büyük çelişkiler de varolmayı sürdürür. Feminist hareketin ve feminist teorinin ortaya koyduğu çelişki tam da buraya eklemlenir. Bu hata binaen birçok post-marksist düşünür ve okul, ekonominin belirleyiciliğinin bir ve tek olduğu fikrine eleştirel yaklaşır. Örneğin Frankfurt Okulu’nun temel tezlerinden birisi altyapının üstyapıyı belirlediği gibi, üstyapının da altyapıyı belirlemesidir. Kültür endüstrisinden biz bu önerme üzerinden bahsedebilir oluyoruz. Dolayısıyla “tüketim kültürü” söz konusu ise “kişisel olan” da bize zorunlu olarak eşlik edecektir. O halde psikanaliz ile ilişkilendirilmiş bir teorik yaklaşım, günümüz ilişkilerine yönelik muhayyel etme çabamıza yön verebilir.

Peki, epey haşır neşir olduğumuz, artık neredeyse yakınmanın dahi banal hale geldiği tüketim ilişkilerini, bu insan merkeziyetçi dünyada nasıl anlamlandıracağız? Belli ki artık özne olmanın yükü ile hareket edeceğiz, buna bir geri-alma uygulayamayız, kendimizi görmek istemeyişimiz neden? Özneyiz, tekil ve bireyiz ancak asla fail değiliz. Ya da tam tersi, sürekli bir kendine yönelik şiddet sarmalındayız, inandırıcı ve gerçekçi olmayan bir faillik fazlalığı ile boğuşuyoruz.

İkisi de olduğu gibi görememe haline referans verir, dolayısıyla sorumluluk özneye belirli bir mesafede konumlanır. Bu bağlamda ötekiyle öznenin ilişkisine yönelik etik bir tartışma söz konusudur. İlişkileri düşünürken, sevgiden aşktan kırgınlıktan öfkeden hınçtan ve ötekiyle karşılıklı tanıma ve tanınma süreçlerinden bahsetmeden geçemeyiz. Bir yandan arzu, tekinsizlik ve özgürlük gibi kavramların da nasıl bu duygu-durumları ile ilişkilendiğini görmeye çalışmak icap ediyor. Aşka ve sevgiye dair tarihsel algılayış biçimimizin nasıl değiştiğini de irdelemek gerekiyor. Bu noktada sorumuz aşkı kurtarmak gibi bir iddia üzerinden kurulmayıp, aşkı nasıl genel kabullerden sıyırıp alternatif biçimlerde kavrayabiliriz? Olmalıdır. Ve asıl sorumuz ise “Bizi kuşatan neoliberal psikolojiyi ve bu doğrultuda kurulan neoliberal ilişkileri nasıl aşmaya çalışacağız?” olacaktır. Dolayısıyla tartışma toplumsal inşanın bireysel boyutu üzerine yapılıp, bireysel olan ve toplumsal olan bir arada düşünülerek, etik-politik bir tutum önerilmeye çalışılacaktır.

Şu sorularla başlamakta fayda var: Verecek ne kadar sevgimiz var? Ya da sevmeye elverişli miyiz? Aşkı ve sevgiyi betimleyen normatif ve ana akım anlatıları tersyüz etme çabası, tam olarak neye tekabül etmektedir? Sevgiye dair fikirlerimiz en başta ailemizle şekilleniyor, toplumsal rollerimizle de iç içe geçerek sevgiyi henüz ne olduğunu bilmeden veyahut bir eyleme biçimi değilmişçesine alışkanlığımız olarak yaşıyoruz. Bu bakımdan inanç üzerine kurulmuş veya varsayımsal kavradığımız bir “sevme” duruyor karşımızda. Sevgiyi baştan varsaydığımızda, başka türden sevme biçimlerine kendimizi kapatmış oluruz. Bu yalnızca sevgi için geçerli değildir elbette, birçok açıdan “baştan varsayma” bizi yanılgıları hakikat kılmaya götürür. Sevginin veya aşkın ne olduğunu tanımlamaktaki güçlük, zaten bu farklı tanımlama ve deneyimleme biçimlerini tarihsel olarak barındırmış olması ile ilişkilidir. Bu tanımı yapmayı istemenin kendisi dahi, kimin kimi seveceğine veyahut kimin sevilebilir olup kimin sevilebilir olmadığını belirmenin önünü açacak bir hükmetme isteğini açığa çıkartır. Egemenin anlatısında sevgi, heteronormatif, patriyarkal ve kapitalisttir.

Geç-kapitalizm, libidinal ekonomiyi gün yüzüne çıkarttığı için duygu-durumlarımızın ve hazlarımızın da sınıfsal karakterleri vardır. Dolayısıyla sevmek dahi bu kapsama dahil olur. Eva İllouz’a göre halihazırda içinde bulunduğumuz kapitalizm, duygusal kapitalizmdir. Bu kapitalizm, bir kamusal alan olarak sosyal medyada iyice belirgin hale gelmiştir. Bizim duygusal eksikliklerimiz ve ihtiyaçlarımız da ekonominin terminolojisindedir artık, eş deyişle kişiler ve yaşantıları da pazara dahil olur ve birer metaya dönüşür. Algoritmaların, veri analizlerinin kıskacında birer meta olmaktan öteye gidemeyiz. Duygusal kapitalizm anlatısı, kapitalizmin kapsayıcılığının ve sirayet ediciliğinin en yüksek noktasına ulaştığını söyler bizlere. Öyle ki, Thatcher’ın “başka alternatif yok” şiarının mezhebi epey genişlemiş bir versiyonu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bireyselleşme furyası da pandemi ve sonrası süreçte, çağın ilk çeyreğinin ethosu olduğunu kanıtlamıştı. Öyleyse dayanışma yerine bireyselleşme, sevgi yerine kıskançlık ve rekabet bu ethosa eşlik ediyor diyebiliriz. Gündelik hayat pratiklerimize ve yaşam tarzlarına müdahale eden, duygularımızı veya dürtülerimizi besleyen (?) bu kapitalizmle mücadele yollarımızın kapsamını bizler de değiştirip dönüştürmeyi hesaba katmak durumundayız artık.

Aşk Üzerine Kimi Değerlendirmelerin Bir Değerlendirmesi

21. Yüzyılın “aşk, sevgi ve cinsellik” kavramları ile ilişkisini tartışırken, yaygın iki tutumla karşı karşıya kalırız. Bunlardan birincisi tüketim kültürü, nesneleşme ve metalaşma, fetişizasyon süreçleri bağlamında “randevu uygulamaları” (dating app) üzerine yapılan çözümlemeler ve yorumlamalar. İkincisi ise 1968 öğrenci hareketleri ile tüm dünyaya yayılan “özgür aşk” kavramlaştırması. Bir ve ikiyi aynı bağlamda düşünmek de mümkün tabii. Ya da birinci durumun kaynaklarından biri olarak 68’i işaret etmek de aynı ölçüde geçerli. Bu bağlamda Badiou, Aşka Övgü isimli kitabında bu randevu uygulamalarına karşılık aşkın bir risk alanı olduğunu ve yaralanabilirliğin sahnesi olduğunu söyler. Öne çıkardığı aşk tahayyülü, aşkı yeniden inşa etme projesidir esasında. Öte yandan İllouz’un End of The Love isimli çalışması, günümüz kapitalizminde cinsel devrim sonrası edinilmiş “özgürlüklerin” kimi eşitsizliklere yol açtığını belirtir. Cinsellik, özneler arasında bir piyasa kurmuş; cinsel sermayeye sahip olan ve olmayanlar üzerinden bir eşitsizlik alanı oluşturmuştur. Özellikle “incel” tipolojisini ve akımını bu eşitsizliğin bir tür yansıması olarak işaretler. Bu bağlamda özgürlüğün, yeniden incelenmesi gerektiğini ve her birimizi koşullayan kimi yapısal çıkmazların ancak bu şekilde aşılabileceğini belirtir. Sonuç olarak cinselliğin veya aşkın ise günümüzde toplumsal değişim adına yapabileceği pek bir şey yoktur.

Bu iki yaklaşım da, tüketim kültürünün karakterinde çeşitliliğin, çokluğun ve parçalılığın bulunması üzerinden eleştirel bir tutum benimsemektedir. Bu yaklaşım psikanalizin küçümsendiği bir anlayışın eseridir ve halihazırda 68’in söylemlerini tekrar ettirecek “libidonun” çerçeve dışında bırakılmasını; bir tür teklik ve sabitlik anlayışını örtük olarak önvarsayar. Cinsel özgürleşim veya “özgür aşk” sanılanın aksine “arzu fazlalığı” ya da “bir nesneye bağlı kalamama” gibi sosyal patolojik örüntülerin çıktısı olmak zorunda değildir. Dolayısıyla aşka dair konuşmanın veyahut karar vermenin kaygan zemini hep masada duracaktır. Bu nedenle çokluk ve çeşitlilik, libidinal ekonominin 21. Yüzyıldaki halinin bir yansıması olsa da, doğrudan ortadan kaldırılması ve karşıtı ile ikame edilmesi gereken kavramlar olarak ele alınılmak durumunda değildir. Aşk, tek sabit veya “kutsal”; kapılma deneyimi olarak pek çok hikayede anlatılır. Bu deneyim, kanıtlanabilir bir deneyim midir? şahsen emin değilim. Ancak, sevginin ve bell hooks’un ‘sevgi etiği’ kavramının dayanışma ve yoldaşlığı kuran duygu olduğundan kesinlikle söz edebiliriz.

Bireyselciliğin Kaçınılmaz Kutbu: Narsisizm

Günümüzün sosyal ilişki dinamiklerinin örüntüsüne tekrardan geri dönecek ve bir değerlendirme yapmayı deneyecek olursak, Honneth’in “tanınma krizi” kavramsallaştırması ile işe başlayabiliriz. Bu krizde iki türden açmaz vardır. Ya bir tür ben-merkezli aşırı bağımsızlık hali, ya da bir tür aşırı bağımlılık hali. Bunlar, tanınma krizinden doğan bir tür sosyal patolojilerdir. Geç-kapitalizm, bizleri her geçen gün daha yalnız ve yalıtılmış ancak görünür ve performatif kılıyor. Dolayısıyla bu şartlarda bireylik veya kendilik kurulumu, karşıdakini tanımama sonucunu doğuruyor. Hegel’den yola çıkarak; öteki ile ilişkide, “başkasında kendi olabilmek”, fikri artık uzak, ütopik bir özlem gibi duyuluyor. Ötekiyi duymadığım, yalnızca kendi yaşantımın ne denli sağlıklı ne denli çekici veya ne denli başarılı olduğu ile ilgilendiğim ölçüde; bu fikir epey uzakta kalmaya mecburdur. İlgisizlik, kayıtsızlık ve uzaklık bu bireyselleşme moduna ekleniyor. Öte yandan “yalnızlık” bohem bir tavırdan ayrışarak, toplumsal yaşamdan ve sosyallikten “izole” olma hali gibi bir sosyal patolojiyi beraberinde getiriyor. Kapitalist ilişkilenme biçimlerinin rotasyonu genellikle bu anlatılarla beraber boşluk tanımayan risksiz ilişkileri kapsar. “Teşekkürler, sıradaki” mantalitesi ile sürekli ikame edilebilir “şey”ler olarak bizim için zararlı olandan uzaklaşıp sağlıklı olana yöneliyoruz. Youtube’da “Nasıl Beni Aramasını Sağlarım?” Veya “Kırmızı Sinyalleri Nasıl Okurum?” Başlıklı yüzlerce videoyla karşılaşabiliriz. Çoğu sosyal medya mecrasının ikili ilişkilere dair psikolojizme saplanmış hap bilgileri ile sakatlanmış bir “etik tahayyül” devşiriyoruz. İkili ilişkilere dair problemleri öyle veya böyle her bir tekil bir şekilde deneyimliyor. Dolayısıyla en başta sevgi üzerine konuşabilmeyi çözmek gerekiyor.

Bir Eylem Biçimi Olarak Sevgi

Sevginin değiştirici ve dönüştürücü gücü; biricik-mutlak öznenin bir tür yıkıma uğraması bakımından kendini gösterebilir. Sevgi, bir tür tanıklık etme süreci, risk alabilme mekanıdır. Bir yandan geçirgenlik, bir yandan da eşikte durma halidir. Ötekinde kendin olabilme ve ötekinin sende kendisi olabilme süreçleri, emekle ilişkilidir. Hızı ve ikame edilebilirliği dışlar, ancak çokluğu ve çeşitliliği zorunlu olarak dışlamaz. İlgisizliği ve yok-saymayı, bastırmayı, yer-değiştirmeyi dışlar. Açıklığı ve teorik bir özgürlüğü içerir. Sevgi bir tür tekinsizlik, tutarsızlık hakkıdır; ancak açıklığı ve ilgiyi talep eder. Dolayısıyla rekabeti ve hırsı kenara koyabilmeyi; güvenebilmeyi ve seyredebilmeyi öne çıkarır. Sevginin kurucu ve bir araya getirici bir rolü vardır, yalnızca bir duygu değil; inşa edilebilen ve pratik edilebilen bir eylem biçimidir esasında.

*Başlık, Brenna McCrimnon’un şarkısında geçen “Şemsiyemin ucu kare’de” ifadesine göndermedir.

  • Zülal Yılmazer

    Önerilen Yazılar

    Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı

    Abwärts wend ich mich zu der heiligen, unaussprechlichen, geheimnisvollen Nacht. Fernab liegt die Welt – in eine tiefe Gruft versenkt – wüst und einsamist ihre Stelle. In den Saiten der…

    devamını oku
    2026-1447 Ramazan Defteri Kapanırken: Eşitsizliklerimizin Bilançosunu Çıkarmak

    Ramazan ayı; Sünni Müslümanlar için eşitsizliklerin farkına varılıp giderilmeye çalışıldığı, bunu yaparken de Allah’ın rızasının (rıza-ı ilahi) gözetilerek ibadet edildiği müstesna bir zaman dilimi. Fakat Ramazan’ı anlamlandırma biçimlerimiz yapısal eşitsizliklerin…

    devamını oku