“Sınır-Durum”da Bir Çıkmaz: Ötekinin Tanıklığına Aldanmak

“Tanıklık edilemez olanın, yani hiç kimsenin tanıklık etmediği şeyin bir adı vardır. Kamp dilinde bunun adı, ‘der Muselmann’, yani ‘Müslüman’dır.”
-GIORGIO AGAMBEN

Her şeyden önce ve dikkatle anımsanmalıdır ki Agamben, bizlere, tarihsel ve olgusal olarak II. Dünya Savaşı’nın yeterince üzerine düşünüldüğü, fakat, meselenin insanî boyutunun yeterli ölçüde tartışılmadığı bir düzlemin varlığını işaret eder. Öte yandan, Agamben’in, kamplardaki en görünmez olanı temsil eden “yürüyen ceset” olarak Muselmann’ın, kamp fenomeni bağlamındaki tanıklığına açılan sınırlarıyla duygudaşlık kurabilmeye ve böylesi bir tecrübenin içerisinde bulunabilmeye dair düştüğü şerhler; Auschwitz’deki “ayrım/sınır”ın nerede başladığına yönelik, tüm bu felaketteki düşünülmemiş kısma dahil olan payı anlamaya çalışmaya da davet eder bizi. Diğer bir ifadeyle, “sınır-durum”u, unutulan bir insanlık payıyla, tekrar insan olmayı öğrenmeyi üstlenerek anlamaya çalışmak, Agamben’in temel meselesidir. Nitekim, Nietzsche’nin insanı, “belirlenememiş bir varlık” olarak tanımlamasından hareketle ve bilinmezin bütünleşmesi olarak insana ait niteliklerle kavranabilecek herhangi bir unsuru olmadığı için, tam anlamıyla tanımlanamamıştır denebilir Muselmann ve tanıklığı.

Kierkegaard’da olağanüstü, kendisini olduğu kadar olağan olanı da açıklar. Bu bağlamda, Auschwitz’i sınırların yıkıldığı, olağan ile olağanüstü arasındaki mesafenin hiçlenişiyle betimlersek; Muselmann’ın görüntüsü, insan gözünün ve görünün kaldıramadığı, yeni bir “fenomen”dir kesinlikle. Elias Canetti’nin dikkat çektiği gibi, ölüden insan bedenleri yığınlarının sergilenmesi, Antik dönemden miras bir temaşadır ve erk sahibi olanı, genellikle, tatmin eder. Bu noktada, “insan”ın etimolojik geçmişine, kelimelerin de birer hayatı olduğuna dair bir inançtan hareketle, değinmeye ihtiyaç duyuyorum. İnsan kelimesi, (ﺍﻧﺴﺎﻥ) i. (Ar. uns “ünsiyet etmek, alışmak”tan ‘insān’) gelir. Bununla birlikte, kelimenin “evcilleşmek, ehlileşmek, cana yakınlık, yumuşama” gibi semantik bağlamda kullanımları da mevcuttur. O hâlde, kamp, insanî olan/olmayanın saptanmasını, “sınır-durum”un belirmesi ve bu uç durumun bir öncül kriter olarak kendine alan bulmasıyla karşılar: İnsan, her şeye alışır. Ötekiliği anlayabilme kapasitesi ise, tam da bu noktada devreye girer ve hiçbir zaman yaşamadığımız ve yaşayamayacağımız bir şeyi anlayabilmekte ifadesini bulur.
Muselmann, öğrenme ve görme kapasitesini yitiren “insan”dır. Kaçınılmaz bir imgenin eşiğinde buluruz kendimizi bu anlamlandırma esnasında: Biyolojik ölüm ya da hayat ve ölüm arasındaki sınırdan daha çok, insanî olan/olmayan arasındaki eşik ayrımıdır bu. Mesele, biyolojik bir ölümün çokça ötesinde ve bizdeki hayvan payıyla yüzleşebilmenin kıyısında yatar. Ne de olsa Freud’un bilim yaptığına da inanılmamıştı; insanın varlığı, biyolojik değildir yalnızca. İnsanın tekilliğini, biricikliğini, ötekiliğini kavramaya çalışmak; mutlak ötekilik ve başkalık konusunda, insan türünün farkını kabul etme eğilimine kapı aralar. Bettelheim ise, bizi, biyolojik olana davet eder; sıfatlarla insanlığın, biricikliğin örselendiği bir çıkmaza sürükler. Kesinlikle bir ‘açmaz’ değil; kelimenin tam anlamıyla, bir ‘çıkmaz’a davet eder Bettelheim, okuru. Burada, iki kelimenin anlam bağlamındaki hassasiyetin ayrımına vararak Muselmann’ı anlamaya çalışmayı umut ediyorum.

Muselmann, ölümle yaşam arasında, bütün insanî duygulardan yoksun kalarak bir sınır-durum insan olarak karşımıza çıkan, esasen, “insan-olmayan”dır. Yahut, bir “tam-tanık” olan. İnsanın, insanlığa ilişkin tanıklığında bir boşluk oluşması, Muselmann’ın durumunu özetler. Israrla tanık olmaya çalışarak Muselmann’ı, “insan-olan”a çekmek gerekir ki, “insan-olmayan”a hapsolmasın. Sanıyorum, tam da bu noktada, ‘insan psişesi’nin bir kartografyasını çıkarmayı da aklımızın bir köşesinde bulundurmalıyız. Oysa, Muselmann da gaz odasına gidene değin, “tam anlamıyla” canlıydı. Kültürün ötesi, insan-özneye insanî olabilmekte bir alan tanıyorsa, hayatta kalanın kendisi, benliğin bir yapı-çözümü olarak selamlar tanıklığı. Muselmann ise, hayatta kalarak tam anlamıyla ölmeyendir. Denilebilir ki Muselmann, tanıklığı, uçta var oluşunun tuhaf döngüselliğiyle açımlar.

Etik koşulların bulunmadığı bir alanda, biricik bir edim olarak Muselmann’ın tanıklığı; mutlak bir öteki olan Tanrı’nın, insan aklının kavrayamayacağı bir ötekilik inşâsı ve kavranamazlık, aktarılamazlık, dile gelemezlikte benzeşimini bulur. Olaya dışarıdan, üçüncü şahsın tanıklığında bakanlar, yürüyen ceset Muselmann’a, vekâleten sözcülük eder. Diğer bir ifadeyle, tanıklık etmenin olanaksızlığıyla tanıklık eder. Üstelik, ölüm, dünyadaki tüm insan topluluklarının kesişim kümesidir. Ölüm üzerinden ortaklık kurmuştur tüm insan toplulukları. Şiir, dilin nasıl ki başka bir kipiyse, ölüm ânı da dilin dil olmadığı bir dile işaret eder. Dışarıdan tanıklık (üçüncü şahsın tanıklığı); karşılaşma, kesişme ve ayrışmada anlamı eksik verir. Aynı, çevirinin bir vicdan azabına dönüşmesi gibi. Tanıklık etmenin olanaksızlığıyla çevirir çevirmen de metinleri. Derrida’nın “mutlak çevrilemezliği”, savaş şeklinde tanımlayışını anımsamak, Muselmann’ın tanıklığını anlamaya çalışırken yolumuza ışık tutacaktır. Hayatta kalan ise, üçüncü şahsın tanıklığında, aşağılanma zorunluluğuna âşinâ olandır. Auschwitz’in özgür etiğini ve ötekini anlayabilmemiz için, insan olan/olmayan arasındaki farkı; yani, Muselmann’ı ve onun tam-tanıklığını anlamakta ahlâk/etik ayrımını gözeterek ısrarcı olmalıyız.

*Öne Çıkan Görsel: Alfredo Jaar, Gutete Emeria’nın Gözleri,1996

  • Türkan Azra Atıcı

    Önerilen Yazılar

    Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı

    Abwärts wend ich mich zu der heiligen, unaussprechlichen, geheimnisvollen Nacht. Fernab liegt die Welt – in eine tiefe Gruft versenkt – wüst und einsamist ihre Stelle. In den Saiten der…

    devamını oku
    2026-1447 Ramazan Defteri Kapanırken: Eşitsizliklerimizin Bilançosunu Çıkarmak

    Ramazan ayı; Sünni Müslümanlar için eşitsizliklerin farkına varılıp giderilmeye çalışıldığı, bunu yaparken de Allah’ın rızasının (rıza-ı ilahi) gözetilerek ibadet edildiği müstesna bir zaman dilimi. Fakat Ramazan’ı anlamlandırma biçimlerimiz yapısal eşitsizliklerin…

    devamını oku