Post Truth (Hakikat-Sonrası/Önemsizleşmesi): Modern bir Safsata mı yoksa Çağdaş bir yaklaşım mı?

Çağdaş dünyamızın en güncel tartışmalarından biri demokrasidir ve öyle görünüyor ki daha da olmaya devam edecektir. Nitekim, demokrasi yanında birtakım kavramları da beraberinde tartışmaya açmaktadır: özgürlük, eşitlik, seçimler, çoğulculuk vb. Burada bu kavramları masaya yatırmaya ve tek tek sorgu altına tutmaya niyetim yok; fakat Türkiye’de ve özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada demokrasiler ve seçimler adeta sonu gelmez, asla tüketilemeyecek bir tartışma gibidir. Nihayetinde bu tartışmaları sil baştan yapmanın ve daimi olarak tarihî tecrübeler üzerinden siyaset yapmanın muğlaklığından kaynaklı, yüzümü başka bir yöne çevirmek istiyorum. Burada belki de Türkiye’de pratik yaşamımızda ara sıra aklımıza takılan basit bir derdi mercek altına almaya niyetliyim.

Özellikle seçim dönemleri olmak üzere, Türkiye siyaseti kitleler için son derece yorucu, tüketilemez bir noktaya evrilmiş durumdadır. Siyaset taraflarının birbirleri üzerinden yürüttükleri kara propagandalar, yalanlar, iftiralar ve daha niceleri… Elbette, siyasi alandan bir etik beklemek çok gerçekçi değildir; fakat siyasal sahnenin adeta bir Harlequin tiyatrosuna dönmüş olması da kabul edilmemelidir. Şahsım adına, her böyle bir yalan atıldığında kimi kitlelerin buna inanması (ya da yalandan inanıyormuş gibi görünmesi) beni ister istemez bir taraflaşmaya itmektedir. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum ve nitekim böyle bir yazıyı kaleme almanın en temel sebebi de bu taraflaşmanın ya da en azından bu duygudaşlığın göründüğünden daha yaygın olmasıdır. Kendi gözlemlerime dayanarak şunu iddia edebilirim ki özellikle üniversite gençliği ve nispeten aydınlar arasında halka karşı büyük bir taraflaşma bulunmaktadır. Buradaki “halk” kavramını (ileride yine tartışacağım ama) özünde soyut olarak yaratılmış “gerçek halk” yerine kullanmaktayım. Lakin bu kavramı bağlam içerisinde açacağım. Elbette, böylesi bir “doğruların çarpıklığı” ya da daha basit ifadeyle kandırılmış bir kitle ile karşılaşan biri olarak buna dair belli bir açıklama ihtiyacı hissettim. Çünkü nasıl olur da kişi, yalan olduğunu bildiği hâlde yığınla atılan yalanları kamusal alanlarda var edebilir ve savunabilir? Ya da bir diğer açıklama, kitlelerin bu iddiaların yalan olduğunu bilmemesi midir ki açıkçası bu durum pek de gerçekçi gelmemektedir. Burada çok önemli bir noktayı vurgulamak istiyorum. Eğer mesele sadece birilerinin (belli siyasal mercilerin) bilgiyi yanlış yayması ve kitlelerin buna farkında olmadan inanması olsaydı, bu tartışma siyasal değil, teknik bir tartışma olurdu. Ancak mesele kişilerin kandırılması değil, kişilerin kandırıldığını biliyor olmasıdır! Mesele, gerçek olana dair kitlelerin tutumu ve tavrı.

Nitekim, bu duruma dair açıklama arayışımda birçok teori ve yaklaşımla karşılaştım ve çok açık, net bir şekilde şunu söyleyebilirim ki: Bu durum, yerel ve Türkiye’ye ya da AKP’ye özgü değil; aksine, evrensel/küresel bir olgudur. Amerika/Trump ya da Fransa/Macron süreçleri de oldukça benzer örneklerdir. Yani mesele, yerel ve tekil bir olay değil; siyasetin yeni doğasına dair bir durumdur.

Bu arayışım içerisinde vardığım ikinci bir sonuç ise, bu meseleye dair net ve açık bir şekilde doğrudan açıklayıcı bir teori bulamamamdı. Nitekim, bu meselenin kendisi siyasal, kültürel, psikolojik, iktisadi ve sosyolojik tespitleri bir arada içermeliydi. Yani disiplinler arası bir çalışma olmalıydı. Zaten topluma dair birçok mesele de disiplinler arası bir araştırma gerektirir. Bu bağlamda ele almak istediğim kavram, her ne kadar mutlak bir açıklayıcılık ve cevap içermiyor olsa bile, en azından bizlere hazır bir şema ve temel seviyede bir içgörü sunmaktadır. Bu kavramı değerlendirmek istememin başka bir nedeni ise, görece modern ve yeni bir kavram olmasıdır.

“Post-Truth” ya da Türkçe çevirisiyle “Hakikat-ötesi” kavramı, bugün çağdaş dünyamızda sık sık kullanılan ve kitlelerin gerçek ile olan ilişkisi üzerine tespitleri olan bir yaklaşımdır. Eminim ki bu yazıyı okuyan insanların yarısına yakını en azından kavramı duymuştur; fakat hakkında çok az şey biliyordur. Bu amaçla, öncelikle Post-Truth kavramının ne olduğunu inceleyecek ve daha sonra bu kavramın çağdaş siyasetimizle olan ilişkiselliğine bakacağız. Nihayetinde, bu yazıyı yerelleştirmek açısından özellikle AKP’yi bu bağlamda değerlendireceğiz.

Post-Truth (Hakikat Ötesi/Değersizleşmesi) Nedir?

Kavramın kendisi, 1992 yılında genel olarak ABD’de George Bush dönemini tanımlamak için kullanılmıştır. Nitekim, kullanılma amacı, Bush hükümetinin attığı yalanların halk kitleleri tarafından neredeyse hiç sorgulanmadan kabul edildiğini göstermektir. Aslında, normal şartlarda “Post” kelimesi, başına geldiği kelimeye “sonra” anlamı katmaktadır. Örneğin, Post-War (Savaş sonrası), Post-Modernism (Modernizm sonrası) ya da Post-Campaign (Kampanya sonrası) gibi. Ancak burada “Post” kelimesi, “değersizleşmek” anlamında kullanılmaktadır. Tıpkı Post-National (Ulus ötesi/ulusun değersizleşmesi) ya da Post-Racial (Irk ötesi/ırkların değersizleşmesi) gibi. Burada, yazı açısından önemli bir tartışmayı açmam gerekiyor. Türkçede “hakikat” ve “gerçek” olmak üzere iki farklı kavramı genel olarak aynı anlamda kullanmaktayız. Bu durum, ister istemez “truth” kelimesinin çevirisine dair bir karmaşa yaratmaktadır. “Hakikat” ve “gerçek” kavramları nihayetinde aynı anlama gelmemektedir. “Gerçek”, insan zihninden bağımsız, nesnel olgulardır. Hakikat ise, insan zihni ile ilişkili olan, gerçeğin dile getirilmesidir. Nitekim, Aristoteles de hakikatin şeylere/olgulara/fenomenlere ait değil, aksine zihne ait olduğunu dile getirir. Yani gerçek, ne olursa olsun oradadır ve bizden bağımsız bir şekilde varlığını korumaktadır. Ancak hakikat ise, bize bağlı, değişken bir yapıdadır ve bu yüzden hakikat bilgisel olanın (epistemolojik) konusu iken gerçeklik, varlıksal olanın (ontolojik) konusudur. Bu nedenle, daha doğru bir çeviri “Hakikatin Değersizleşmesi” olacaktır.

Post-Truth kavramı, en temel seviyede artık kitlelerin hakikati bilme gibi bir derdinin olmadığını dile getirmektedir. Bir nevi, hakikatin düşüşü dönemi olarak da adlandırılabilir. Yani mesele, siyasi mercilerin yalan söylemesi ya da kara propaganda yapması değildir; nitekim bunlar yeni meseleler de değildir. Siyaset kurumu, varlığı boyunca yalan ve aldatma üzerine kuruludur. Meselenin bundan ibaret olduğunu düşünmek, zaten bu kavramı tartışmayı son derece gereksiz kılmaktadır. Mesele, kitlenin bu yalanlara nasıl tepki verdiğidir. Gerçeklik ile hakikat arasındaki bağ koparılmaktadır ve kitleler, hakikati “şeyleştirme” ya da “arzulamak” yerine, basitçe siyasal anlayışlarında bir değer atfetmemektedir.

Nitekim, siyasetin kendisi olgular ve gerçek olan üzerine inşa edilmektense, bu yalancı hakikatler yığını ile yükselmektedir. Oysa siyasetin iddiası, toplumun, sınıfların ve kimliklerin yaşamsal olan gerçek problemlerine çözüm getirmektir. Bu iddiaya rağmen var olan statüko, zalim bir şaka gibidir. Nasıl ki Kant yıllar önce “inanç saf aklın meselesi değildir” dediyse, yıllar sonra Post-Truth bizlere “hakikat saf aklın meselesi değildir” demektedir. Böylesi bir kavramı anlamak için, varlığının sebeplerine ve ortaya çıkış gerekçelerine bakmak gerekir. Her ne kadar Post-Truth, varlığını büyük oranda post-modernizm, popülizm ya da demokrasinin düşüşüne borçlu olsa da burada daha çok bakmak istediğim “bilgi iletişim aygıtları” ve bu aygıtların etkisidir. Bilgi iletişim aygıtlarına bakma isteğimin sebebi, bu aygıtları hem gündelik hayatta hepimizin kullanması hem de hakkında çok az şey biliyor olmamızdır. Medya ve bilgi iletişim aygıtlarının evrimi, hakikatin önemsizleşmesinin en önemli basamaklarından biridir. Medya, ilk evriminde gerçekten de modernist paradigma çerçevesinde ilerliyordu. Her ne kadar asparagas ve çarpıtma çabaları olsa bile ana akım medya burada bir “bölüm sonu canavarı” görevi görüyordu. Ana akım medyada var olabilmek, hakikat çerçevesinde kalabilmiş olanların bir ayrıcalığıydı. Bir bakıma ana akım medya, hakikatin hem taşıyıcılığını hem de koruyuculuğunu yapmaktaydı. O zamanlardan buraya geliş elbette karmaşık ve basamaklı bir süreç oldu. Ancak, nihayetinde sosyal medyanın varlığı ve ana akım medyanın zamanla devletin bir ideolojik aygıtına dönüşmesi gibi sebepler, Post-Truth adını verdiğimiz absürt bir dönemi yetiştirdi.

Oysaki sosyal medyanın mottolarından biri olan “hakikate hızlı ve kolay erişim” veya “şeffaf bir toplum mimarisi” iddiası, nihayetinde tam aksi bir toplum tasarımı ile sonuçlanmıştır. Gerçekten de fikirlerin sonsuz hızda yayıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Sıradan bir internet kullanıcısı iseniz doğru bilgiye nasıl erişeceksiniz? Belki bir ihtimaliniz ana akım medya olabilir ama o da çok uzun süredir egemenlerin kontrolü altındadır.

Eğer bir kullanıcı olarak doğru bilgiye erişmek sizin için çok da önemli değilse ve kendi fikriyatınıza, siyasal görüşünüze yakın herhangi bir haberle karşılaştıysanız, çok hızlı bir şekilde bu “hakikatin” savunucusu, gardiyanı olabiliyorsunuz. Buradaki mesele, sadece bu “hakikate” inanıyor olmanız değil; aynı zamanda bu hakikate göre pratik hayatınızı (duygular, fikirler, kararlar) kuşatıyor olmanızdır. Bilgisel, epistemik bir taraflaşmanın neferleri hâline geliyorsunuz. Bilgisel olan, artık bir cepheleşmenin de konusu hâline gelmektedir. Nitekim sosyal medya algoritmaları ve pazarlama aygıtları sayesinde toplumun sizden farklı düşünen ve hatta sizin karşınızda olan fikirlere sahip insanları ile neredeyse hiç karşılaşmıyorsunuz. Hatta karşı tarafa dair fikriniz, yine kendi cephenizin ürettiği “asparagas” haberlere dayanmaktadır.

Buradaki mesele, belli bir gerçeğin reddi değildir. Diğer bir ifadeyle çağımızda gerçeğin reddi yoktur; çünkü gerçeğin reddi, belli bir gerçeklik kabulünü de beraberinde getirmektedir. Fakat gerçek, artık bilimsel, ölçülebilir ve tarafsızlığın alanından çıkarak kendi önyargılarımızın ve standartlarımızın bir konusu hâline gelmiştir. Post-Truth döneminde gerçeğin bir reddi olmadığı gibi, gerçeğe dair yalanların da olumlanması durumu vardır. Yalanlar kümesi olumlanmakta ve doğallaştırılmaktadır. Kitleler, belli söylemlerin ya da pratiklerin yalan olduğunu bilseler dahi “vatan için” ya da “zorunda kaldılar” gibi argümanlarla bu yalanları siyasal alanda olumlamaktadır. Siyasal olarak “üstün” ya da “kutsal” bir yönetimsellik anlayışı ile bu yalanlar ve kandırmalar, son derece “gerekli” görülmektedir.

Machiavelli, Prens adlı kitabında halkın, eylemin niyetlerine değil ama yalnızca sonucuna baktığını dile getirir. Bu nedenle bir Prens’in, krallığını yönetirken politikalarını niyetine göre değil, sonucuna göre kurgulaması gerektiğini belirtir. Kısacası, siyaset ile etik iki bambaşka alandır. İyi bir insan olmak ile iyi bir yönetim aynı şey değildir. Bu anlayışa çok benzer bir şekilde, devletlerin yürüttükleri politikalar ve ürettikleri söylemler, kitleler için her ne kadar etiksel olarak sıkıntılı olsa da “yönetmek bunu gerektirir” iddiası ile bu politikalar ve yalanlar olumlanmaktadır. Lakin burada önemli bir mesele, siyaset dünyasının gerçek ile olan kopuşudur. Machiavelli’de metot etiksel değildir ama nihayetinde siyaset, gerçek olanın sonucudur. Fakat Post-Truth döneminde siyaset, gerçekliği ve toplumsal olarak gerçek problemleri farklı alanlarda yeniden üretmektedir. Siyasal baskı, anti-özgürlükçülük ve derin ekonomik krizler gibi birçok problem, siyaset sahnesinde kendisini “üretilmiş hakikatler” ile var etmektedir. Burada siyasetin kendi doğasına da bir yabancılaşması vardır. Elbette popülizm, bunun çok net bir aygıtı ve hatta kurucu fikriyatıdır. Fakat popülizme ek olarak, kitleler bu durumda aktif bir rol de üstlenmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz “gerçek halk” kavramını burada açmak, popülizm ile Post-Truth arasındaki ilişkiyi anlamamız açısından önemlidir. “Halk” kavramı, çok çeşitli (ekonomik, siyasi, dini vb.) bir yapılanmayı ifade eder ve halk içindeki kitlelerin devlet ve toplumla olan ilişkisi çok boyutlu ve farklılık göstermektedir. Popülist siyasetin kendini atfettiği ve hatta koruyucusu olduğu “gerçek halk” kavramı tam da burada devreye girmektedir. Popülist iktidarlar, “soyut” bir halk tanımı yaparak “gerçek” halkın temsilcisi olduğunu dile getirmektedir. Yani mesele, yüzde 51 oy almak değil; bu popülist söylem aracılığıyla halkın tek temsilcisi iddiasını sürdürmektir. Nihayetinde bu tanımın dışında kalan büyük kitleler, “halk düşmanı” ilan edilmektedir. Nitekim, bu popülist iktidarlar kendilerini genellikle işçi sınıfı içinde var etmektedir. Bu strateji, gerek konumsal gerekse zamansal bir meseledir. İşçi sınıfının, gerek konumsallığı ve mekânsallığı nedeniyle “tarihsel yeni” ile ilişkiselliği zayıf; gerekse bilgi iletişim aygıtları ile zamansal olarak iletişimi kısıtlıdır. Bu nedenle popülist siyasetler, bu alanları yuva bellemiştir. Nihayetinde, bu alanlar dışında var olan orta sınıf katmanları (üniversite gençliği, beyaz yakalılar, yeni toplumsal hareketler), doğrudan halk düşmanı olarak görülmektedir. Post-Truth, bu bağlamda “gerçek halk” epistemesini üretmekte kullanılan bir aygıt konumundadır. Elbette popülizm, bir faşizm iktidarı gibi kitlelerini özne konumuna getirmemektedir; ancak “özne” olma tanımı da tek boyutlu düşünülmemelidir. Kitleler, belli bir episteminin daimi taşıyıcısı ve bir cepheleşmenin sürekli olarak bir taraftarı konumundadır. Bu cepheleşmenin nasıl ve neden yaratıldığına bakacak olursak, eski bir kavrama çağrıda bulunmak istiyorum. Hobbes’a göre, doğal hâl durumunda “insan insanın kurdudur.” Çok basit bir ifadeyle kişi, kendisi dışında herkese “düşmandır.” Kişi, hayatta kalabilmek ve varlığını sürdürebilmek için (survive) her türlü eylemi yerine getirir ve bu eylemler etik bir tartışmanın da konusu değildir. Yani doğanın kendisinde etik olan bulunmamaktadır. “Dost” olan yalnızca kişinin kendisidir. Nihayetinde, bunun sürdürülebilir olmamasından kaynaklı olarak kişiler bir araya gelirler ve kendilerinden daha üstün bir yapı olan devleti kurarlar.

Buradaki benim için önemli olan mesele, Hobbes için son kertede siyasetin özünün dost-düşman ayrımına dayandığı iddiasıdır. Nitekim, devletin en temel görevlerinden biri de kimin dost, kimin düşman olduğuna karar vermektir. 20. yüzyılda Carl Schmitt, siyasetin en temel işlevinin bu sınırları çizmek olduğunu ve hatta siyasetin ontolojik doğasının bu olduğunu belirtmiştir. Yani her siyasi tartışma, atılım ve süreçler nihayetinde bu dost-düşman ikililiği üzerinden okunmalıdır. Daha basit bir tanımla, siyasetin özündeki tek soru, kimin düşman ve kimin dost olduğudur. Ya da kimin var olacağı ve kimin yok olması gerektiğidir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bilginin kendisi taraflaştırıcı bir noktaya doğru evrilmektedir. Nitekim popülizmin “gerçek halk” kavramı, bir dost-düşman ayrımı üzerinden okunabilir. Siyaset, “gerçek halkı” ve onun temsilcisi olan kendisini “dost” ve ona karşıt olanları “düşman” ilan etmektedir. Post-Truth ile genişleyen bilgi ağı ise bu ikililiği körüklemektedir. Burada başka önemli bir nokta şudur ki: dost-düşman ikililiği, hakikaten de keskin bir cepheleşmeyi beraberinde getirmektedir. Diğer bir ifadeyle, birinin var olması diğerinin yok olmasına bağlıdır. Yani mesele, siyaseten üretildiği kadar aynı zamanda yaşamsal bir değer de taşımaktadır. Dünyada gelişmekte olan (özellikle 90’lar sonrası) popülist siyaset, her geçen gün epistemik bir savaşı derinleştirmektedir. Ontolojik olarak var olan dost-düşman ikiliklerini epistemik bir alana da taşıyarak bu cepheleşmeleri çeşitlendirmektedir. Örneğin, bir dost-düşman ikililiği her ne kadar ontolojik olarak birbirine ters ve yaşamsal bir mücadele içerisinde olsa bile (yani birinin varlığı, diğerinin ya dönüşmesine ya da yok olmasına bağlı olsa bile), siyaseten bunu müzakere alanına taşımak ve her iki tarafı da kamusal alanda var etmek, “demokrasilere” atfedilen görevlerden biridir. Mesela, “gerici dini hareketler” ve “özgürlükçü kadın hareketi” arasındaki gerilim, yaşamsal ve geri döndürülemezdir. Mutlak bir dönüşüm veya mağlubiyet olmaksızın, bu mücadele farklı kanallarda ve yollarda kendini var edecektir. “Ontolojik olarak ters” ifadesinden kastım budur. Bu tarz ontolojik mücadeleler, günümüz popülist siyaseti tarafından derinleştirilmektedir ve hatta iktidarlar, buna uygun epistemeler üreterek bu ikili cepheleşmeyi hızlandırmaktadır. Post-Truth, bu noktada kitlelerin gerçeğe dair herhangi bir arzusunun olmadığını ve bu cepheleşmenin mutlak taraflarına itildiğini ifade etmektedir. Bir cümlelik özet verilecek olursa, “Kimse gerçeği konuşmuyor ama herkes hakikati anlatıyor” denilebilir.

Konumumuz ve Günümüz

Şimdi meseleye çok kısaca Türkiye üzerinden bakalım. Özellikle AKP sürecinde, konumuz bağlamında şunu belirtmekte fayda vardır: Ana akım medyanın çürümesinde şüphesiz ve kuşkusuz AKP’nin son derece büyük bir etkisi olmuştur. Özellikle bu tarz popülist siyasetler, “kendi aydınlarını” yaratarak büyük bir epistemik mücadele alanı da yaratmış olurlar. Kendi gazetecileri, sunucuları, sporcuları vb. gibi figürler üzerinden örneklemler inşa ederek toplumu kısa sürede kuşatma altına alırlar. Nagehan Alçı, kitlelerin çok uzun süreler boyunca “gerçek olanı” dinlediği, popülist siyasetin yetiştirdiği bir “aydın” konumundaydı. AKP, elinde tuttuğu televizyon kanalları ve akademiye yerleştirdiği kadrolar ile bilgi üretim aygıtlarını kontrol etmektedir.

Tarihin yeniden yazımı konusunda AKP’nin “aydınları” son derece ciddi bir görev üstlenmiştir. Halka çok uzun süreler boyunca “gerçek halk” anlatısı yapılmıştır. Fakat bundan belki de daha kritik olan, siyasi olanın aklın sınırları dışına itilme çabasıdır. Post-Truth’un önemli belirleyicilerinden biri, kitlelerin siyasi olanı akli olan değil ama duygudaşlık üzerinden tartmasıdır. Mesele AKP’nin hamlelerinin ne denli akıllıca veya rasyonel olduğundan çok, ne kadar samimi ya da gönülden geldiğidir. Nitekim, AKP’nin sloganlarından birinin “gönül işi” olması da bu bağlamda anlamlıdır. Yukarıda da bahsettiğim gibi, “gerçek halk” kavramına sığınarak ve her geçen gün epistemik hatları derinleştirerek, AKP her daim bir halk düşmanı yaratmıştır. Eğer karşısında bir siyasal hareket var ise bu ikililiği derinleştirmek adına kendi epistemesini üreterek karşıt siyasal hareketler oluşturmuştur. Eğer sol bir siyasal hareket işçi sınıfında örgütleniyor ise AKP, işçi sınıfına alternatif bir mücadele olarak millî-muhafazakâr değerleri sunmuştur. Eğer kadınlar özgürlükçü bir mücadele veriyorsa kendi saflarında yeni bir kadın alanı açarak kendi tabanına alternatifler yaratmıştır. Söylemeye çalıştığım, eğer bir alan ya da bir siyasal akıl varlık gösteriyorsa, popülist siyaset bu alana alternatif bir yapılanma oluşturmaktan çekinmez. Gezi olaylarında AKP’nin “Camide bira içiyorlar” söylemini hatırlayalım. Bu söylemi üretirken AKP’nin derdi sadece yalan söylemek değildir. Aynı zamanda, oradaki alana dair yeni bir episteme üretme çabasıdır. Özellikle kendi seçmenine ve tabanına, Gezi olaylarında ortaya çıkan siyasal aklın halkın değerlerine (örneğin din) düşman olduğunu, yani aslında “gerçek halk” olmadığını göstermek istemiştir. Tonlarca sosyal medya trolü ve satılmış televizyon kanalları üzerinden yıllarca bu propagandaları yaparak, “Gezi Parkı Direnişi”ni artık halk ile ilgisi olmayan, belli “halk düşmanları” tarafından gerçekleştirildiği algısını yerleştirmiştir. AKP, bu bağlamda “gerçek halkın” sonsuz bir kahramanı ve savunucusu konumuna gelmiştir. Aslına bakarsanız, bu konu üzerine çok daha uzun ve derinlemesine tartışmak isterdim. Nitekim, bu konuda örnekler sonsuz kez çoğaltılabilir ve analiz edilebilir. Ancak, şunu çok iyi biliyorum ki bu yazıyı okuyan herkes, öyle ya da böyle bu ülkede yaşıyor ve örnekleri okuyucuların zihinlerine bırakıyorum. Öyle denilebilir ki bugün siyaset “gerçek halk” dediği kavrama hizmet ediyor olduğunu iddia etse bile gerçekten ve pratik olarak halk ile hiçbir bağı kalmamıştır.

 

Kaynakça:

Keyes, R. (2017). Hakikat sonrası çağ: Günümüz dünyasında yalancılık ve aldatma (D. Özçetin, Çev.). Delidolu Yayınları.

Alpay, Y. (2017). Yalanın siyaseti. Destek Yayınları.

Schmitt, C. (1932). Siyasal kavramı. (Çevirmen Adı, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser yayın yılı 1932)

Hobbes, T. (2019). Leviathan (H. Ünal, Çev.). Litera Yayınları. (Orijinal eser 1651 yılında yayımlanmıştır)

Machiavelli, N. (2008). Prens (K. Atakay, Çev.). Can Yayınları. (Orijinal eser 1532 yılında yayımlanmıştır)

  • Hakan Kıyak

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku