Zorunlu göç, iki ana nedenden kaynaklanır. Birincisi, devletin veya devlete eş güçte olan kurumsal bir yapının (örneğin devletin alan açtığı, devletle iş birliği içinde olan lokal güçler, aşiretler ve devletin paramiliter gücü olan korucular gibi) bölge halkını şiddet kullanarak göç ettirmesidir. İkinci neden de iklimsel ve doğal afetlerden dolayı yerinden edilmedir. “Tekeli, zorunlu göçü üç farklı kaynağını belirtir. Bunlar, devletin belli amaçlarını sağlamak, savaş sonrası uyum ve doğal afetlerdir. Bu durumda devlet ilk iki nedenden dolayı baskı uygularken, üçüncü kaynakta devlete ihtiyaç duyulur” (Kaygalık. 2009. s.12). Genel itibariyle bir şiddet tekelinin zor kullanması sonucu oluşan zorunlu göç, “geleneksel geçim kaynaklarından kopma ve bu kaynaklara ulaşmama, sosyal yurttaşlık haklarından yararlanmama, konut sıkıntısı, işgücü piyasasında rekabet edememe ve yoksulluk, çocuk emeğinin istismarı, eğitim hakkı ve fırsatlardan yararlanmama, kent ortamında ayrımcılığa uğrama, sağlık sorunları ve sağlık hizmetlerine ulaşmama gibi sosyal dışlanmaya yol açar”. (Yükseker. 2006. s.216).
Burada zoraki-zorunlu nedenlerden dolayı oluşan göç konumuz bağlamında önemli bir yere tekabül ettiğinden dolayı, bu konu üzerinden devam edeceğiz. Zoraki nedenlerden dolayı oluşan zorunlu göçü ele alırken de Osmanlıdan Türkiye’ye politik devamlılık olarak kalan birkaç politikadan biri1 olan zorunlu göç ve iskânın nasıl geliştiğini, bu politik hamleler ile “elde kalan son toprakların” nasıl nüfus mühendisliği ile demografik yapısının değiştirilmek istendiğini değerlendirdikten sonra bu politik hamlelerin Kürtler açısından gelişimini ve karşılık bulmasını ve özellikle doksanlı yılların köy yakma olaylarıyla nasıl geliştiğini değerlendireceğiz.
Osmanlıda göç siyaseti ve Kürtler
Osmanlı için göç hem kurulma aşamasında hem gelişme hem de çökme aşamasında belirleyici faktör olmuştur. “Osmanlı devleti göçlerle başlamıştır ve sonu da göçlerle olmuştur” (Karpat. 2017. s.91). Osmanlı göçü politik olarak kullanmıştır ve hem içeride hem de dışarıda güçleri dengelemek ve kendi gücünü egemen kılmak için iskân ve sürgünler yapmıştır (Daşçıoğlu. 2007. s.50-51). Fethedilen/işgal edilen toprakların kolonizasyonunu için dışarıya doğru nüfus hareketi sağlamıştır. Gönüllü gelişen ve Osmanlının sunduğu imtiyazlardan faydalanmak için gelen nüfusun (Evlad-ı Fatihan) yanında hem iç dengeyi sağlamak hem de gönüllü göçün yetersiz olduğu zamanlar için getirdikleri bir kural olan “onda bir kuralı” ile nüfus hareketlerini sistemsel olarak kullanmışlardır. Onda bir kuralı, bir yerleşkede onda bir oranında iskân edilmek üzere nüfusun tahsis edilmesidir. Osmanlı bu müdahaleler sonucunda hala mutlak egemen değilse yerli halkı sürgün ediyordu. Bu durum Osmanlının mutlak otorite olması için yapılan politik hamlelerdi (Dündar. 2008. 41-42).
Osmanlının zorunlu olarak dışa dönük2 iskânı bitirip, gelen göçü içeriye iskân etmesinin başlıca sebebi savaş ve toprak kaybetmesidir. Dündar’a göre bu içe dönük iskân Viyana savaşı yenilgisinden sonra başlayan bir süreçken (Dündar. 2008. s.41), Karpat’a göre bu süreç Rusların, Kırımı ilhakı ile başlar (Karpat. 2017. s.94). Bu iki yaklaşım arasında yüz yıllık bir zaman farkı olmasına rağmen her iki düşünür de bu sürecin tam olarak saptanmasının, dönemin sosyopolitik ve sosyoekonomik etmenlerin okunmasına bağlıyorlar. Özcesi, savaşların kaybedilmesi ve değişen uluslararası konjonktürlerle beraber önceden iskân edilmiş Müslüman nüfusun tekrar geri dönmesidir. Bu geri dönme II. Viyana yenilgisi ile başlamış olsa da daha çok. XIX. Yüzyılda artmış ve hız kazanmıştır.
Osmanlı gelişen bu içe dönük iskân hareketini sistemli bir şekilde yerleştirmek için 93 harbi devam ederken, 1877’ de Îskân-ı muhacir3 komisyonu kurdu. Bu komisyon gelen göçleri düzenli ve gerekli yerlere sevk ve iadesini gerçekleştirmek için çalışmalara başladı. Söz konusu olan komisyon ve halihazırdaki iç göç meselesi dönemin hem büyük sorunu hem de bir fırsattı. Sorunu teşkil eden konu, Balkanlar başta olmak üzere kaybedilen topraklardı. Fırsat ise gelen nüfusun tamamı Müslüman ve çoğunun Türk olmasıydı. “Bu göçler ile, Anadolu’ya beş milyondan fazla Müslüman yerleşti. Bu nüfus hareketliliği Anadolu’nun etnik ve dini kompozisyonunda önemli bir dönüşüme yol açtı. Anadolu’da %75-80 civarında olan Müslüman nüfus oranı giderek yükselmiş, gayrimüslim nüfus ise giderek azalmıştır.” (Kibar. 2017. s.23). Gayrimüslim nüfusun kırımlarla, sürgünlerle tasfiyesi de bu dönemlere 1915’e doğru hız kazandı ve akabinde Ermeni soykırımı yaşandı. Bu kırımla beraber Anadolu diye tarif edilen toprak parçası üzerinde gayrimüslim nüfus %2’ye kadar geriledi4.
Balkan savaşının kaybedilmesiyle “imparatorluk Avrupa topraklarının %83’nü, nüfusun da %69’unu kaybetmişti” (Dündar.2008. s.245). Söz konusu olan Anadolu toprakları son kale olarak görülüyordu. “İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’de meşrutiyeti geri getirmesi ve özellikle 24 Nisan 1909’da Hareket ordusu ile hakimiyeti tamamen ele almasıyla” (Zürcher.2017. s.122-25) Anadolu’yu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma pratiklerini zirveye ulaştırdı5. Bu sürecin devamı 1912-13 Balkan savaşları ve I. Dünya savaşı oldu. İTC, bu süreçte kendi oluşturduğu planı uyguladı. “Plan: Ege bölgesinden başlayarak Anadolu’nun birçok yerinde, kendi deyimlerince ‘gayri Türk unsurlardan’ arındırma planıydı” (Akçam. 2020. s.37). Bu plan daha 1903’te Kırım’dan göç etmiş “Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde tartışılmış ve özellikle İTC içinde Dr. Bahattin ve Dr. Nazım’ın gelmesiyle yoğunlaşan Türkofon akımca kabul edilmiştir. Sonraki süreçte de bu planın sosyolojik ayağını oluşturan ve dönemin manifestosu olan Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak6 kitabı da, söz konusu olan planı meşrulaştırmış ve gerekli altyapıyı sağlamıştır”. (Zürcher. 2017. s.157-162)
Osmanlı göç olgusunu belirtiğimiz politik bağlam içerisinde kurgulamıştır. Bu sürecin Kürtlere karşı kullanılması da 19. Yüzyılın sosyopolitik değişmelerine göre gelişmiştir. Özellikle, II. Mahmut (1808-1839)7 ve II. Abdulhamit (1976-1909) öncülüğünde gelişen reform ve merkezileşme hamleleri sonucunda Osmanlı-Kürt ilişkileri de farklı bir evreye geçmiştir. Merkezileşme hareketleri ile ordu yapılanmasında, bürokraside ve vergilendirmede yenilikler yapılmaya amaçlanmıştır. Bu doğrultuda gelişen süreç, akabinde de facto özerk olan Kurdistan’a da uygulanmıştır. “II. Mahmut’un başa geldiği zamana kadar özerk olan Kürdistan ve Kürt mirler, gelişen merkezileşme hamleleri sonucunda tasfiye edilmeye başlanmıştır.” (Şur, Çakmak. 2023. 942). Yapılan müdahaleler genellikle mirleri aileleriyle beraber Kürdistan’dan çıkartmak yani zorunlu göçe tabi tutmak ile sonuçlanmıştır8. Osmanlı, Mir Bedirxan (Bedirhan Bey) isyanını bastırdıktan sonra Mirleri tasfiye ederek hegemonyasını yeniden kurar. Mirlerin yerine bu sefer Kürdistan toplumu adına şeyhler ön plana çıkmaktadır. “Şeyh Ubeydullah Nehri, Kürdistan’da oluşan otorite eksikliğinden faydalanarak Osmanlının merkezileştirme hamlelerine karşı çıkmıştır” (Olson. 1992. s.21). Bu karşı çıkış iki bakımdan yenilik içerir. Bunlardan birincisi, “Mirler yerine toplumda dini kanaat önderlerinin direniş bayrağını devralmasıdır. İkincisi de Mirler gibi lokal-kendi etki alanlarından ziyade bütün Kürtistan için hareket etmeleridir” (a.g.e. 23). Şeyh Ubeydullah Nehri isyanının bastırılması sonucunda Nehri önce İstanbul’a sonrasında Hicaz’a sürgün edilmiştir. Bu çatışma süreçleri (daha çok bölgesel çatışmalar olarak devam etmiştir), “İTC dönemine ve sonrasında İTC’nin bıraktığı yerden devamla oluşan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar sürmüştür”. (Mansız. 2023. s.922). Osmanlı’nın son döneminde sistematikleşen demografik mühendislik politikaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet inşasında ideolojik bir temel olarak devralınmış ve daha radikal biçimlerde yeniden üretilerek günümüze dek gelmiştir.
Türkiye’de göç siyaseti ve Kürtler
Osmanlının yıkılıp yerine Türkiye’nin kurulması sonucu Kürt-Türk ilişkileri Osmanlıya göre farklı bir seviyeye geçmiştir. Her ne kadar iskân ve zorunlu göç sistemsel olarak devamlılık sağlasa da meşrulaştırma yöntemlerinde büyük bir değişim gerçekleşmiştir. Türkiye, modern bir devlet olarak ulus-devlet mantığı içerisinde kurulduğundan, imparatorluk gibi bir yönetimselliği kendi hukukunda yürütmemiş9 ve Arendt’ in belirttiği gibi “ulus, devleti yenmiş ve devlet, teritorya üzerinde bir ulusun hakimliği ve hükümranlığı birincil ve meşru kural olarak kabullenmiştir”. (2014. s.269). Bu kabulleniş “politik birliğin (devletin) sınırları ile kültürel birliğin (ulusun) sınırlarının birbiriyle örtüştüğü, bir devletin gücünün büyük ölçüde ulusu nitelendirildiğine inanılan özel kültürel kimlik idealine ve devlet uyruklarının ne derece uyum sağladıklarıyla belirlendiğini kabul ederek gelişmiştir.” (Jorgerden. 2008. s.36). Bu bağlamda devletin ilk yıllarından başlayan yok etme politikaları bütünü, sistemsel olarak Kürtler üzerinde sürdürülmüştür.
“Devletin Kürtleri yerinden etme ve göçebe Kürtleri yerleşik yaşama koyma isteği 1920’lerde uygulanmaya başlandı. 1920 iskân kanunu ile başlayan süreç 1925 Takrir-i Sükûn kanunu (huzuru sağlama yasası), 1930 iskân politikaları ve 1934 iskân kanunu ile güncellenerek günümüze kadar yenilenerek gelmiştir” (Çağaptay. 2002. s.225-32).
Kanunların yanında bir de raporlar vardır. İskân ve zorunlu göçü sistemli hale getirmek için birçok komisyon kurulmuş ve çalışmalar yürütülmüştür10. Komisyonlara ek olarak da görevlilerin hazırladıkları raporlar vardır. Burada özellikle Abdülhalik Renda raporuna değerlendirilecektir. Bunun nedeni, raporun “‘yeni rejimin yol haritası’* olma niteliğini taşıyor olmasıdır. Raporda ‘elimizde kalan Türkiye arazisinde iki milletin aynı kudret ve salahiyetle hâkim bulunması ihtimalinin katiyen görmediğini’ belirten A. Renda, iki millet vurgusunun biri Kürt diğeri de Türk milleti olduğunu ve Kürt milletini ‘tedip (terbiye etme)’ ve ‘tenkil (uzaklaştırma, cezalandırma)’ ederek yok edilmesi ve nüfusun seyrekleştirilmesinin gereğini vurguluyor. A. Renda ‘tedip’ ve ‘tenkil’ uygulamalarının nasıl işleyeceğini ve Kürt milletinin nasıl çoğunlukta oldukları yerde seyrekleştirileceklerini de belirtir. A. Renda, söz konusu olan uygulamaların gerçekleşmesi ve herhangi bir engelin olmaması için de ‘tedbir devleti/hukukunu’ kullanmıştır. (Aslan. 2023. s.727-30).
Yeni rejimin yol haritası olarak kabul edilen bu rapor “1930’lu yılların ortalarına geldiğinde ‘geçen dört yılda yapılan ve gelecek dört yılda yapılması planlanan işler hülasası’ adında bir rapor daha hazırlanmıştır” (Aslan. 2023. s.728). Sonraki süreçte, “A. Renda raporunun önerdikleri kapsamlı bir şekilde, 1934’te 2510 sayılı iskân kanunu ile çıkartılır” (a.g.e. 730). Bu yasayla hedeflenen “Fırat’ın doğusu ve batısı ve diğer bölgelerde11 meskûn olan Kürt nüfusunu dağıtmak ve yerine balkanlardan ve Kafkasya’dan gelen Türk nüfusu yerleştirmekti.” (Kurban, Yeğen. 2011. s.47; Aslan. 2023. s.731-732).
2510 sayılı yasa, gerekli değişiklikleri yapmak için ülkeyi nüfus bakımından üç kategoriye, bölge bakımından ise üç mıntıkayla ayırır. Kategorik olarak, “birincisi, Türkçe konuşan ve Türk olan, ikincisi, Türkçe konuşmayan ama Türk olanlar (Türkçe konuşmaya Trük göçmenler ve Türk kabul edilen Kürtler) ve üçüncü kategori olarak da Türk kökeninden sayılmayanlar (Araplar ve gayrimüslimler)” (Jongerden. 2008. s.218). Mıntıka olarak da ayrılan birinci bölge, “Türk kültürünün oluşturulması istenilen bölgelerdi. Bu bölgelere Kürtler yerleştirilmeyecekti. İkinci bölge, Türk kültürünün ve nüfusunun yüksek olduğu yerlerdi. Bu bölgeye göç ettirilen Kürtler yerleştirilecekti. Üçüncü bölge ise iskân ve istikamete yasak olan bölgedir. (Jongerden. 2008. s.218; Kurban, Yeğen. 2011. s.47-48). Bu kanun neticesinde “Tunceli, Erzincan, Bitlis, Siirt, Van, Bingöl, Diyarbakır, Ağrı, Muş, Erzurum, Elâzığ, Kars, Malatya, Mardin ve Çoruh illerinden 5.074 hanede yaşayan 25.831* kişinin Batı Anadolu’da zorunlu iskâna tabi tutulduğu anlaşılmaktadır” (Kurban, Yeğen. 2011. s.48). Devlet, tek partili rejim dönemi boyunca Kürtlere karşı uyguladığı son ve kapsamlı göç politikası 1937-38 Dersim katliamı sonrası olmuştur. Bu girişimle birlikte binlerce insan Dersim bölgesinden batıya göç ettirilmiştir.
Doksanlar Süreci ve Köy Yakma Olayları
Dersim Olayları ve zorunlu göç gibi tarihsel kırılmalardan sonra, 1990’lara kadar Türkiye’de Kürtlere yönelik çeşitli siyasi ve askeri müdahaleler yaşandı. Ancak 90’lı yıllar, devletin bu meseleye yaklaşımında yeni bir eşiği ifade eder. 1978’de kurulan PKK’nin* kırsal bölgelerde ve Kürt nüfusun yoğun olduğu kentlerde etkisini artırması sonucu, devlet bu alanlarda kontrolü yeniden sağlama ve hegemonyasını yeniden tesis etmesi için orantısız güç kullanmıştır. “1989-1999 yılları arasında yaşananlar, devlet şiddetinin en yoğun biçimde uygulandığı dönemlerden biri olarak öne çıkar” (Barut. 2011. s.21). 90’lar süreci her ne kadar devlet şiddetinin doruğa çıktığı anlardan biri olsa da bu süreç de devletin, Kürtlere karşı genel politikalarından ve yaklaşımından ayırmamak gerek. Nitekim, belirtiğimiz göç politikalarının bir devamı olarak devlet, mekânı yeniden düzenleme, hegemonyayı tesis etme ve şiddet tekelini kendinde bulundurma adına geliştirdiği eylemler 90’larda yine ve yeniden yaşatılmıştır.
“1990’lı yıllarda, Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgede ağırlıkla devlet eliyle gerçekleşen zorla göç, hukukun en formel biçimiyle dahi bütünüyle askıya alındığı12, yerinden yurdundan edilen Kürtlerin en temel vatandaşlık haklarının sistematik olarak ihlal edildiği bir süreç oldu” (Kurban, Yeğen. 2011. s.49). 1987 OHAL Bölge Valiliği13 ile başlayan zorunlu göç süreci TSK’nın doktrin değiştirmesi** ve dönemin Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın Başbakan Süleyman Demirel’e yazdığı mektupla sistemleşti. Kısa, orta ve uzun vadede çözüm önerileri geliştiren Özal’ın kısa vadeli çözüm önerisi: “Kırsalda kalan köy ve mezralarda sayılar 150-200 binden fazla olmayan köylülerin planlı bir şekilde batıya göç ettirilmelerini sağlamak, geri dönmemeleri için barajlar inşa etmek, halkı PKK’den uzaklaştırmak için sınır ticaretine izin vermek ve bölge halkından oluşan güvenlik güçleri oluşturmak (koruculuk), sürekli ve devamlı askeri gözlem yapmak ve yollar üzerine kalekollar kurmak. Orta ve uzun vadeli önerilerde ise Adıyaman, Diyarbakır, Urfa, Mardin, Siirt, Elâzığ, Erzincan, Malatya, Erzurum, Kars, Ardahan, Iğdır illeri kırsal alanda yaşayan insanlar için cazibe merkezi haline getirilmeli ve kırsalda yaşayanları merkezlere doğru göç ettirme politikaları yürütülmelidir. Bununla beraber özel sektörün gelişmesi için teşvikler yapılmalı ve vergilerden muafiyet düzenlenmelidir” (Jongerden. 2008. s.93-99; Yılmaz. 2015. s.79-80).
Özal’ın mektubu her ne kadar şiddeti aktif bir katalizör olarak kodlamasa da uygulanan plan şiddeti en çıplak hali ile yaşatmıştır. Özellikle köy yakma vakası bu durumu açık bir halde gösterir. Bunun dışında “Özal’ın mektubu gelişen süreci mekânsal bir sorun olarak değerlendiriyor” (Jongerden. 2008. s.99). Bu bağlamda, tarihsel olarak belirtmeye çalıştığımız gibi önceki müdahale ve süreçlerle benzerlik ve devamlılık sağlar. Nitekim, Abdülhalik Renda raporundan şark-ıslahat planına, 1934 iskân kanunundan Tunceli kanununa, 1987 OHAL’inden Özal’ın mektubuna kadar gelişen müdahalelerin tamamı belirli bir bölgenin yeniden düzenlenmesini ve mekânın yeniden tahsis edilmesine odaklanmıştır. Bu bağlamdan hareketle 90’ların şiddet sarmalı ve köy yakma olayları, silahlı bir örgüte müdahale etmekten ziyade bir bölgenin tarihini, hafızasını, demografik yapısını ve doğal halini bozmak olarak anlaşılmaktadır.
Hukukun askıya alındığı, istisnayı halinin belirleme yetkisi bazen bir komutana bazen de bir ere veya köy korucusuna bırakıldığı ve herhangi bir etik-ahlaki değerin göz önünde bulunmadığı bir süreç olarak gelişen köy yakma ve boşaltma süreci, “milyonlarca insanı etkilediği halde çok az tartışıldı ve gündemde tutuldu” (Kurban, vd. 2006. s.13). Akabinde, binlerce köy boşaltıldı ve yakıldı. Milyonlarca insan zorunlu göçe tabi tutuldu ve batıya sürüldü. Bu bağlamda devlet içi mültecilik tanımı da Kürtler adına gelişti. Ekseriyetle, bu dönemde yaşanan şiddet olaylarından dolayı Kürtler Türkiye’nin batısına, Avrupa’ya ve Irak Kurdistan bölgesine mülteci olarak geçtiler14.
Sabah saatlerinde askerler köye geldiler ve köyü boşaltmamızı istediler. Kimse karşı çıkamıyordu. Ben itiraz ettim ve sesimi yükselterek karşı çıktım. Askerler hemen köy muhtarını çağırdılar ve muhtar yanıma gelerek şunu söyledi: eğer sesini kısmazsan askerler hepimizi (köylüleri) terörist olarak rapor edecekler dedi. Bende biliyordum terörist olunca neler olduğunu. Yani sustum, susmak zorunda kaldım ve Van’a doğru ailemle gitmek zorunda kaldım. Oradan Mexmûr’a (Mahmur’a)* geçecektik ama ben Van’da yakalandım ve nedenini bilmediğim halde önce Bitlis’e sonra Diyarbakır’a götürüldüm. (…) Hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul’a gelmek zorunda kaldık15.
Devlet, köy yakma ve boşaltma olaylarına ilişkin bilgi akışını yoğun dezenformasyon ve sansür uygulamalarıyla denetim altına almaya çalıştı. Özellikle sansür yoluyla bu olayların boyutunu kamuoyundan gizlemeye, dezenformasyon aracılığıyla ise gerçekleri çarpıtarak toplumsal algıyı yönlendirmeye çalıştı. Ancak süreç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındıktan sonra, 1998 yılında CHP’li milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) verdiği araştırma önergesinin kabul edilmesinin ardından, TBMM tarafından bir araştırma komisyonu kurularak konuya dair resmi incelemeler başlatıldı (Çağlayan, Özar, Doğan, 2011, s. 20).
Tüm bu gelişmelere rağmen dezenformasyon yayılmaya devam ettirildi. Örneğin TBMM raporunda, 3428 köy ve mezranın boşaltıldığı, Olağanüstü Hal (OHAL) valiliklerinden alınan bilgilere göre ise 378.335 kişinin göç ettiği belirtilmiştir. Ancak Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) talebiyle Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün (HÜNEE)16 yürüttüğü ve 2006 yılında yayımlanan ‘Türkiye’de Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması’ raporunda, güvenlik gerekçesiyle zorunlu göçe maruz kalan nüfusun 953.680 ile 1.201.200 arasında olduğu ifade edilmiştir. Buna karşın, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Göç-Der, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV) tarafından Mayıs 2001’de yapılan ortak açıklamada, boşaltılan yerleşim birimi sayısının 3700, göç etmek zorunda kalan kişi sayısının ise 3 milyonu aştığı belirtilmiştir (Çağlayan, Özar, Doğan, 2011, s. 19–22; Kurban vd. 2006, s. 69–71).
Köy yakma olaylarının AHİM’e gitmesi sonucu 1998’de başlayan “suçu kabullenme(me)” durumu da farklı bir evreye geçer. Özellikle, devletin üst düzey bürokratları ulusal ve uluslararası tepkiyi dindirmek veya farlı bir bağlama çekmek için birçok yol ve yöntem denemişlerdir. Daha 1994’te Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel konuyu farklı yönlere çekmek ve hedef alınan bölgede/mekânda toplum-terör ayrımını gözetmeksizin, yapılan şiddet faaliyetini meşrulaştırmak adına şunları söyler: “Güvenlik güçleri köyleri imha etmez. Köyleri yakmaz. Çatışma var. Çatışmacılar bir köyde belirlenirse, askerleri ve polisleri öldürüyorlarsa tabii ki güvenlik güçleri onların cinayetlerine izin vermeyecektir. Bu bir çatışmadır. Bu yer artık bir köy olmaktan çıkmıştır” (Yılmaz. 2015. s.77).
Demirel’in bu söylemi iki düzlemde ele alınmalıdır. Birinci düzlemde, devletin şiddetini meşrulaştırma çabasının retorik bir stratejisi olarak işlev görmektedir. Aynı zamanda belirtiğimiz köylerin yakılması durumunu da meşrulaştırır. Köylerin artık “köy” olmaktan çıktığını iddia etmek, orada yaşayan sivillerin “korunmaya değer” yurttaşlar olmaktan çıkarıldığını ima eder. İkinci düzlemde ise bu söylem, istisna hâlinin, zoe ile bios arasında bir ayrım yaratılmasıdır. Devlet, burada bir egemen olarak, bazı yaşamları siyasal topluluktan dışlayarak onları “çıplak hayat” statüsüne indirger. Bu bağlamda artık “köy olmayan” yerlerde yaşayanlar da vatandaşlık vasfından çıkıp, öteki veya terörist olarak insan değerinden düşürülmüş olurlar.
Nitekim, “bu dönemde köy boşaltma operasyonları çoğu zaman hava bombardımanı ile yürütülürken, köylerini terk etmek istemeyen köylüler de doğrudan hedef alınmıştır” (Yılmaz, 2015. s.170). Köy yakma olaylarına eşlik eden bir diğer toplumsal kırılma ve sivil-terör ayrımının silikleştiği olay da faili meçhul cinayetlerdir. Devletin ve devlete bağlı paramiliter güçler (örneğin JİTEM) bu süreçte sivil halkı direkt hedef alarak eylemler yapmıştırlar. Bu eylemler sonucunda faili meçhul cinayetlerin sayısında ciddi artış yaşanmıştır. “TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu verilerine göre söz konusu cinayetlerin işlendiği şehirler arasında Diyarbakır’da 259 kişi, Mardin’de 155 kişi, İstanbul’da 145 kişi, Batman’da 125 kişi ve Şırnak’ta 34 kişi faili meçhul cinayetler kurban gitmiştir” (a.g.e. s.77).
Genel bağlam içerisinden bakıldığında ise dezenformasyon uygulamaları var olan verileri çarpıtıp, göç ettirilmiş nüfusu az göstermeye dönük olmuştur. “1999’da Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsüne kabul edilmesiyle birlikte içerde susturmaya çalıştığı zorunlu göç olayı nihayetinde uluslararası kamuoyuna açık hale geldi” (Kurban, Yeğen. 2011. s.51-52). Bu gelişmelerden önce devletin kısmi bir yüzleşmesi gibi gözüken ve 1995’te başlayan Köye Dönüş Rehabilitasyon Projesi (KDRP) adlı çalışmayı da belirtmemiz gerekir. Fakat, bu gelişme genel bağlamda bir yüzleşme olarak ele alamayız. Çünkü, söz konusu projede “boşaltılan köylerin çoğu OHAL kapsamı içerisinde olduğundan, o köylere giriş ve çıkış yapılması yasaktı. Ayrıca, köylerinden edilen insanlar, zorla çıktıklarını dile getirdiklerinde ise resmî kurumlarda karşılık bulamıyorlardı17 ve müracaatları sonuçsuz kalıyordu” (Kurban, Yeğen. 2011. s.50-51; Yılmaz. 2015. s.81-82).
Türkiye’nin 1999’da AB’ye aday ülke statüsüne kabul edilmesiyle AB toplumsal sözleşmesini de kabul etmesi anlamına geliyor. Özellikle, “Avrupa Konseyi, aday ülkelerde Kopenhag Kriterleri olan, siyasi zorunluklar, hukuk devleti ilkesi ve azınlık haklarına saygı maddelerini vurguluyor” (Kurban vd. 2006. s.93). Bu gelişmelerle ve köylerinden olan insanların mücadelesi sonucu ‘köy yakma olayları’ görünür hale geldi ve devletin yüzleşmesi bir zorunluluk halini aldı. Bu zorunluluk, özellikle, BM Genel Sekreteri’nin Ülke İçinde Yerinden Olmuş Kişiler Özel Temsilcisi Francis Deng’in, 2002’de Türkiye’ye gelmesiyle daha da gündeme geldi18. “Deng, devlet yetkilileriyle, valilerle, STK’larla ve yerinden olmuş insanlarla görüşme yaptıktan sonra Türkiye’ye yedi maddelik bir öneri sundu. Bu maddelerde, ‘yerinden edilmişlerin gerçek sayısını, bu kişilerin içinde bulundukları yaşam koşullarını, adil şartlarda dönüşlerini, geri dönüşteki sorunları, yerleşim yerindeki yardım ve entegrasyonu, güvenliği, tanzimatı ve STK’larla iş birliği’ maddeleri vardır” (Kurban vd. 2006. s.96-98; Kurban, Yeğen. 2011. s.52).
Francis Deng’ in raporda belirtiği maddeler, daha önce belirtiğimiz devletin sansür ve dezenformasyonlarına bir cevap niteliğinde olmuştur diyebiliriz. Nitekim, bu raporda belirtilen ‘gerçek sayının belirlenmesi, güvenlik durumu, geri dönüş şartlar ve tanzimat’ maddeleri, daha sonra zorunlu göç ve köy yakma olayları için hem devlet tarafından hem de bu konuyu araştıranlar tarafından referans alınmıştır.
Suçu Kabullenme(!) ve Tanzimat Yasası
Köy yakma olayları ve zorunlu göç gerçeği ulusal ve uluslararası alanda görünür olup tartışılınca “AB, Türkiye’nin üyelik sürecinde bu sorunu görmesini ve çözmesini siyasi kriterlere dahil etmesi üzerine Türkiye ‘Avrupa Birliği Müstebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program’ında tanzimat yasasının 2004’te yürürlüğe gireceğini tahayyül etti” (Kurban vd. 2006. s.76). Bu adım Türkiye’nin zorunlu göçe ve köy yakma olaylarının çözümü için attığı önemli adım oldu. Fakat, bu adım sorunun çözümünden ziyade “daha çok AHİM’e giden suç duyurularının önünü kesme, zorunlu göçe maruz kalmış insanları tekrar devlete güvenmeleri için ikna etme ve mağdur-mağdur ayrımını yapmak için kullanıldı” (a.g.e. s.78-79).
Burada “mağdur-mağdur ayrımı” olarak ifade etmeye çalıştığımız olgu, devletin TBMM’de kabul ettiği Köye Geri Dönüş Programı kapsamında tazminat verme kurallarını esnetmesi ve bu süreçte mağdurlar arasında ayrım yapmasıdır. Nitekim, “Hükümet, uygulamayı iyileştirmek adına, yasada Aralık 2005, Aralık 2006 ve Mayıs 2007’de üç kez değişiklik yapmıştır” (Kurban ve Yeğen, 2011. s.70). Bu değişikliklerle birlikte tazminat yasasının içeriği ve kapsamı da yeniden şekillendirilmiştir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, devlet zorunlu göçten etkilenen kişi sayısını azaltmaya ve göç nedenlerini ‘isteğe bağlı’ olarak çerçevelemeye çalışmıştır. Bu bağlamda, tazminata hak kazanacak mağdurların belirlenmesi amacıyla komisyonlar kurulmuştur.
Bu komisyonlar, vali yardımcısının başkanlığında toplanan yedi kişilik bir gruptan oluşmaktadır. Üyeler, Maliye, Tarım ve Köyişleri, Sanayi ve Ticaret, Sağlık ile Bayındırlık ve İskân müdürlüklerinden altı devlet memuru, valinin atadığı bir uzman ve baro tarafından görevlendirilen bir avukattan oluşmaktadır. Görüldüğü üzere, bu komisyonlarda yalnızca avukat kamu görevlisi olmayan bir üyedir (Kurban vd. 2006. s.78). Komisyonların görevi yapılan başvuruları değerlendirmektir. Söz konusu komisyonlarda yerinde tespit etme ve bilirkişi raporlarına göre başvuruyu olumlu veya olumsuz değerlendirme yetkisi vardır.
Yasada yapılan değişikliklerle birlikte tazminat yasasının kapsamı daraltılmıştır. Örneğin, yasa başlangıçta yerinden edilmiş tüm bireyleri kapsarken, sonraki düzenlemelerle birlikte bazı gruplar kapsam dışı bırakılmıştır. Bu gruplar arasında, (1) isteğe bağlı olarak göç edenler, (2) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurarak tazminat alanlar, (3) göç etmelerine kendi kusurları neden olanlar ve (4) terör suçlamaları nedeniyle göç edenler yer almaktadır (a.g.e., s. 78). Özellikle, “terör nedeniyle” ya da “terör suçlamaları nedeniyle” göç eden kişiler herhangi bir değerlendirmeye dahi tabi tutulmaksızın tamamen kapsam dışı bırakılmıştır.
Bu durum, uygulamada mağdurlar üzerinde baskı oluşturan sonuçlar doğurmuştur. Öyle ki, tazminat yasasından faydalanmak ve köylerine dönebilmek isteyen mağdurlara, köylerini PKK nedeniyle terk ettiklerini ifade eden ve bu nedenle tazminat haklarını kaybettiren dilekçeleri imzalamaları yönünde baskılar yapılmıştır (a.g.e., s. 95). Bu örnek, tazminat sürecinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik süzgeçlerden geçirildiğini açıkça göstermektedir.
Buraya geldiğimde (İstanbul’a) hakkımızı aramak için çalışmalarda bulundum. Göç-Der’e gittim ve onlar sayesinde suç duyurusunda bulundum. Kaymakamlık, beni görüşmeye davet etti ve bende gittim. Oraya gidince bana dediler ki ‘köyümü PKK yaktı’ diyeceksin, bende hayır dedim köyümü öğleye doğru köye gelen askerler yaktı dedim ve oradan çıktım. (…) Bu yasadan faydalan birkaç kişi tanıyorum. Bu yasadan faydalananların çoğu ya devletin dediğini kabul edenlerdir ya da köye dönmek için koruculuğu kabul edenlerdir19
Son olarak, tazminat yasasında yapılan değişikliklerle birlikte, yalnızca hak sahipliği kriterleri değil, tazminata konu olabilecek zarar türleri bakımından da önemli bir daralmaya gidilmiştir. Nasıl ki mağdurlar belirli kategorilere ayrılarak değerlendirmeye tabi tutulduysa, benzer şekilde zarar türleri de sınırlandırılarak tazminat kapsamı daraltılmıştır.
Yasanın ilk taslağında her türlü zararın dikkate alınması öngörülmüşken, yapılan düzenlemelerle birlikte yalnızca belirli zarar türleri tazminata konu edilebilmiştir. Bu zararlar şu şekilde sınırlanmıştır: (1) taşınır ve taşınmaz mallara verilen zararlar, (2) insan canına ve bedenine yönelik zararlar, (3) bireylerin mallarına ulaşamamaktan kaynaklanan zararlar (Kurban vd., 2006. s.77-78). Buna ek olarak, taşınır ve taşınmaz mallar ile ulaşılması mümkün olmayan mallara ilişkin zararların tespiti, tamamen komisyonların takdirine bırakılmıştır. Bu durum hem değerlendirme sürecinin subjektifleşmesine hem de mağduriyetlerin resmi kayıt altına alınmasında eşitsizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim, “zarar tespit komisyonları, süreçte objektif davranıp mağduriyetleri gidermeye dönük hareket etmeliyken ve adalet dağıtıcı olarak konumlanmalıyken tam tersi bir duruş sergilemişlerdir. Komisyon üyeleri devletin çıkarını gözeterek, yerinden olmuşlara mümkün olduğunca düşük tanzimat verecek birer idari mekanizma haline gelmiştir20” (Kurban, Yeğen. 2011. s.72)
Sonuç olarak, çalışmanın izlediği tarihsel ve kavramsal çerçeve, zorunlu göç olgusunun yalnızca 1990’lı yıllarla sınırlı bir güvenlik meselesi olarak ele alınmasının ciddi bir indirgemeye yol açacağını ortaya koymaktadır. Osmanlı döneminden itibaren devletin mekân üzerinde uyguladığı yeniden yapılandırma stratejileri, Cumhuriyet’in ulus-devletleşme süreciyle kurumsal bir süreklilik kazanmış; bu süreklilik, 90’lı yıllarda özellikle Kürt nüfusu hedef alan politikalarla yeni bir evreye geçmiştir. Bu bağlamda, Jongerden’in belirtiği gibi, “ulus temelli devletin inşası bağlamında mekân üretimi projesi, esasen politik otoriteyi belirli bir coğrafi alan üzerinden kültürel bir kimlikle özdeşleştirme projesidir” (Jongerden. 2008. s.49) Bu tanım, ulus-devletin yalnızca toprak üzerinde egemenlik kurma amacıyla değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik homojenlik yaratma hedefiyle hareket ettiğini göstermektedir.
Bu bağlamda, 1990’lı yıllarda yaşanan zorunlu göç ve köy yakma olayları, sadece güvenlik kaygılarıyla açıklanamayacak kadar derin içsel ve yapısal dinamiklere sahiptir. Zira bu dönemde uygulanan politikalar, negasiyon (inkâr), asimilasyon ve eliminasyon (tasfiye) süreçlerinin bir devamı niteliğinde olup, ulus-devletin mekânsal ve demografik mühendislik faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu noktada önemle vurgulamamız gerekir ki, söz konusu süreci yalnızca savaş ve çatışma bağlamında okumak hem kavramsal eksiklikler yaratmakta hem de devletin belirli coğrafi alanlara yönelik yapısal müdahalelerinin amacını daraltmaktadır. Böylesi bir yaklaşım, mekânın bir egemenlik nesnesi olarak yeniden üretildiği tarihsel ve ideolojik bağlamı görünmez kılarak, meselenin yalnızca askeri ya da güvenlik temelli bir düzleme indirgenmesine neden olur. Bu nedenle, göçü ve zorunlu göçü tarihsel süreklilik, ideolojik yönelim ve mekânsal dönüşüm bağlamında ele almak, yalnızca yaşanan mağduriyetlerin değil, aynı zamanda devlet-toplum ilişkilerinde ortaya çıkan kırılmaların da daha bütüncül bir biçimde analiz edilmesine imkân tanır…
KAYNAKÇA
Agamben,
Arendt, H. (2014). Totalitarizmin kaynakları/ 2 emperyalizm. İstanbul: iletişim yayınları
Aslan, Ş. (2023). Kürt Coğrafyasında Cumhuriyetin Nüfus Tahayyülleri (1924-1938). Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet içinde (S, s: 727-733) Ankara: Dipnot Yayınları
Barut, M. (2011). Zorla Yerinden Edilenler İçin Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Araştırma Raporu. Microsoft Word – goc_rapor_20 haziran 2011.doc Erişim tarihi: 03.05.2025
Chatty, D. (2019). Modern Ortadoğu’da Zorunlu Göç ve Mülksüzleştirme. Ankara: Siyah-koyu yayınları
Çağaptay, S. (2002). Kemalist dönemde göç ve iskân politikaları: Türk kimliği üzerine bir çalışma. Toplum ve Bilim, 93, (s 218-241).
Çağlayan, H& Özar, Ş& Doğan Tepe, A. (2011). Ne değişti? Kürt Kadınlarının Zorunlu Göç Deneyimi. İstanbul: Ayizi yayınları
Çeper, R. (2020). Sömürgeciliğin Psikopatolojisi. İstanbul: Name yayınları
Daşçıoğlu, K. (2007). İskân, Suç ve Ceza. Osmanlı’da Sürgün. İstanbul: Yeditepe yayınları
Dündar, F. (2008). Modern Türkiye’nin Şifresi. İstanbul: iletişim yayınları
Erdem, U. (2018). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Muhacir Komisyonları ve Faaliyetleri (1860-1923). Ankara: Türk Tarihi Kurumu Yayınları
Foucault, M. (2000). Entelektüelin Siyasal İşlevi. İstanbul: Ayrıntı yayınları
Gökalp, Z. (2019). Kitaplar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Jongerden, J. (2008). Türkiye’de İskân Sorunu ve Kürtler. İstanbul: Vate yayınları
Kardam, A. (2019). Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan. İstanbul: Dipnot yayınları
Karpat, H, K. (2017). Osmanlı’dan Günümüze Etnik yapılanma ve göçler. İstanbul: Tim Aş yayınları
Kaygalık, S. (2009). Kentin mültecileri. Ankara: Dipnot yayınları
Kibar, M, Z. (2017). 20 Yılda İkinci Kez Yerinden Edilmenin Hafızaya ve Teritorya Tasavvuruna Etkisi: Sur Örneği. (Yüksek lisans tezi)
Kurban, Z& Yeğen, M. (2011). Adaletin Kıyısında: ‘Zorunlu’ Göç Sonrasında Devlet ve Kürtler. İstanbul: TESEV Yayınları.
Kurban, D& Yükseker, D& Çelik, A, B& Ünalan, T& Aker, A, T. (2006). “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek”. İstanbul: TESEV Yayınları
Mansız, N. (2023). Tarihte Kürt ve Türk İlişkileri: Selçuklulardan Cumhuriyete Kısa Bir Panorama. Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet içinde (S, s: 916-926) Ankara: Dipnot Yayınları
Şur, T& Çakmak, Y. (2023). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürt Aşiretleri ve Devlet İlişkilerine Panoramik Bir Bakış. Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet içinde (S, s: 935-952) Ankara: Dipnot Yayınları
Yılmaz, A. (2015). Kürt Mülteciler ve Mülteci Öznenin Politik Kimliği. (Doktora Tezi)
Zürcher, E, J. (2017). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim yayınları


