Lacan’ın Bilinçdışını Benjamin’in Tarih Meleğiyle Devrime Ulaştırmak

Modern düşüncede iki ‘düşünüş’ üzerine eleştirel biçimde tekrar yaklaşılması ve bu düşünüşlerin ötesine geçerek bir kez daha yeni bir paradigma kurulması gerekmiştir. Bu düşünüşler: Cogito felsefesi ve ilerlemeci tarih anlayışıydı.  

Cogito felsefesi, kökleri Descartes’ın meşhur “düşünüyorum öyleyse varım” sonucuna varmasıyla temel bulan bir felsefe. Descartes, her şeyden şüphe edilse bile şüphe etmekten şüphe edilemeyeceğini, şüphe etmenin de düşünen bir varlık olmakla ilişkisini kurmuştur. Öyleyse, düşünmek varlığın bir kanıtıdır. Düşünen varlık, bilgiye hakim olabilen bir varlıktır. Descartes ayrıca insan varlığının birbirine indirgenemeyecek iki tözünün olduğunu ifade etmiştir. Bunlar, zihin ve bedendir. Beden, fiziksel dünyanın içerisinde mekanik bir sistemken, zihin, bilgiye ulaşmamızın ve varlığımızın kanıtının temel dayanağıdır. Dolayısıyla, cogito felsefesiyle varlığın temeli ve gelişimi zihin meselesine bağlanmıştır. Bu düşünce Batı düşünüşünde güçlü bir yankı uyandırmıştır. 20. yüzyıl Batı düşüncesinin en popüler felsefi akımlarından olan varoluşçuluk da bu düşünceden beslenerek varlığın tekil olarak düşünce ürettiğini ve bireysel bir denklemde gelişebileceğini, hatta deneyimlenen politik, sosyal ve kültürel pek çok şeyin de insan varoluşunun sorumluluğunda onu var eden bir deneyimler silsilesi olarak yorumlanagelmiştir. Ünlü varoluşçulardan Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına bir önsöz yazarken Fanon’un “devrimci şiddet” kavramına eğilmiştir. Sartre’a göre, devrimci şiddet ile sömürülen iki kişiyi öldürür: sömürgeciyi ve içindeki sömürüleni (Önsöz: Sartre; Fanon, 2021). Her ne kadar insanın mücadeleye dair duygularına umutlu bir hitap biçimi olsa da bu söz esasında dekolonyal hareketin ve dekolonyal hareket içerisindeki sömürülen öznelerin birçok gerçekliğini Batı metafiziği temelli bir okumadır bu. Nitekim, dekolonyal harekette devrimci şiddet öznelerin tekil bireyler halinde mücadeleye karar vermesiyle özgürleştiği bir hareket değildir. Sömürülenin kurtuluşu, sömürü düzeninin kendisini ortadan kaldırmak ve yerine geçebilecek yeni bir sömürünün de önüne devrimci bir yeni kurucu koymaktır. Bu bağlamda devrimci şiddet, tarihte zorun rolünü gerçekleştirilmesi gereken bir aşamadır. Mesele, karşıt özneler arasında ortada olan şiddet değildir, mesele topyekün bir kurtuluş için egemen olanı her alanda yok etmenin devrimci izleğidir. Cogito felsefesi, sömürülme durumunun temelini egemenin tam tahakkümüne tamamen maruz kalma sorunundan çıkararak, tekiller halinde öznelerin “sömürülen” kimliğine yükler. Oysaki, zafer sömürülenin mücadeleyi düşünebilmesiyle onun harekete geçmesi anında elde edilmez, bu bize yanıltıcı ve romantik bir özgürlük verir yalnızca. Zafer, sömürgeci “Baba figürünün” simgesel alandan tamamen koparılıp yeni bir simgesel alanı kurmakla elde edilecektir. 

İlerlemeci tarih anlayışında ise tarihin neden sonuç dizgeleriyle ilerleyen lineer bir süreç olduğu iddia edilecektir. Tarih, evrensel bir boyutta tek bir çizgide ilerlediği varsayılır. Farklı boyutlarda gerçekleşmez, neden-sonuç dizgeleriyle şimdiye gelir ve durmadan ilerler. Genel düşünce, bu ilerlemenin iyiye doğru gittiği düşüncesini üretir. Ne var ki, tarihin ‘‘ilerleyen”konumunda tarihin “iyiye” giden yüzü bize uzun yaşam, teknoloji, hızlı ulaşım gibi “imkanlar” sunarken, diğer yüzü faşizmi, soykırımları, insansız savaş araçlarını ve yıllar geçtikçe dramatik biçimde artan toplumsal eşitsizlikleri var eder. 

Bu iki düşünce biçimine karşı iki düşünür önemli bir epistemolojik muhalefet üretmişlerdir. Cogito felsefesine karşı Jacques Lacan, Freudyen teorinin bilinçdışı kavramını yeniden yorumlayarak, Walter Benjamin ise diyalektik ve tarihe karşı yeni bir yorum üreterek iki yaygın düşünce sistemini tekrardan gözden geçirmemizi sağlamışlardır. 

Lacan ile Cogito’nun Ötesi:

20. yüzyıl Fransa felsefesinde varoluşçuluğun yanı sıra yapısalcı felsefe de ikinci bir popüler akım haline gelmişti. Varoluşçu felsefenin aksine yapısalcılık, öznenin özgür iradesi, sorumluluğu ve kendisini gerçekleştirerek kendisini var edebileceğine tezat bir felsefi sistem öneriyordu. Yapısalcılık, sosyal olanı zihinlerin “özgür” varlıklarından çıkararak sosyal olanın yapıları ve yapılandırdıklarını incelemiştir. Saussure, toplumların temel yapılarından biri olan dilin yapılandırmalarını incelemişti. Toplumların değerleri de tıpkı bir dil gibi yapılanmış ve belli bir gösterenler (bir kavramı anlayabilmemiz için ifade ettiğimiz sözcükler ya da çeşitli imlemeler) kümesi olduğunu iddia etmişti (Nar, 2014). Levi-Strauss’ta da dil, sosyal ve kültürel yaşamın devamı için temel önemde bir yapılanmadır (Nar, 2014). Ancak, dil denilen yapılanmayı yalnızca sözcüklerden oluşan ve basit ve doğrudan bir şekilde bu sözcüklerin gösterilene ulaştığı bir işlevsel sistem olarak düşünmememiz gerekir. Dil, jest ve mimiklerimizi de içeren, içimizden gelen şeyin içinde bulunduğumuz toplumda yapılandırılmış dil sınırlarıyla mecburen ifade edebileceğimiz bir sınır hattıdır. Ayrıca, bu sınır hattını biz oluşturmamışız ya da tercih ederek bu sınırın içerisine dahil olmamışızdır. Ek olarak, doğumumuzdan itibaren bedensel bir biçimde yekpare kavradığımız dünya yavaş yavaş imgelerine ayrılmış ve bu imgeler doğduğumuz dünya içinde anlamlandırılmıştır. Bizim öğrenim sürecimiz bu anlamlandırmaların öğretilmesidir. Ancak, insan yaşamı farklı aile, sosyal, politik ve kültürel çevrelerin farklı etkileşimlerini içerir. Bu etkileşimler sosyal kategorilere ve bu kategoriler arasında hiyerarşilere göre de konumlanır. İnsanın, bedensel algılayışından kopup yavaşça dünyanın simgelerine geçerek yaşaması onda bilincin ötesinde bir bilinçdışı var etmiştir. Bu bilinçdışı, simgeselin bizim geçmişimizde ya da simgesel olanın bizdeki ilk deneyimlerinde ne anlama geldiğini her daim kendi bünyesinde tutar ve bilince sık sık göndermede bulunur. Bilincin topluma uygun sergilediği performansı sırasında onu sahnenin arkasında izleyen ve ona fısıldayan daima bir bilinçdışı vardır. Dolayısıyla dil, bilinçdışından egolarımıza gelen semptomatik tepkilerimizle de var olur.

Bu noktada, Lacan’a bir giriş yapabiliriz. Strauss’tan önemli ölçüde etkilenen Lacan, psikanalize yeni bir soluk getirmiştir. Freud’dan Lacan’a kadar geçen sürede Freudyen teoriyi geliştirenler (Winnicott, Klein, Mahler vs.), bir bebeğin gelişim evrelerinde anne ve babasıyla olan ilişkilerine ve bebeğin anneden kopma sürecinde oynadığı “geçiş nesnelerine” odaklanmışlardı. Lacan, Freudyen teoride kendisine kadar çok göz önünde olmayan bilinçdışı kavramını tekrardan ele aldı. Strauss’tan hareketle bilinçdışının da bir dil “gibi” yapılandığını söyledi. 

Lacan, insan varlığını gerçek, imgesel ve simgesel olmak üzere üç farklı zeminde tanımlamıştı. İnsan, anne rahminde ve ilk doğum anında dünyayı bedensel olarak yaşayan bir varlıktır. Dünyayı algılaması kendi bedeni üzerinden olur ve bütün dünyayı kendi bedeni biçiminde algılayarak var eder. Bana kalırsa bu, tam da cisimlerin birbirlerinden farklılaşmadığı ve dilde dünyanın algılanmadığı bir evredir. Burada, Lacan’ın tariflediği ‘gerçek’ vardır. Tuzgöl (2018) de Lacan’daki “gerçeğin” yaşam içindeki tezahürüne örnek olarak anne karnındaki bebeğin yaşamı, doğumu ve insanın ölüm olayını örnek olarak göstermiştir. Yani, gerçek dilin ve nesnenin ötesinde dünyayı kavrayıştır. Bebek doğum anından sonra ancak bedensel algılayışından kopmaya başlar. Bebeğin annenin gözünde kendi yansımasını görmesi (Lacan buna ayna evresi demiştir) kendi varlığını ilk olarak annenin varlığından farklı olduğunu fark eder, ikincil olaraksa imgelerin kendisinden ve birbirlerinden farklı olduğunu kavrar. Böylelikle bebeğin varlığı imgesel bir düzende konumlanmaya başlayacaktır. Çocuk, bu uzamda annesinin (her insanda olduğu gibi) belli eksiklikler çektiğini ve bu eksikliklerin tamamlanması için bir arzu içinde olduğunu fark edecektir. Dolayısıyla, annesinin arzusunun mutlak nesnesi olması için harekete geçecek ve annesinde eksik kalanı ona vermek için uğraşacaktır. Bu aynı zamanda bir ego oluşumudur. Yani, ego/benlik dünyayı bedensel ve kendisi üzerinden algılamanın kesilmesiyle, bir çeşit dünyanın kendisinden kopmasıyla başlayacaktır. Bunun kopması da annenin arzu nesnesi olabilme çabasıyla olacaktır. Ancak, bu düzen insan varlığının kendinde bir amaç olmaktan ilk kopuşu değildir. Bir diğer kopuş da simgesel düzende olur. Bir süre sonra annesinin arzusunu tamamen karşılayan bir nesne olamayacağını gören çocuk, ayrıca dünyadaki imgelerin anlamlarının önceden belirlendiği bir dünyaya geldiğini fark eder. İmgeleri onun dışında anlamlandıran, dünyayı belirleyen bir otoritedir (babanın-adı) ve bu otorite anne ile çocuk arasına da girer. Dünyanın anlamlandırılması, her şeye muktedir olan babanın-adı etrafında dönmektedir ki bunu fark eden çocuk annesinin arzu nesnesi olmayı kenara koyarak yaşama geldiği dünyayı anlamlandırmaya çalışmaya başlar. 

Simgesel düzene giriş dilin dünyasına giriştir. Babanın-adı bu dünyanın belirleyeni olarak insan varlıklarının arasında bir tahakküm mekanizması olarak gezinerek hem onları kontrol eder hem de dilin sınırlarında onları belirler. Çocuğun simgesel düzene girmesi, artık yalnızca annesinin (esasında daha genel bir tabirle ona bakım verenin) onun ihtiyaçlarını karşılamasıyla var olmayacağını, toplumsal kurallar ve düzen ile belirleneceğini de görmesidir. Simgesel alanda insan varlıklarını babanın-adı (esasında bana kalırsa egemen-olanın-adı da denebilir) merkezinde bir dille şekillenmesi ne var ki, onların ifade aracıdır. Bu ifade aracı arzularını, taleplerini simgesel düzende düzenler. Ancak, dil insan varlıklarının tüm talep ve deneyimlerini aktarmada yeterli olmaz ve burada insan varlığında bir eksiklik ortaya çıkar. Bu eksiklik bilinçdışının doğduğu yerdir. İnsan, bilinçdışında hep dille ifade edemediği, deneyimini aktaramadığı şeyi arar ve hiçbir zaman olmayacak şeyin olmasını arzular. Simgesel, sıkı kurallarla birbirlerine bağlı bir gösterenler sistemidir (Tuzgöl, 2018). Bu bağlamda, simgeselin “efendisi” bizim belirleyenimizdir. Ancak, bana kalırsa bu efendi yalnızca simgesel düzenin tahakkümcüsü olarak kalmaz. Simgesel olanın efendisi aynı zamanda bizim ilk kimliklenme süreçlerimizde anne metaforunu belirleyen, dolayısıyla ilk arzu nesnesi olmak istediğimiz özneyi de oluşturan bir tahakkümcü yahut/aynı zamanda kurucudur. Dolayısıyla, bizim her şeyi bedensel algılayış sonrası geçtiğimiz imgesel düzeni de şekillendiren ve egomuzu ilk oluşturandır. Bu bağlamda, simgesel düzende tahakkümcü olana karşı kazanılacak bir özgürlük için ilk başta egomuzun ilk aşamasına dahi el uzatan ve belirleyen bizzat egemen-olanın-adını yıkmalı ve onu yeniden düzenlemeliyiz. Egemen-olanın-adı yıkılmadıkça, buna karşı olan harekete geçme eylemini özgürlük saymak egemen-olanın-adının yaşamın her zerresini düzenleyip her benlikte tekrar tekrar var olduğunu görmezden gelmektir. Hareket, bireyi özgürleştiren bireyle ilgili bir fiiliyat meselesi değildir. Hareket, yaşamın tahakkümcüsünü ortadan kaldırmak ve topyekün yaşamı yeniden yapılandırmak için bir ilk adımdır. 

Lacan’ın Bıraktığı Noktayı Benjamin ile Tamamlamak 

Lacan’ın bilinçdışına dair yaptığı bu yorum esasında yalnızca öznenin ilk yaşama katılımını anlamak için önemli değildir. Bu bir metodoloji de oluşturur. Bilinçdışı, bu bağlamda yalnızca bireylerin tikel öznelliklerinde oluşmaz. Bilinçdışı, tarihin derinliklerinde de var olabilir. Toplumlar, egemen-olanın-adının kurucu temellerinde onları ilk basamaklarından nasıl kopardığını hatırlayamayabilir ya da egemen-olanın-adıyla bu tarih yapılandırılacaktır. Ancak, tarih, ilerlemeci tarih anlayışının aksine tekil bir lineer çizgi anlatısıyla oluşmaz. Bu, egemen-olanın-adının simgesel düzeninde geçmişin var edilmesidir. Ancak, simgeselin ötesinde ifade edilemeyenler veya hissedilen eksiklikler tarihin bilinçdışında varlığını korur ve bugüne daima bir şekilde ulaşır. Tarihin bilinçdışından ulaşan ifade edilemeyen çığlıklar, yalnızca bu simgesel alanda dil içinde yapılandırılamazlar. 

Bu bağlamda, Benjamin’in tarih anlayışı bize çok şey anlatacaktır. Benjamin tarihe bir nostaljik duyguyla bakmak yerine bugün yaşanılacak bir devrim için “geçmişi kurtarılması” gereğiyle bakacaktır (Canpolat, 2014). Benjamin, geçmişi anlamanın yöntemini kolektif bilinçdışının geçmişteki imgelerini bugün yeniden kurmak olduğunu savunur (Bakçay, 2019). Tarihin akışının sürekliliği ona göre geçmişten bugüne dek uzanan hakim sınıfların muzafferleriyle devam etmiş bir felakettir (Bakçay, 2019). Bu bağlamda, Pasajlar (2022) kitabında tasvir tarih meleği, tarihi bir olaylar zincirinden ziyade tek bir felaket olarak görür. Geçmişe baktıkça gözleri büyümektedir. Geçmişe geri dönüp geçmişin yaralarını sarmak istese de tarihin enkazından gelen bir “ilerleme” fırtınası bunu imkansız kılar ve melek hızlıca geçmişi ardında bırakarak ilerlemeci tarihten kaçar. Benjamin bu noktada, devrimin bir imdat freni olacağını ve hızlıca felakete doğru ilerleyen tarihi durdurarak geçmişi kurtaracağını söylemiştir.  

Diyalektik imgeler kavramı Benjamin’in düşüncesinde anahtar kavramlardan birisidir. Diyalektik imgeler, Benjamin’e göre tarihin akışından kopmuş, geçmiş ile bugünü bağlayarak tarihi katmanlaştıran/katmanlara bölen gruplaşmalardır (Bakçay, 2019). Geçmişten bugüne doğru gelerek zamanın farklı katmanlarından bize uzanır. Bu imgeler böylece tarihi de donduran bir konumdadır. Meleğin rüzgar ile hızlıca göğe doğru yükselmesinin ardından mesiyenik olana ulaştığında zamanın, mekanın donduğu anın kırıntılarıdır sanki. Bu aşamada melek, Mesih ile karşılaşır ve tarihin yaralarını saracak öznenin o olduğunu fark ederek ona dua etmeye başlayacaktır. Mesih, tarihin imgeselinden simgeseline doğru muzafferlerle ilerlemiş ve onu tahakkümüne almış egemen-olanın-adını yıkacak ve tüm imgesel ve simgesel yapıyı tekrardan var ederek geçmişi kurtaracak devrimdir. Mesih, ezilenin dilsel yapılanmasını müjdeleyendir. Bu müjdeleme, simgesel alanı ezilenler ekseninde yeniden yapılandırılacağını haber ederken, imgesel dönem(imiz)de tüm benlik/toplum oluşum ve yaralanmalar(ımız)la yüzleşilmesini sağlar. Yani, bizi/toplumu kendimizin/tarihselin bilinçdışına gönderir ve buradaki yıkıntıların devrimle onarılacağını ve yeniden yapılandıracağını gösterir.  

Lacan’ın bıraktığı nokta böylece Benjamin’in devrimci perspektifiyle tamamlanabilir. İnsanın ana meselesi, onun bu dünyayı bedensel kavrayışından uzaklaşması (gerçekten çıkma) değildir. Ana mesele, gerçekle başladığı yaşam serüveninin diğer basamaklarında onu yapılandıranın nasıl bir mekanizmada işlediğidir. Kapitalizm, egemen-olanın-adının mekanizmasını sömürü üzerine yapılandırılır. Hem özne hem de toplumsal olanın imgesel düzeni, sömürü düzeni ekseninde kurulmuştur. Bize/topluma ilk bakan göz, bir sömürü ilişkilerinde sömürülmüş bir öznedir ve sömürme arzusuyla donanmış da bir öznedir. Dolayısıyla, onun arzusunun eksikliği iki yönde belirir: sömürülmekten kaynaklı sömürülen varlığını geri bulma arzusu, sömürgeci bu simgesel düzende sömürgeci olma arzusu. Biz/toplum ise imgesel düzende bu öznenin arzusunun eksikliğini anlamlandırmaya çalışıp onun arzusunu doyurmaya çalışırız. Ancak, bu imkansızdır çünkü sömürücü arzunun sömürme sınırı olamaz. Sömürgeci simgesel düzende sömürü iki yönde gelişir: varlık devamlı sömürülür ve yok olmamak için devamlı sömürür ancak her sömürdüğünde sömürülen geçmişi ona eksik olduğunu hatırlatır. Arzusunu tamamlayamadığımız ilk özneden sonra ise karşılaştığımız simgesel dünya bizi her öznede oluşan bu sömürü dinamiğinin içerisine sokar. Kapitalizmde simgeselin dili, sömürü içerisinde yapılandırılır ve sömürü merkezli deneyim ve ifadeleri ortaya çıkarır. Devrim, sömürgeci simgesellik içinde eksik kalanlara doğru yönelerek geçmişi yeniden yapılandırmaktan/kurtarmaktan geçecektir. Yani, devrim ilerleyen tarihin son lokomotifinde değildir, tarihin tozu dumana katan enkazında sarılacak yaralarında ve yüzleştirmelerindedir. 

Son bir şey eklemek gerekirse, devrimin imgesele dönme yolu olduğunu da iddia etmiyorum. Bu bağlamda, devrim, bilinçdışını ortadan kaldırmak/ insanda eksik olanı ortadan kaldırmak değildir. Devrim, imgesel ve simgesel düzenin topyekün ezilenlerce yeniden forma büründürülmesidir. Bu yeni yapılandırmada insan, eksik kalan şeye baktığında bir travma ya da onu istismar eden bir “babanın-adıyla” karşılaşmayacaktır. Dolayısıyla, simgeselde ifade edemediği şey için eksik kalanıyla daha rahat yüzleşebilecektir. Yani, devrim, toplumların/öznenin eksik kalanıyla simgesel düzen arasında bir barışı da getirecek bir süreçtir. 

Referanslar 

Bakçay E. (2019). Walter Benjamin’de Diyalektik İmge ve Montaj İlkesi. E-skop. https://www.e-skop.com/skopbulten/walter-benjaminde-diyalektik-imge-ve-montaj-ilkesi/5587 

Benjamin W., Cemal A. (Çev.) (2022). Pasajlar. YKY 

Nar M. Ş. (2014). Yapısalcılık Kavramına Antropolojik Bir Yaklaşım: Levi-Strauss ve Yapısalcılık. Anthropology (27), 29-46. https://doi.org/10.1501/antro_0000000225 

Sartre J. P. (Önsöz), Fanon F., Süer S. (Çev.) (2021). Yeryüzünün Lanetlileri. İletişim Yayınları. 19-41 

Tuzgöl K. (2018). Lacanyen Psikanalitik Kuram ve Öznenin Konumu. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi (1). 41-53. 

  • Emek Ilgaz

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku