Yaşamak, aldığımız her bir nefeste görüldüğümüzün, duyulduğumuzun, bilindiğimizin bilincinde, insanlık onuruna yaraşır bir biçimde yaşamaktır. Fakat 6 Şubat’ta gerçekleşen depremin 3. yılında da görüyoruz ki, para ve rant hırsı uğruna aldığımız nefesler dahil gözden çıkarıldı
3 yıl sonra sözde teslim edilen TOKİ evlerinde hâlâ elektrik ve ısıtma yokken fatura gelmesi, hâlâ konteynırlarda kalmak zorunda kalan insanların sesi duyulmadan, dirençli kentler adına adımlar atılmaması “hayat devam ediyor” denmesi, adaletsizliği meşrulaştırmak demektir.
Deprem sonrası yaşanan mülksüzleştirme politikaları, rezerv alan adı altında yapılan mülksüzleştirmeler, imar affı, toplumsal hafızanın, aidiyetin sistematik olarak yok edilmesidir. Çünkü sorun, travmayı doğuran politik ihmal ve adaletsizliklerle yüzleşmemek ve bu da yetmezmiş gibi acıların üstünde tepinmektir.
Doç. Dr. Banu Yılmaz, “Kayıp ve Yas Psikolojisi” kitabında kolektif yasa dair şöyle demiştir; “Travma yaşamış toplumlar için yas, yalnızca travmadan sonraki yaşama uyum sağlamak ve uzlaşı için değil, aynı zamanda daha sonraki şiddeti olası hale getirecek algılarla mücadele etmek için de gereklidir.”
Bu yüzden kayıplar bulunmadan, sorumlular yargılanmadan, güvenli ve onurlu yaşam koşulları sağlanmadan ne yas tamamlanabilir ne de iyileşmeden söz edilebilir. Kolektif yas, unutmanın değil, hatırlamanın ve hesap sormanın alanıdır. Ancak bu yüzleşme gerçekleştiğinde, travmayı yeniden üreten koşullar ortadan kalkabilir.



