Hemân aglayı geldim ‘âleme aglayı gittim ben
San ol nilüferim kim suda bittim suda yittim ben
“Hiç vakit geçirmeksizin bu âleme derhâl ağlayarak geldim ve öylece gittim. Öyle ki yaratılışım gereğince nilüfer gibi sudan gelerek suda bittim; suda yittim.”
– Kalaycı-zâde Mustafa Rehâyî
Bu metin, Karasu’nun dünyasındaki su imgesini, evrendeki var olan olarak var olan oluşunda yatan öz fikriyle karşılıklı bir düzlemde konuşturabilmeyi, metin merkezli bir bağlamda içtenlikle diliyor. Öte yandan, epigrafta yer alan beyit, Karasu’nun metnini çözümleme girişimi sürecine erbabınca, suyun insanın var oluşla kurduğu derinlikli bağına, şerha şerha ışık tutuyor. XVII. yüzyıldan Rumelili Rehâyî, (ﺭﻫﺎ) i. (Fars. rehā) “Kurtulmaya, kurtuluşa mensup”mahlasıyla, Karasu’nun Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin’ine, hilkatin erişilemez görünümlü sırrını ilmek ilmek örmek üzere zihnimde ve yüreğimde kalemimi kuşatarak yarenlik (ﻳﺎﺭﺍﻥ) i. (Fars. yār “dost” ve çoğul eki –ān ile yārān) ediyor.
Su, eskinin tabiriyle العناصر الأربعة “anâsır-ı erbaa”dan biri olup evrenin tanziminde ve hatta ‘var olan olarak var olan’ın oluşumunda başat bir rol oynar. Açıklıkla yol almak üzere (ﻋﻨﺎﺻﺮ) i. (Ar. ‘unṣur’un çoğul şekli ‘anāṣir) kelimesi lügatçe “1. Asıl, kök, soy; 2. Şeref ve asâlet” gibi mânalara gelen unsur kelimesinin çoğuludur. Bu bakımdan suyun edebî eserlerdeki izini sürmek fikri, tabiat unsurlarından birisi olmasıyla birlikte yaratılış fikrinin kökenine dair bir sorguyu da beraberinde getiriyor. O hâlde ve dikkatle, sonlu olan insanın sonsuz olanla etkileşimi ve belki de ilişkilenişi, engin bir düzlem idrâkinin kıskacında ifadesini bulmaya kapı aralar. Diğer bir ifadeyle, “Ben”in varlığında ve anlatısındaki var oluşun membaı, kimlik ve âidiyet fikrini bir tür bir ilk neden fikrine ve arayışına bağlıyor. Nitekim, Narkissos’u anımsamak, bu bağlamda yerinde olacaktır. Narkissos’un gizli pınarın henüz en başında, kendi hakikatiyle yüzleşmesi sonucu benliğini tesis etmesi, “Ben”in anlatısının suyla olan yapılandırılmış fıtratına işaret etmişti. Öyle değil mi? Tam da bu nokta, Bilge Karasu’nun Kısmet Büfesi’nde yer alan “Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin”i odağındaki suyun gizinin izini sürmek fikrine alıkoyamıyorum. İlgili metin demek de istemiyorum; bir riski kuşanarak “düşünsel yazı” demeyi tercih ediyorum.Ayrıca, burada oldukça bilinçli bir şekilde ve katî suretle bir form sınırlandırmasına giderek “öykü”, “hikâye” gibi bir vasıflama girişimine, Karasu’nun yazma eylemiyle olan derinlikli düşünsel bağını yıpratmamak adına başvurmaktan sonsuzca çekinerek başvurmamak üzere meydan okuyorum. Zira, Karasu’nun yazmanın bilişsel bir eylem oluşunu biçimsel bir nezaketin ötesinde hissederek kaleminin tezgâhında dokumuş olmasına şahitlik etmekten duyduğum memnuniyeti izah etmeye yeltenmek istiyorum.
Nurdan Gürbilek, “Yazı ve Arınma”da şöyle bir tespitle Karasu’nun derinlikli dünyasının ufkuna açılmak üzere bizlere bir tür yol haritası tasarlıyor. Lütfen, birlikte kulak verelim:
(…) Bu ine dönüş, suya dönüş motifi Karasu’nun başka metinlerinde de karşımıza çıkar. “Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin”de Boğaziçi’nin, kayaların da karaların da geçitlerini, yutuculuğu da yeyiciliği de düşündüren Boğaz’ın yüz binlerce yıl önce doğuşunu düşünmek ister Karasu; “o eskinin eskisi bitkisel dirim yığıntısı”nı, “Büyük Çöküntü”yü, “arkasından gelen korkunç su çatışması”nı, iki denizin çarpışmasıyla oluşan çukuru, onu izleyen kokuşmayı, “dirimin bedelini, dengini” düşünmek ister. Anlatısını bir kez daha ilkel bir sahneye taşımak, “yutuculuğu da yeyiciliği de düşündüren” bir suya geri götürmek istemiştir sanki.” (Gürbilek, 1997: 182).
Karasu, âdeta bir ilk neden arayışı olarak ve belki de evrenin tesisiyle insanın onun içerisinde kendisini konumlandırması ve anlamlandırması fikrine paralel olarak suyu, “Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin”de ele alır. Gürbilek’in dikkat kesildiği incelikli temaslar, hayli dikkat çekici. Zira Gürbilek “ine dönüşü”, “suya dönüş” olarak ele alırken “in”, burada “dirim”in (Eski Türkçe *tirim < *tir-mek “yaşamak”tan ‘dirim’) “1.Yaşayış, hayat”) merkez noktasına işaret etmektedir. Üstelik Karasu’da su, tarihsel bir formasyon okumasıyla alımlanmaya elverişli yapısıyla, insanın varoluşla irtibatlanışına da “yeyicilik” ve “yutuculuk” gibi dönüştürücü gücü oldukça kuvvetli eylemlerle (var+lık: bar “1. Varlık, mevcudiyet, 2. Sahip olunan şey, mal, servet” [Orhun Yazıtları (735)] ve Geç Latince essentia “1. Öz, ana madde” sözcüğünden alıntılanan Latincedeki esse– “olmak” hâlini tasarlar. Latince fiil, Hint-Avrupa AnaDilinde yazılı örneği tanıklanmayan *es- “olmak” morfeminde gerçekleşen içerlikli dönüşümü odağında ve ince bir dil işçiliğiyle Karasu’nun bu ifadelerime dayanak olarak ilgili düşünsel yazısındaki kimi pasajlarla olan bağıntısına dair değinilere meyletme ihtiyacı duymama neden oluyor:
“Yerbilim bunun doğrusunu nasıl görür, eski varlıklar biliminin bulguları bunu ne ölçüde doğrular, bir ân bile düşünmeden, gözümün önünde öyle canlandırmak istiyorum Boğaz’ın, kayaların da karaların da geçitlerini, yutuculuğu da, yeyiciliği de, Boğaz’ın yüz binlerce yıl önce doğuşunu. Ondan sonra da Balığın egemenliği başlamış.” (Karasu, 2016: 52-53).
Burada Karasu, bir su kütlesi olan olarak denizi, boğazın kuruluşuyla bir ilk nedenin sorgusundaki uğrağa işaret etmek suretiyle, insanın içerisinde balık olarak konumlandığı bir fanus şeklinde tasarlıyor. Arapça fānūs فانوس “lamba, fener” sözcüğünden alıntıdır ki Arapça köken, Eski Yunanca aynı anlama gelen (phanós) φανός sözcüğünde de tanıklanır. Bu sözcük Eski Yunanca phaínō, phan–φαίνω, φα- “Aydınlanmak, aydınlatmak” fiilinden türetilmiştir. Bakınız, fanus kelimesini devingen bir ısrarla kuşanarak etimolojiden el almak ümidiyle, su imgesine yönelik bağını anlamlandırabilmeyi içimde yeşerttiğim için bilinçle tercih ediyorum. Üstelik, pasajda da geçtiği üzere Karasu, denizi, evrenin ilk oluşum sürecine dair su elementinin üstlendiği ve gösterdiği başat rol ölçüsünce “yeyicilik” ve “yutuculuk” eylemleri odağında, insanın evrende kendisine bir yer/yurt arayışıyla ortak bir tezgâhta dokumaktadır. Önce ‘anâsır-ı erbaa’dan olan su vardı ki sonra balığın hâkimiyeti başlamıştı denizde. Peki ama, denizde hüküm sürmeye başlayan balık, suda kalmakla yetinebilecek miydi? Yoksa, diğer üç elementin yörüngesinde de diyar diyar dolantılarda bulunarak bir şehir hayatında özünü yitirmenin eşiğine dahi sürüklenecek miydi? Karasu’nun düşünsel yazı olarak nitelediğim metninin devamında yer alan şu pasaj, sorgularımı soruşturmayı üstlenmek üzere balığın tatminsizlikle olacak imtihanına kapı aralıyor. Zira Karasu, düşünsel yazısına devamla, balığın bir tür erk mücadelesinde özünü örselemeye evirebilecek tahakküm ilişkilenişlerine dikkat kesilmiştir. İfadeleriyle düşünsel yazısına ışıldayarak diyor ki Karasu:
“Balık ile, ona koşut, onunla bakışık Martı’nın, martının, ölümün, ya da, hiç değilse, ölümün (ak, dalan, ağan, süzülen, çatlak sesli obur ölümün) takındığı yüzlerden birinin egemenliği. Sonraları, çok sonraları ise. Hem hükümdar hem uyruk, hem efendi hem köle, hem yiyen hem yenecek, İnsan’ın egemenliği kurulabilmiş.” (Karasu, 2016: 54).
O hâlde, büyük harfle (İ-)nsan, bir balıkla özdeşleşmeye kâdir. Öte yandan, insanın diyalektik bir döngüyle doğanın içerisinde kendisini var kılma mücadelesi, ölümün obur bir eylemle nitelenmesi doğrultusunda insanın açgözlü yapısına da açılan bir alanı tesis etmeye çokça müsait. Burada insanın fıtraten yapılanışını anımsamak, Karasu’nun sudaki balığın tatminsizlikle ayağını karaya, toprağa basarak ülke ülke fethettiği diyarları, sudaki sâfiyetinkaybıyla karşılaması noktasında dikkate değer. Zira, Karasu’nun düşünsel yazısındaki hâliyle insan, sudaki balık olarak suyla kurduğu ilişkinin masumiyetini ve kendi arılığını kaybederek “ilk günahla kurduğu kefaret bağıyla öz çağıldayan ak çağıldayışı karartmaya” mahkûm edildi. Savaşlar verdi. Ülkeler fethetti. Toprağı kazandı. İnsan, suyu kaybetti. Rehâyî’nin nilüferi gibi, suda bitti; suda yitti.
“(…) ereksiz arayışlarını sürdürerek salına salına giden akbozyeşil sevgililer görülmüştür bu sularda;” diyor Karasu, “ama ara ara; çünkü ne de olsa, kuyuları, tabancaları, uyku hapları yeğlerler bunlar, hâlâ. İki canlı analar da, çocuklarla balıkçılar da, kendiliklerinden sunarlar kendilerini balıklara ara sıra. Sarhoşlar sulara kayıp sızıverirler, ya da sızıp kayıverirler zaman zaman; hangisine akılları yatarsa. Balıklarsa, tadını çıkarırlar yumuşacık gözlerin, kasıkların, dudakların, memelerin. İnsan oğlunun sözünü, burada, ayrıca etmeliyiz.” (Karasu, 2016: 55).
İnsan, sözün feyyâz-ı sühan tarafından armağan edildiği eşrefü’l-mahlûkat olan olarak insan. İnsan; et-Tîn suresinde zeytine, incire ve Tûr-ı Sînâ’ya yemin edilerek en güzel kıvamla أحسن تقويم (ahsen-i takvîm) halk edildiğiyle işaretlenmişti oysaki. “Levlâke levlâk lemâ halâkatü’l eflâk” teyidiyle felekler dahi o evrende olduğu için yaratıldıysa; insan, erekli bir canlı olarak ereksiz arayışlarını suya gömdü kirlenmek üzere Karasu’nun düşünsel yazısının perspektifiyle. Doyumsuzluğun eşiğine sürüklendi ki bu insanın bir balık olarak nitelendiği Karasu’da sarhoşlar gibi kayıp gitmektense, aklın oyununa uydukça zamanın arasına sızdı. Diğer bir ifadeyle, manevî âlemin nûru nâr oldu; madde âlemine sürüklendi sudan insan. Nûrun nâr olması hadisesi, Herakleitos’tan beri anâsır-ı erbaa’dan bir diğeri olan ateşin insana etkimesi ve onu vasıflamasıyla aynı düzlemi paylaşan bir yaklaşımdır. Işık, ateş olur; su, toprak olur; zaman zemîn olur; büyük harfle İNSAN âlemde bir bakmış hîç olur.
“Balığın simgelediği, İnsanoğlundan söz etmeliyiz. Son yirmi beş yüzyılın kabına sığmaz genç boyları ile huysuz ya da duygun çocuklarına yaraşır efsanelerden, avalca masallardan gına getirdim artık. Salmış, sandalmış, denizciymiş, donanmalar, altı postlar, kayalar, yok daha bilmem neymiş; bunların hepsinde Boğaz anlatanlar, bu boğazın, kocaman ama her yeri çevrili, sınırlı bir bahçeye açılan bir patikadan başka bir şey olmadığını bildikleri hâlde Uçmak ya da Tamu’nun yolu olarak gözükür.” (Karasu, 2016: 57).
Eski Türkçe uştmaχ (uçmak) “cennet” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Soğdakça ˀwştmğ “(Hıristiyan ve Maniheist) inançlarda cennet” sözcüğünden ödünçlenmiş olup Soğdakça sözcük, orta Farsçada aynı anlama gelen “vahişt”, Avestaca sözcük Sanskritçe vásişṭa वसिष्ठ “en iyi” sözcüğüyle eş kökenlere açılır. Karasu’nun düşünsel yazısında sâfiyetin kaybıyla yüzleşen (İ-)nsan, boğazın kocaman ve engin sularında saflığın kaybına açılması sonucu Uçmak ya da Tamu’laşmasına tanıklık eder. Suyun ateşe yerini bıraktığı bir tür cehenneme evrilir boğaz birdenbire. Halbuki, su engin bir ufuk değil miydi? İnsan, suyu yitiren ve suyun enginliğini enginsizce ateşlere salan olarak ŞEHRE yol alıyor usulca. Kaldı ki Karasu’nun düşünsel yazısında vurgulandığı üzere su, artık “sınırlı bir bahçeye açılan bir patika”. Su, kilometrekare hesabı fethedilen toprakları ölçüp biçerek tartan, kendi ufkunun genişliğine ihanet eden bir İnsanı sınırlayıcı yalnızca. Huysuz ve duygun çocuklar, âhenkli boğazın sularında çağıldayamayan, kumdan kalelerin yıkıntısında ve belki de taştan duvarların arasında artık. Şehir kol geziyor betonarme duvarların arasında, Tanrı’nın ve suyun estetik uğultusuzluğuyla. İnsan, çaresiz; alışıyor sudan kopuşa. Talih, kör; yitiyor çarşaf denizin yatak döşek ortasında. Üstelik insan, (ﺍﻧﺴﺎﻥ) i. (Ar. uns “ünsiyet eden, alışan”) olarak “evcilleşen, ehlileşen, cana yakın olan, yumuşayan” demekse; sudan kopabilmeye de alışan olmuyor mu?
“Arkasında da ŞEHİR geldi kuruldu. Yaşamanın Tanrı buyruğu olmaktan çıkıp insan ölçütlerine girdiği zaman oldu bu. Acunbetim bir yana çekilmek zorunda kalıyordu. Tarih gelip yerleşiyordu yerine. Ölüm aralıksız, durgu durak bilmeden gelecektir her yaratığın başına; önceki gibi… Ama bu yaratıkların sürekliliğini de yaratacak, sağlayacaktır bir yandan. Bu yaratıkların adı insan oldukça…” (Karasu, 2016: 58).
Şehir hayatına geçişi bir tür “anâsır-ı erbaa”daki dört elementten bir diğerine geçiş gibi ele alan Karasu, Tanrı buyruğu olmaktan, ilahî olandan, engin olandan, sudan kopup gelen insanın bir tür garabeti ve belki de hazin sonuna işaret ediyor. Diğer taraftan, tarih diye vasıfladığımızacımasızca ilerleyen zaman tik taklarını Karasu, dirimin ölümle olan mücadelesi odağında düşünsel yazısında kendisine sudan kopuşla birlikte mesele edinmektedir. Su, sürekli olan; su akışkan; su, şifa veren; su, yutan. Ve hatta su; Tanrı’ymışçasına yiyip yutan, affeden, enginliğinde yutarak bağışlayan. Şehir ise çatışan, akmaya direnen, heyhat ki su bu büyük harfli (İ-)nsanların, bu eşrefü’l-mahlûkatların yaratık olmaktan kurtulamadığı sürece yanarak topraklaşmaya yüz tuttuğu Boğaziçi’nin sularından. Şehirdeyiz sudan kopup gelmeler olarak artık. Ekler Karasu:
“Bugün yerimiz yurdumuz burası işte. Bana sorarsanız, bütün başlangıçlar şehirde oluşur. Savaşçıların, ele geçirmek için, boğazın orta yerinde hisarlar yaptırdıkları şehirde. (…) ince, hafif, dayanıksız yapılarla yetindiler. Dört öğenin gücünü yadsımak kimin harcı olabilir ki?” (Karasu, 2016: 61).
Yeniden başlamaya korkmayan ama sâfiyeti yitiren insan, sudaki Balık olan o büyük harfli (İ-)nsan, mesken edindi kendisine taş duvarları. Yeni bir başlangıçla fethettiği toprakları özverili dikkatleriyle, biçimsel nezaketleriyle taçlandırdı. Karasu’nun düşünsel yazısındaki itiraftan ele almanın kıvancıyla ifade edilmelidir ki insan, suyun yüceliği yerine “ince, hafif, dayanıksız” yapılarla yetinmenin kıskaçlarına tutuldu. Dört öğenin yadsınmasından öte büyük harfli (İ-)nsan, kendi özünü unutan olmayı kabullendi şehir hayatı ve kentlilik olgusuyla. Suda engince düşünme yetisini hâiz olan insan, Heidegger’in şu veciz ifadesindeki hâlle hemhâl oluvermekten menedildi; alın yazısı hâliyle yırtınıverdi: Im Denken wird jeglich Ding einsam und langsam.(Düşünmede her şey yalnız ve yavaş hâle gelir.) Tefekkür yetisini, bu büyük harfli İnsan, uzunca, içsel seyrini sezinleme yetisini yitirdi demek istiyorum esasen.
Şehrin kaosunda, döngüsel bir yitimin eşiğinde kendi beninin algısına varmaktan soyutlanan, suyun dinginliğinde tefekkürü tecrübe edemeyen bir ölü Balık şehirdeki insan. Küçük harfli artık bu insan. Ufalabildiğine, alabildiğine sınırlanan; yüreğine, özüne ket vurulan. Unutan değil; unutturulan. Alışan değil; alıştırılan. Tahakkümün eşiğinde tüm benliğiyle ufalanan küçük harfli artık bu insan. Şehirde sudaki balık olmaktan alıkonarak küçük harflere indirgenen bu insan, Karasu’nun dediği gibi döner gelir mi özüne; sudaki yuvasına. Belki de endişe etmemek gerekir. Öz, var olan olarak var olanın hakikati arayışında ışıklarla sızacaktır önünde sonunda kentin o soğuk duvarlarındaki çatlakların arasından büyük harfli sudaki balık (İ-)nsan’a. Ses, feryatla ışıyor gündoğumu gibi Karasu’nun düşünsel yazısından üzerimize:
“Bırakalım şimdi balığı bir yana, nasıl olsa kendiliğinden dönecektir gene bize.” (Karasu, 2016: 65).
İnsan, sonsuzun üzerine sonluluğuyla hükmedilmek üzere lanetlenmiş olan bir bakıma. Zira, engin olan su; engin olanda hiçbir zaman enginsizleşemeyerek çırpınan büyük harfli Balık insan. Kimi zaman şehirde yiten kimi zamansa dirimin bir sonu olduğuyla yüzleşemeyecek kadar alışan küçük harfli insan. Karasu’nun düşünsel yazısında, dirimin tanıklığını “anâsır-ı erbaa”nıntümünde doygunlukla tecrübe etmeye muktedir olamayan insan, bilincin eşiğinde bilinçsizlikle tanımını buluyor. Çoklukla, bir tür yazgılanışla çerçevelenmeye mahkûm olmak fikrine karşı çıkabildiği ölçüde kendi benliğini ve hikâyesini yazabilmeye cüret eden insan, büyük harfin küçük harfe evrimindeki bitimin yitiminden kendisini kurtarabilmeye yeltenebildiği ölçüde varlığının mahiyetini bezeyebiliyor. Üstelik, “Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin”de usulca ve duygun bir dirimin var olan olarak var olanın özle olan irtibatlanışı düzleminde ve benlikle olan bakışımını, kesişimini bizlere armağan ederek fısıldıyor Karasu bizlere:
“İnsanın, diyorduk, yiyen, öleceğini aklına getirmeyen, getirecek yerde içen İnsanın, (…) yeyip içen İnsanın (…) artık susmuş balık dirimiyle dolu, yeniden dirim olacak balıkla yüklü sandalların, kayıkların dönüşünün, tek değilse bile, ilk tanıkları olacaktır gene;” (Karasu, 2016: 68-69).
KAYNAKÇA
Bachelard, G. (2006). Su ve Düşler Maddenin İmgelemi Üzerine Bir Deneme (çev. O. Kunal). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
İleri, C. (2007). Yazının da yırtılıverdiği Yer: Bir Bilge Karasu okuması. İstanbul: Metis Yayınları
Karasu, B. (2016). Kısmet Büfesi. İstanbul: Metis Yayınları.
Akatlı, F. ve Sökmen, M. G. (Haz.). (1997). Bilge Karasu Aramızda. İstanbul: Metis Yayınları.

![Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı](https://asosyoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/WhatsApp-Image-2026-04-07-at-19.30.07.jpeg)
