“Antroposen, doğanın insan etkinliklerine tamamen boyun eğmesinin bir sonucudur. Doğa tüm bağımsızlığını ve saygınlığını kaybeder. İnsanlık tarihinin bir parçasına, bir eklentisine indirgenir. Doğanın yasallığı insan keyfiliğine, insan eyleminin öngörülemezliğine bağlı kılınır. Tarihi eylemde bulunarak yazarız. Şimdi de doğayı tamamen insan eyleminin yarattığı ilişkiler içinde eriterek yapıyoruz. Antroposen, tam da doğanın insan eylemi tarafından tamamen emildiği, sömürüldüğü tarihsel zaman noktasına işaret eder (Chul Han, 2025, s. 38).”
“Eylemden Varlığa” başlıklı bu bölümde, insan ve doğa arasındaki ilişkinin insan tarafından belirlenen bir durum olduğunu ifade ederek başlıyor. Bu belirlenmiş ilişki, insan ile doğa arasındaki keskin bir ayrıma işaret ediyor. Bu ayrım üzerinden insan, kendini, doğanın içinde olmayı yeniden kurguluyor. Bu kurgulamayla birlikte insanın doğa üzerindeki hâkimiyeti ve doğayı araçsallaştırması kaçınılmaz hâle geliyor.
Coğrafi keşiflerle birlikte insanın yeryüzüne dair algısının değiştiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Yeni yerlerin keşfiyle birlikte insanlar, yeni kültürlerle ve daha önce karşılaşmadıkları mahsul ve hammaddelerle karşılaşıyor. Bu unsurların batıya doğru akışı söz konusu oluyor. Aydınlanma ile doğa-kültür ayrımı daha da belirginleşiyor; batı dışındaki toplumların doğa durumunda kaldığı ve bu nedenle onlara medeniyet götürülmesi gerektiği yönünde bir anlayış şekilleniyor. Doğadan uzaklaşmak ilerlemenin, aklın ve kültürün göstergesi haline geliyor. Böylece doğadan kopan, onu dönüştüren ve kontrol eden toplumlar ilerlemiş ve üstün kabul ediliyor. Bu yaklaşım sadece toplumsal hiyerarşileri değil, aynı zamanda doğayla kurulan ilişkiyi de belirliyor. Tam da bu noktada sosyal bilimlerin ortaya çıkışı ve işlevi de bu ayrımın üretimine katkı sunuyor. İnsanın anlamına katkı sunan bir yerden yaklaşırken, insanı merkeze koyan anlayışla, doğa-kültür ayrımını temellendirip doğa sömürüsü insan yaşamını önceleyerek meşrulaştırıyor.
Tüm bu gelişmelerin bir sonucu olarak doğanın varlığı, indirgemeci bir yaklaşımla insanın bir eklentisi olarak konumlandırılıyor. Doğa artık bir özne değil; insanlık tarihine eklemlenen, onun tarafından yönlendirilen bir nesne halinde var oluyor. Kaynakların insan ve insan türü için en optimum düzeyde kullanılması gerektiği fikriyle “insanın istisnai olduğuna yönelik bir kavrayış bizi kör ediyor (Tsing, 2022, s. 155).”
Antroposen çağının sonuçları özellikle günümüzde yaşamda riskli bir şekilde ben buradayım diyor. Doğal kaynakların daha fazla tüketilmesi, enerji kaynaklarının aşırı kullanımı, biyolojik çeşitliliğin azalması, hava, su ve toprak kirliliği gibi çevresel sorunlar yıkıcı anlamda iklim değişikliklerini doğanın deneyimlemesini mecbur kılıyor. Küresel sıcaklıkların artması buzul erimelerine ve karbon ile diğer biyokimyasal döngülerin bozulmasına bu da canlı çeşitliliğini doğrudan tehdit etmekte. Yani insanın doğaya hükmetme arzusu ve onu yalnızca kendi ihtiyaçları doğrultusunda anlamlı kılması, çevresel bir krizle bütün canlı türleri olarak karşı karşıya kalmamıza neden oluyor.
Çernobil örneğini bu noktada önemli buluyorum çünkü insan çağının ne kadar yapay ve bencil olduğunu gösteren canlı bir örnek. Ayılar, bizonlar, kurtlar, vaşaklar, yabani atlar derken felaketten sonra bölge aslında büyük bir biyoçeşitlilik alanına dönüşüyor. Radyasyonun insan yaşamı için ciddi bir tehdit olduğu kesin ama 2019’da yapılan gözlemler, bitki ve hayvan nüfusu üzerinde düşündüğümüz kadar büyük bir olumsuz etkinin olmadığını gösteriyor. Doğanın güçlü adaptasyon yeteneği elbette bunda etkili ama esas mesele insan müdahalesinin ortadan kalkmış olması. Doğa, insanın olmadığı yerde kendini yeniden yaşatıyor diyebiliriz (Rona, 2019).
Felaketten sonra Çernobil’in şimdiye ve geleceğe sahip olmayışı, insan üzerinden okunduğunda anlam bulan bir şekle sahip diyebiliriz. Şimdinin kaybı, insan eyleminin doğayı tamamen sömürdüğü ve bunun üzerine inşa ettiği medeniyetin sürdürülmesinin kaybıdır. Bununla beraber, insanın bildiği dünyanın olmayışı da insan için bir geleceksizlik göstergesidir. Ama görüyoruz ki, felaketten sonra Çernobil’in bir geleceği varmış ve şu anda onu yaşıyor. Şu anda ekolojik kriz için çizilen senaryoda da benzer bir anlatı var. Kurulan modernliğin devamının olmayacağı gerçeği doğadaki her canlının insan kadar etkileneceğine dair bir bakışla yorumlanıyor. Ama Çernobil’de de gördüğümüz gibi doğa insandan çok daha güçlü; insanın gücü tahakküm kurmasından kaynaklanıyor sadece.
Antroposen çağı, insan etkinliklerine boyun eğdirilen doğa içerisinde insanın kurduğu yaşamın sürekliliğini de tehdit ediyor. Bu çağ ile insanın dünyaya bıraktığı silinmesi zor izler diğer yaşamlarla bütünleşmiş değil onları dışlayıcı bir yönü var. Bildiği dünya üzerinden anlamlandırdığı şimdi ve gelecek anlatısı da kesinti ve kayıp halinde dışlanıyor böylece. Bu dünyayı tekrar bilinir hale getirmek için çeşitli düzenlemeler ve değişiklikler yapılmaya çalışılıyor olsa da bunlar bir yama halinden başka bir şey değildir. İnsan yaşamını ortadan kaldıracak bir tehdidi dönüştürmek için değil gerçekten doğanın bir parçası olduğumuz sıradanlığıyla birliktelik oluşturmak gerekiyor.
Bu noktada doğaya gerçekten bakabildiğimize dair bir sorgulama yapmak gerekiyor. Çünkü doğa görme biçimimiz haliyle belirlenmiş bir düzlemde yer alıyor. Belki de doğayı haritalarda, belgesellerde ya da kentin içerisine serpiştirilmiş kent ormanları veya parklarda görmeye alıştığımız için, onu gerçekten göremediğimiz örtülü bir şekilde kalıyor. Bu örtülü bakışla doğaya dışarıdan bakmayı alışkanlık hâline getirmiş bir uygarlığın içerisinde bilgisini bulabilmek var olma bilgisini bulabilmek önemli. O yüzden sorgulamaya davet eden anlatılara alan açmak gerekiyor. Mesela Donna Haraway (2010), Wayne ve Crockford’un evrimsel açıklamalarını birleştirerek köpeklerin evcilleştirilmesinde sadece insan failliği olmayan bir anlatı kuruyor. Köpeklerin evcilleştirilmesine belki de köpeklerin içerisinde cesur ve yeniyi denemeye meraklı olan köpeklerin avcı-toplayıcılara eşlik etmiş olabileceğini, bunun karşılığında da düzenli yiyecek aldıklarını belirtiyor. Bunun sonucunda bu köpekler, insanlarla birlikte göç rotalarını takip ederek ya da onların yerleşimlerine yakın konaklayarak eskiden benimsemedikleri yerleri deneyimlemiş olabileceğini söylüyor. İnsanlar da bu hayvanlara karşı saldırganlıklarını bastırmayı öğrenmiş ve bu şekilde köpek-insan ilişkisinin şekillenmiş olabileceği anlatılıyor (Haraway, 2010, s. 240). Bu anlatı doğayla ortaklık kuran insan fikrini öne çıkarıyor. Köpeğin cesaretiyle başlayan bu ilişki, insanı karşısındakinin deneyimine eşlik eden yanıt veren bir varlık olarak konumlandırıyor. Ve bu konumlandırma insanın merkezden uzaklaştıran diğer var oluşlara da alan açan anlayışı çağırıyor.
Öyle ki eğer bu noktada olabilseydik, yani insanın doğadaki diğer türlerle beraber bir deneyim yaşadığını içselleştirdiğimiz bir anlatı içerisinde olabilseydik şu anda Türkiye’de sokak hayvanlarının öldürülmesini içeren yasa teklifini konuşuyor olmazdık. Sokak hayvanlarının tehlikeli ve sağlıksız olduğu bir gerçeklik oluşturarak yaşam hakkı yok sayılıyor. Buna müdahale etme yok etme üzerinden kuruluyor çünkü Antroposen diğer türleri insanın ihtiyaçlarına ve konforuna göre şekillenen, şartlı bir varoluşa indirgeniyor. Dolayısıyla bu sınırları aşan bir senaryoda onların yaşam hakkını savunan onlarla beraber inşa edilen bir yaşam alanı oluşturmayı engelliyor.
Bütün bunlarla beraber Chul Han’ın pasajına baktığımızda antroposen çağı doğayı insan eylemleri tarafından emilen bir varlığa indirgiyorken; hem doğa ve içerisindeki diğer türlerle hiyerarşik olmayan bir bağ kurmanın önünü tıkıyor hem de modernite dışında bir yaşam öğretisi sunmuyor. İnsanın da değeri antroposenin anlamından çıkardığı pay kadar oluyor. Bu tarihsel zaman noktasını, insanı merkezden çekip çıkaran, onu öteki varlıklarla birlikte düşünen yeni bir anlatıyla karalamak gerekiyor.
Kaynakça
Chul Han, B. (2025). Tefekkür Yaşamı (2. baskı b.). (B. Tut, Çev.) İstanbul: Ketebe Yayınları.
Haraway, D. J. (2010). Başka Yer. (G. Pusar, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.
Rona, E. (2019, Haziran 17). Kurious. Kurious Web Sitesi: https://kurious.ku.edu.tr/cernobil-bir-yaban-hayat-siginagi/ adresinden alındı
Tsing, A. (2022, Ekim). Kural Tanımayan Sınırlar: Yoldaş Tür Olarak Mantarlar. (E. T. Demirkaya, Dü.) Teorik Bakış(15), s. 155.

![Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı](https://asosyoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/WhatsApp-Image-2026-04-07-at-19.30.07.jpeg)
