Siyasette egemen olan iktidarlar, siyasi egemenliklerinin tahakkümünü gerek devlet politikalarıyla, gerek ideolojilerini taban politikalarında örgütleyerek ve gerekse hukuksal prosedürler veya kanunlar aracılığıyla oluşturur ve korurlar. Siyasi egemenin tahakkümünün dışına çıkmak isteyen yeni politik tahayyüller egemenler için bir tehlike olarak anlaşılabilir. Bu durumda egemenler çeşitli yıldırma politikalarıyla kendi politikasına karşı olan politik tahayyüllerin örgütselliğini bozmaya yönelik çeşitli faaliyetlerde bulunacaklardır. Erensü ve Karaman (2017), Gezi Parkı eylemlerinden bahsettikleri makalede post-temelci (post-foundationalist) teorinin siyasa (politics) ile siyaset/politik (political) arasında bir fark olduğundan bahsederler. Siyasa, hükümetlerin politika üretmesi üzerine bir tekniği ifade ederken siyaset yeni politik tahayyüllere kapı aralayan bir düşünme biçimidir (Erensü & Karaman, 2017). Dolayısıyla, siyasette oluşan yeni politik tahayyüller siyasanın işleyişine eleştirel yaklaşıp bu işleyişe karşı çeşitli politik faaliyetlerde bulunabilir. Buna karşı, siyasette egemen olan ise elinde bulundurduğu yetki ve kurumlarla siyasi gücünü bu politik tahayyülü örgütleyenlere karşı kullanacak ve bu politik tahayyüllerin örgütlenmesinin çözülmesi için uğraşacaktır.
İktidarın, ideolojisine karşı gelişen politik tahayyüllere karşı uyguladığı yıldırma politikalarının bir aracı da hukuki prosedürel uygulamalardır. Genellikle yaptırım amaçlı oluşturulan bu hukuki prosedürler sürecinde devlet şiddeti, prosedüre maruz kalan kişiye karşı kullanılarak kişinin egemenliğin dışında ürettiği politik tahayyüle için faaliyete geçmesinden vazgeçmesi hedeflenir. Bahsettiğim hukuki prosedürler arasında en yaygın uygulamalardan birisi de gözaltı süreçleridir. Kolluk kuvvetinin yürüttüğü bu süreçlerde gözaltına alınan kişi devletin şiddetiyle çeşitli biçimlerde karşılaşabilmektedir. Bahsettiğim şiddet kendisini yalnızca fiziksel şiddet olarak göstermez. Çeşitli psikolojik baskılar, hakaretler, gözaltı süreci boyunca kalınan hücrenin dizaynı dahi devletin şiddetinin sergilendiği yerler arasındadır. Dr. Ewen Cameron’ın 1950’lerde gerçekleştirdiği deneylerde ortaya çıkardığı zaman ve mekan algısının ortadan kaldırılma teknikleri daha sonra CIA tarafından bir rehber kitapçık haline getirilmiş ve gözaltında tutulan insanlar tarafından kullanılmıştı (Klein, 2010). Bu rehberde zaman ve mekan algısının yok edilmesi üzerine geliştirilen tekniklerde beyaz ışık ve duvarlar, zamanın anlaşılacağı her şeyden yoksun bir mekan, sessizleştirilmiş bir alan gibi mekânsal dizaynlardan da söz edilmekteydi (Klein, 2010). Nitekim bu rehberde yazılanların çoğu şu anda gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerin hücrelerinde uygulanmaktadır. Dolayısıyla devlet şiddeti prosedürel süreçlerin içinde çeşitli biçimlerde bir performans şeklinde kendisini göstermektedir.
Türkiye’de politik nedenler ile gözaltına alınanların gözaltı süreçlerinin bir günden fazla uzaması genellikle terör ile bağlantı kurulan suçlarda gerçekleşmektedir. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) Türkiye’de ilk defa 1991 yılında yürürlüğe girmiş, 2006 yılında ise kapsamı genişletilmiştir. Bu kanunda yalnızca şiddete başvurma eylemler terör suçu kapsamında değerlendirilmemektedir. “Terör propagandası” yapmak da örneğin bir terör suçu sayılmaktadır. Ayrıca, terör propagandası yapma ya da terör örgütü üyesi olma şüphelerinin hangi koşullarda oluştuğuna dair belirsizlik vardır. Bu durum da insanların terör suçu şüphesinden gözaltına alınması siyasi egemenin bir şiddet aracı olabilmektedir.
Ben de bu araştırmamda terör suçu şüphesiyle gözaltına alınanlar üzerinden bu prosedürün devletin şiddet performansını göstermek için bir araç haline nasıl dönüştürdüğünü araştırdım. Katılımcıların gözaltında yaşadıkları deneyim ve hak ihlalleri üzerinden gözaltı prosedürlerinin nasıl bir şiddet oluşturduğunu ve etkilerini inceledim.
Teorik Arka Plan
Hukukun ortaya çıkardığı şiddeti Benjamin (1996) mitsel şiddet olarak tanımlamaktadır. Hukuki şiddet yasa koyucu ve yasa koruyucu şiddet olmak üzere iki türlüdür. Yasa koruyucu şiddet kolluk kuvvetleri ve hukuki prosedürlerle toplum düzenini ve devlet egemenliğini koruyan şiddettir (Benjamin, 1996). Benjamin (1996) hukukun adaleti belirleyen ilahi şiddetten ziyade şiddetin sınırlarını belirleyen ve onu erkin tekeline alan bir mitsel şiddet olarak görmüştür. Yonucu (2020) da çalışmasında, Benjamin’in teorisinden bahsederken hukuksal şiddetin mitsel şiddet ile paralel olmasının nedeninin onun hukuksal süreçlerde bir öngörülemezlik yaratıp kader belirleyici bir rol almasıyla ilahi bir biçime bürünmesi olarak yorumlamıştır. Yonucu (2020), aynı çalışmasında Türkiye’de bir var-yok hukuk sisteminin işlediğini, yani prosedürlerin yazılı halde olduğunu ancak uygulamalarda çeşitli şekillerde bu yazılı prosedürlerin ya yalnızca usulen uygulandığı ya da bir şiddet biçimine dönüştürdüğünü söylemiştir.
Agamben (2020) ise istisna hali teorisinde modern siyasal egemenliğin geçici bir olağan üstü hal dışında kalıcı bir istisna hali var ederek siyasal egemenliği ile hukuk arasında kalındığı noktalarda egemenliğin hukuku askıya alarak kendisini gösterdiğini söylemiştir. Bu süreçte, hukuk-içi ve hukuk-dışı birbirlerinden ayrılan ya da birbirlerini dışlayan değil, birbirlerini üreten bir süreçtedir (Agamben, 2020). Farklı bir ekolden olan Fraenkel (2020) ise Nazi iktidarı üzerinden bir diktatörlük teorisi geliştirirken siyasi egemenliğin hukuka müdahalesini ikili devlet teorisiyle ortaya koymuştur. Siyasi olanın sınırlarına dahil olan davalarda hukuk, siyasi egemenin ideolojisine uygun kanunları yorumlamakta ve bu doğrultuda kararlar vermektedir (Fraenkel, 2020). Bu iki ekolde de esasında ortaya bir devlet teorisi koyulmaya çalışılmıştır. Ancak, bunlar devletin egemenliğini gösterdiği hukuki süreçlerde iktidarın gösterdiği performansın hukuk kurumuna nasıl ettiğini göstermektedir.
Agamben (1991) “Sovereign Police” yazısında ise hukuki prosedürlerin uygulayıcıları olan polisler üzerine tespitler yapmıştır. Agamben’e (1991) göre polis sadece idari bir kolluk kuvvetinden ziyade şiddet ile hukuk arasındaki yakınlığın en çıplak ve görünür olduğu birimdir. Eğer siyasi egemen istisna halini ilan ederek hukuku askıya alıyorsa ve hukuk ile şiddet arasında bir belirsiz nokta oluşturuyorsa polis de bu istisna halinin yaratımı için çalışmaktadır (Agamben, 1991). “Kamu düzeni” ve “güvenlik” gerekçeleriyle her duruma göre başka bir karar vermesi ya da “tedbir alması” siyasi egemenliğin alanıyla bir simetri oluşturur (Agamben, 1991). Mercan (2021) da polisin gündelik yaşamda kendi yetkisini kullanarak her bir vakaya karşı bir istisna hali yaratabiliyorsa onun istisna halinin baş faillerinden biri olduğunu savunmuştur. Hukuki prosedürler hak ihlallerini içerecek ve tamamen siyasi egemenin yönlendirmesiyle uygulanacak prosedürler olarak kendilerini yazılı hallerinde göstermezler. Tersine, prosedürlere dair yönetmelikler ya da kanunlar usul kanuna, anayasal haklara ve temel insan haklarına göre hazırlanmıştır. Ancak çizilen çerçevede hukuki prosedür süreçlerinde çok sayıda belirsiz periyot ya da uygulayıcı kolluk kuvvetinin prosedür dışına çıkabileceği an oluşmaktadır. Bu anlarda gerek Agamben gerekse Mercan’ın da belirttiği üzere polis suça göre kendi tavrını ortaya koyacak ve devletin şiddeti bu yolla kendisini gösterecektir.
Diğer bir şiddetin görünme anı ise gözaltına alınanlara yaşatılan belirsizlik ve öngörülemezlik süreçleridir. Özellikle TMK’da terör suçunun fazlaca kapsamlı ve muğlak olması bu suçlardan gözaltına alınan insanların mahkemeye çıkma süreçlerine kadar bir muğlaklık zamanı ortaya çıkaracaktır. Yonucu’nun (2020) da bahsettiği bu öngörülemezlik ve muğlaklık durumu gözaltı sonrasındaki süreçte ne gözaltına alınanın ne de avukatının soruşturmanın seyrine dair bir sonuç çıkaramaması üzerine kurulur. Böylelikle hukuki şiddet aynı zamanda insanlarda öngörülemez durumlar yaratarak kendisini var eder.
Araştırma Süreci
Araştırmamı terörle mücadele kapsamında gözaltına alınmış ve gözaltındayken hücrede kalmış 11 katılımcıyla gerçekleştirdim. Katılımcılar sosyalist ya da Kürt hareketi içinden bir illegal örgütün propagandası, desteği ya da üyeliği kapsamında gözaltına alınan insanlardı. Dolayısıyla terör suçlarından gözaltına alınmış insanlar olarak belirlediğim örneklemim içerisinde İslami illegal örgütlerle bağlantısı olduğu şüphesiyle gözaltına alınmış bir katılımcı yoktu. Görüşmeci aradığım süreçte FETÖ kapsamında gözaltına alınmış iki insana ulaşmama rağmen katılımcı olmayı kabul etmediler. Ancak, katılımcıların hücrelerinde İslami örgütlerden dolayı gözaltına alınmışların yaşadıklarına şahit olduğu bazı anekdotları da dinledim. Görüştüğüm katılımcılar tanıdığım insanlar ve tanıdığım insanlar aracılığıyla ulaşabildiğim insanlardı. Dolayısıyla, kar topu metoduyla katılımcılarımı buldum. Tanışık olduğum katılımcılar görüşme teklifimi kolayca kabul ederken tanıdığım insanların referans olduğu katılımcılar benimle tanışma anına kadar daha çekingen ve tedbirli davrandılar. Bu yüzden görüşmeler öncesi bu katılımcılarla bir süre sohbet edip kendimi tanıttım ve yaptığım çalışmayı, neden bu çalışmayı yapmak istediğimi daha ayrıntılı biçimde anlattım. Görüşmeler genellikle 15-25 dakika arası sürerken birkaç katılımcıda bu süre daha uzun sürdü. En uzun görüşmem 55 dakika oldu.
Görüşmecilerle yarı-yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirdim. Görüşmeler esnasında elimde 9 temel soru vardı. Ancak, katılımcının anlatmalarına bağlı olarak bazen ek sorular sordum bazen de soruları anlattıklarına göre nispeten değiştirerek sordum. Bazı katılımcılar bir soruyu sorduğumda diğer bazı soruların da cevaplarını verdikleri için cevap verdikleri soruları sormadım. Görüşmelerim bir katılımcı hariç yüz yüze gerçekleşti. Bir katılımcı ile bilgisayar üzerinden görüntülü görüşme yaptım. Bunun sebebi görüşmecinin şehir dışında olmasıydı. Bazı görüşmeciler ses kaydı almamı kabul ettiği için ses kaydına alıp sonradan yazıya geçirdim. Bazı görüşmeciler ise ses kaydı almamı istemediği için görüşme esnasında dediklerini yazılı kayda geçirdim.
Katılımcıların haricinde terörle mücadele kapsamında gözaltına alınmış müvekkilleri olmuş bir avukatla da yarı-yapılandırılmış görüşme yaptım. Avukata genel olarak sorularım prosedürler ve prosedürlerin nasıl uygulandıklarıyla alakalıydı.
Temel Sorular
S-1: TMK/TCK’nın hangi suçu kapsamında gözaltına alındınız?
S-2: Gözaltına alınma hikayenizden kısaca bahseder misiniz? Nerede ve nasıl alındınız?
S-3: Gözaltı süreniz ne kadardı?
S-4: Gözaltı süresince herhangi bir hukuk-dışı uygulamaya maruz kaldığınızı düşünüyor musunuz? Nelere maruz kaldığınızı anlatabilir misiniz?
S-5: Gözaltına alınırken şahsi, elektronik vb. eşyalarınıza el konuldu mu? Geri alabildiniz mi? Ne zaman geri alabildiniz (eğer alabildiyseniz)?
S-6: Gözaltında bir gün nasıl geçiyor? Neler yaşıyor ve hissediyorsunuz?
S-7: Mahkemeye çıkarılmadan önce neler hissetiniz? Mahkemeden nasıl bir ilk karar bekliyordunuz? O süreçte neler yaşadınız?
S-8: Mahkeme öncesi polisler ifadenizi aldı mı? Aldıysa o süreçte neler yaşadınız?
S-9: Gözaltı sonrasında yaşamınızda bir değişiklik oldu mu? Çalıştığınız yerde/okuduğunuz okulda/sosyal çevrenizde herhangi bir sıkıntıyla karşılaştınız mı?
Katılımcılar
K-1: 24 yaşında, lisans öğrencisi. 2022 yılında ailesiyle yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-2: 24 yaşında, lisans öğrencisi. 2022 yılında arkadaşlarıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-3: 30 yaşında, gazeteci. 2022 yılında kendi evinden gözaltına alınmış.
K-4: 26 yaşında, lisans öğrencisi. 2019 yılında arkadaşlarıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-5: 26 yaşında lisans mezunu, işsiz. 2023 yılında arkadaşlarıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-6: 26 yaşında, lisans öğrencisi. 2020 yılında arkadaşlarıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-7: 28 yaşında, yüksek lisans öğrencisi. 2018 yılında kaldığı yurttan gözaltına alınmış.
K-8: 35 yaşında, akademisyen. 2021 yılında arkadaşıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-9: 30 yaşında, gazeteci. 2018 yılında yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-10: 23 yaşında, stajyer avukat. 2024 yılında arkadaşlarıyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
K-11: 28 yaşında, gazeteci. 2017 yılında katıldığı bir eylemde gözaltına alınmış.
Görüşme Sonuçları
Katılımcıların hepsi illegal bir örgüte üye olmak ya da propagandasını yapmak suçlarından gözaltına alınmışlar. K-5’e yöneltilen suçlamalar arasında ise bu suçların yanında silahlı saldırıya yardım ve yataklık suçu da var. Ancak, hiçbir katılımcı yapılan bu suçlamalara dair doğrudan bir faaliyette bulunmadığını belirtti. K-2, “Yaptığım bir olay var mı? Yok… dolayısıyla tamamen alakasız yürütüldüğünü düşündüğüm bir sürecin şokunu yaşadım” dedi. Bazı katılımcılar yaşadıkları gözaltını beklerken ya da evlerine polis geldiğinde şaşırmazken bazı katılımcılar bunun neden olduğunu idrak etmekte ilk aşamada daha zorlanmış. Burada ilk tepkilerin farklı olmasının nedeni bazı katılımcılar daha önce de benzer ya da aynı süreçlerden geçerken, yaşamlarında politik örgütlenmelerde bulunup bu süreçlere kendini hazırlamışken bazı katılımcıların daha önce bu süreci deneyimlememesi ve bazılarının da aktif olarak bir siyasal örgütlenme içerisinde bulunmaması. Dolayısıyla gözaltı prosedürü ile ilk karşılaşmada aynı hisler verilmemiştir.
Katılımcılardan ikisi hariç bütün katılımcıları yaşadığı evden gözaltına alınmıştır. Farklı olarak K-7 kaldığı yurttan gözaltına alınmış ama evinden gözaltına alınan diğer katılımcılar gibi o da gece baskını ile gözaltına alınmıştır. Katılımcıların en çok dile getirdiği şey evlerinin dağıtılarak aranması ve bu sırada kolluk kuvvetinin yer yer sert tavırlar sergilemesidir. Görüşmeler esnasında en sert ev baskını olarak adlandırabileceğim baskını K-4 yaşadıkları. K-4, gece polislerin kapısına sertçe vurarak kapıyı çaldığını ve kapıyı açtığında ev arkadaşıyla kendisine bir polisi silah doğrultup ikisini de yere yatırdıklarını aktardı. Yine katılımcıların çoğu ev aramaları sırasında polisin evleri çok fazla dağıtarak aradığıydı. Yine de çoğu katılımcı K-4’ün yaşadıklarının aksine büyük bir fiziksel şiddet yaşadığından bahsetmedi. Gözaltına alındığı sırada gazeteci, akademisyen ve stajyer avukat olan katılımcılara ise daha kibar davranılmıştır. Öte yandan, K-6 öğrenci olmasına rağmen kendisine ilk başta nazik davranıldığını ancak daha sonraki süreçte polislerin “itirafçılık” dayatması yaptığından bahsetti. Gözaltılar sırasında K-11 dışında bütün katılımcıların elektronik cihazlarına (telefon, bilgisayar, hardisk, hafıza kartı vs.) el konulmuş ve en kısa 6 ay sonra geri verilmiştir. Genellikle katılımcılar bu cihazları almanın yıllar sürdüğünü söylemiştir. K-7 ise 2018 yılında gözaltına alınmasına ve mahkeme sonuçlanmasına rağmen hala elektronik cihazlarını alamadığını ifade etmiştir. Katılımcıların ayrıca evlerinde bulunan bazı kitap ve dergilere de bandrollü olmasına rağmen “delil” niteliği olarak görülerek el konulmuştur.
Gözaltına alınan katılımcılardan en az süreyle gözaltında kalan 2 gün, en fazla süreyle gözaltında kalan ise 7 gün. Bir istisna olarak K-9, 7 gün gözaltına alınıp mahkemeye çıkarıldıktan sonra adli kontrol şartıyla serbest kalıyor. Ancak hemen ardından polisler gelip terörle mücadele kapsamında, başka bir suçtan tekrardan bir gözaltı kararlarının olduğunu söylüyorlar ve 1 gün daha bu suçtan gözaltında kalıyor. Normalde ağır suçlar kapsamında yapılan gözaltılarda gözaltına alınan kişinin 2 gün süreyle gözaltında kalabileceği ancak savcı 3 defa daha gözaltı isteyebilir ve bu durumda gözaltı süresi 5 güne kadar uzayabilir. Gözaltının süresine dair bu düzenleme Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nde belirtilmiştir. Ancak, 2016’da başlatılan OHAL kapsamında çıkan KHK ile bu süre 30 güne kadar uzatılmıştır. Bu yeni düzenleme 2022 yılının ağustos ayına dek sürmüştür. Dolayısıyla bazı katılımcılar gözaltına alındığında bahsettiğim yönetmelikteki düzenlemeye göre değil, KHK’nın düzenlemesine göre gözaltında tutulmuştur.
Gözaltı sürecinde katılımcıların hepsinin en çok rahatsız olduğu konulardan birisi tuvalete gitme prosedürü. Gözaltındayken tuvalete gitmek için katılımcılar, hücrede kendisini izleyen kameraya el sallamak zorunda kalmaktadır. Ancak, bütün katılımcılar keyfi biçimde polislerin ya uzun süre ya da hiç gelmediklerini söylemişlerdir. Gözaltında bazı katılımcılar açlık grevine başlamasına rağmen bazılarına polislerin kendilerine verilmesi istenen ve avukatları aracılığıyla yollanan şekerlerin verilmediği ifade edildi. Bazı katılımcılar ise istemediği halde İslami örgütlerden dolayı gözaltına alınmış insanlarla aynı hücreye koyulduğunu belirtmiştir. Katılımcılardan çoğu gözaltı sürecinde fiziksel bir şiddetin olduğundan bahsetmedi. Ancak, “mülakat” adı verilen bir görüşme önerildiği ve kabul etmediklerinde ya “avukatın geldi” gibi manipülasyonlarla ya da zorla bu görüşmelere sokulmuşlardır. “Mülakat” adı verilen bu görüşmelerde katılımcılar, polislerin istediği şekilde ifade vererek ve bazı isimleri polislere söyleyerek “itirafçı” olmaya zorlanmışlar ve özel yaşamlarından bahsederek gözaltı süreci öncesinde kolluk kuvvetinin onları takip ettiğini göstererek üzerlerinde psikolojik baskı kurmaya çalışmışlardır. Öte yandan, K-4 gözaltı sürecinde hücresinde rahatsız edici bir beyaz ışık olduğundan bahsetmiştir. K-9 ise Terörle Mücadele (TEM) şubesinin FETÖ’cülere ait olduğu gerekçesiyle kapatılmış bir okulun binasını alarak oranın spor salonunu koğuş yaptığını söylemiştir. Dolayısıyla bütün bunlar devletin şiddetini çeşitli performanslarla göstermesidir. Dr. Cammeron’un hafızadan mekan ve zamanın silinmesi için kullandığı beyaz ışığı (Klein, 2010) K-4 de ifade etmiştir. Bunun yanında çoğu katılımcı herhangi bir saat ve güneşin doğup batma emaresinin olmadığını da dile getirmiştir. Ayrıca bazı katılımcılar kendilerine olmasa da FETÖ’den dolayı gözaltına alınan insanlara yer yer fiziksel şiddet uyguladıklarını da söylemiştir.
Mahkeme sürecinden önce çoğu katılımcı emniyette ifade vermeyi reddetmiştir. Politik bir tavır olarak reddettiklerini açıklamışlardır. Bunun nedeni, emniyeti bu süreçte hukukun, hukuksal süreçte karar verici merciinin bir parçası olarak görmemeleridir. Ancak, emniyette ifade vermemelerinin ardından bazı katılımcılardan savcı herhangi bir ifade almadan direkt tutuklama istemiyle mahkemeye sevk etmiştir. Yahut bazı katılımcılar savcının sorduğu soruların ifade almaya yönelik değil, kendi ideolojisini gözaltına alınana göstererek üzerinde tahakküm kurmaya yönelik olduğunu belirtmiştir. Mahkeme sonucunda tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıp daha sonra başka bir terör suçu kapsamında tekrardan gözaltına alınan K-9’a ise ikinci gözaltı sürecinde emniyette ifade verirse hızlıca serbest kalacağı söylenmiş ve bunun üzerine K-9 ikinci gözaltı sürecinde emniyette ifade vermeyi kabul etmek zorunda kalmıştır.
Mahkeme sürecinde K-3 tutuklanacağını öngördüğü için rahat olduğunu aktarmıştır. Ancak, tutuklanacağını öngörmesinin nedeni suçlamalar içeren faaliyetlerde bulunduğu ve bu yüzden gözaltına alındığını tahmin ettiği için değil, Türkiye’nin politik konjonktüründen dolayı kendisini tutuklayacaklarını düşündüğünden dolayıdır. Zira resmi bir haber ajansında gazetecilik yapmasına rağmen “KCK’nin basın danışmanı olma” suçlamasıyla gözaltına alınmıştır. K-3 dışındaki bütün katılımcılar ise mahkeme süreci öncesinde bir öngörülemezlik durumu olduğunu ifade etmişlerdir. Bu belirsizlik durumu çoğu katılımcıda kaygı durumlarına neden olmuştur. K-7 mahkeme öncesi avukatlarıyla konuşurken avukatlarının normalde suçlamanın içinin boş olduğu ancak politik konjonktürden dolayı tutuklu yargılanabileceklerini söylediklerini ifade etmiştir. K-10, mahkemeye götürülürken polislerin, “gece uyandık, sizi gözaltına aldık. O kadar uğraştık. En az beş, altı kişinin bu uğraşmaya tutuklanması lazım” dediklerini söyledi. Keza, mahkeme de aynı kapsamda gözaltına alınan 18 kişiden 8 kişiyi tutuklu yargılama kararı aldığını ifade etti. Öte yandan, K-11 ise mahkemeye çıkarılmadan önce tutuklanıp tutuklanmayacağına dair kesin bir öngörüde bulunamadığını ancak 10 Ekim anmasında gözaltına alındığı için yaptığının son derece meşru olduğu için bu süreçte onu düşünmediğini söylemiştir. Mahkeme öncesi yaşanan bu süreçler Yonucu’nun (2020) ifade ettiği hukuksal şiddeti mitsel şiddetle paralel bir sürece sokan hukuksal sürecin öngörülemezliğinin süreçlerin başlangıç örnekleridir. Mahkeme öncesi savcılığın bazen ifade almadan direkt tutuklama talebiyle dosyaları mahkemeye yollaması ya da mahkemeden hemen önce tutuklu yargılanıp yargılanmayacaklarını katılımcıların tahmin edememeleri hukukun yarattığı belirsizlik alanında kendi şiddetini yarattığını göstermektedir. Bu durumda hukuk, kader belirleyici ve tanrısal bir konuma gelir.
Gözaltı sürecinden sonra sosyal çevrelerinin verdiği tepkiler de farklılık göstermiştir. Bunun nedeni de benzer bir noktadan sosyal çevrelerinin kimlerden oluştuğuyla alakalıdır. Sosyal çevreleri daha çok politik faaliyetlerde bulunan insanlar herhangi bir dışlamaya maruz kalmamışlardır. Öte yandan, bazı katılımcılar ise gözaltı süreçlerinden sonra sosyal yaşamlarında belirli sıkıntılar yaşadıklarını belirtmiştir. Örneğin, K-8, gözaltı sonrası çevresinden bazı iş arkadaşlarının daha temkinli yaklaştığını ve iş yerinde yine gözaltı kapsamında bir soruşturma başladığı için işinin askıya alması durumuna karşı eylem başlatınca çevresindeki bazı insanların “geçmiş olsun” için dahi yanına gizli biçimde yaklaştığını ifade etmiştir. K-7 de arkadaşları tarafından dışlanmadığını ancak grup ödevlerini lisansta iki yıl boyunca tek başına yapmak zorunda kaldığını çünkü sınıf arkadaşlarının yanına yaklaşmadığını belirtmiştir. Bazı katılımcılar ise belli kaygı süreçleri yaşamışlardır. Gece ses duyunca uyanmak veya dışarı çıktığında huzursuz hissetmek, paniklemek bu süreçlere örnek gösterilebilir. K-6, “Gözaltında yaşadığım tehditler sonrasında psikolojik olarak gerçekten çok zorlandım. 1 ay evden çıkamadım. Evden çıktığım süreçte de tek başıma çıkamadım” dedi görüşmede. K-6 gözaltı sürecinde manipüle edilerek “mülakat” denilen görüşmeye sokulmuştur. Burada polis ve istihbarat görevlileri kendisini sıkıştırıp istediği bilgileri alamadıklarında da gözaltı sonrasında kaçırma ve işkence ile tahdit etmişlerdir. Bu yaşanan olay, Agamben’in (1991) dediği gibi kolluk kuvvetinin her olay ve durum üzerine kendi yetkisiyle bir tedbir biçimi alarak o durumda istisna hali yaratmasının bir örneğidir.
Avukatla Görüşme
Avukat ile görüşme yaptığımda ise avukat; elektronik cihazlara el koyma, gözaltına alma ve gözaltında kalma, ev araması ve hatta mülakat adı verilen görüşmelerin dahi hukuki prosedürlere uygun olduğunu belirtti. Nitekim, yazılı olan bu prosedürlerin çerçevesi de çoğunlukla anayasaya ve insan haklarına uygun biçimde düzenlendiğini söyledi. Ancak, bu prosedürlerin uygulama kısımları haklar gözetilerek değil, devlet tahakkümünün sergilenmesi amacıyla yapıldığını belirtti. Örneğin, ev araması sürecinde bu süreçte polisin herhangi bir yasa-dışı faaliyette bulunmadığına tanık olması için evi aranan kişinin bir komşusu, apartman yöneticisi ya da görevlisi şahit olarak çağırılır. Ancak, bu süreçte ev abartılı bir biçimde dağıtılarak aranır. Bunun sebebi avukata göre, prosedürde yazan hak ihlalinin yaşanmaması için önleyici bir amaçla evi aranan kişinin komşusunu tanık yapma değildir. Bu süreçte komşu polisin performansı aracılığıyla devletin tahakkümüne tanıklık etmektedir. Dolayısıyla, avukatın dediğinden yola çıkarak, prosedürler Fraenkel’in (2020) “ikili devlet” teorisinde bahsettiği gibi hukuki süreçleri, kanunları ya da yönetmelikleri egemenin ideolojisine göre prosedür uygulayıcısı kolluk kuvveti tarafından yorumlanmakta ve uygulanmaktadır. Avukat, yasa-dışı bir uygulama ya da açıkça bir işkence uygulandığında ise kolluk kuvveti yargılanmayacağını ve hatta hakkında bir soruşturma sürecinin başlamayacağını bilerek ve buna dayalı bir özgüvenle hak ihlalleri gerçekleştirdiğini söylemiştir.
Gözaltına alınan müvekkilleriyle görüşmeye gittiklerinde avukatlara da kolluk kuvvetleri saygılı ve iyi bir muamele sergilememektedir. Avukat, her şeyden önce TEM binasının girişinde avukatların oturabileceği bir yerin bile olmadığını ve avukatları uzun süre girişte beklettiklerini ifade etmişlerdir. Kolluk kuvveti, avukatların kimleri müvekkil olarak aldıklarını gözlemleyerek de gözaltına aldıkları insanlara dair yorumlarda bulunabilmektedir. Örneğin, bir gün katılımcı avukatın bağlı bulunduğu dernek terörle mücadele kapsamında gözaltına alınmış birisinin gönüllü avukat ihtiyacı için aranmış ve katılımcı olan avukat da boş olduğu için TEM şubesine gidip gözaltına alınan ile görüşmek istemiştir. Bunun üzerine polis gözaltına alınan kişiye “Avukat … seni görmeye geldiyse bizim bildiğimizden daha önemli işler yapıyorsundur sen” diye gözaltına alınan kişiyi sıkıştırdığını görüşme esnasında avukat anlattı.
Görüşme yaptığım avukat terör suçu şüphesiyle en çok gözaltına alınanların öğrenciler ve politikacılar olduğunu söyledi. Ancak, illegal İslami örgütler için bunun böyle olmadığını da söyledi. Bu örgütlerden yargılanan bir müvekkili olmasa da bu örgütlerden dolayı yapılan operasyonların çok daha az olduğunu söyledi. Ayrıca, illegal sosyalist ya da Kürt hareketi temelli bir örgütten gözaltına alınan insanların gözaltına alınma gerekçelerinde yaptığı faaliyetlerin çoğu illegal İslami örgütten dolayı gözaltına alınma nedeni olarak görülmüyor. Örneğin, “Sayın Öcalan” ifadesi dahi terör propagandası şüphesi sayılırken “Sayın Mirzabeyoğlu” (İBDA-C örgütünün kurucusu, Salih Mirzabeyoğlu) ifadesi terör propagandası şüphesi sayılmayabiliyor.
Sonuç
Türkiye’de terör suçları kapsamında gözaltına alınanların gözaltı süreçlerinde deneyimledikleri üzerinden bu prosedürün devlet şiddetini gözaltına alınan kişilere karşı kullanılması için bir araç veya bir zaman aralığı olarak tanımlamak mümkündür. Gözaltı süreçleri boyunca devletin ve hukukun şiddeti şiddete maruz kalanın politik tahayyül ve faaliyetleri üzerinde bir baskı kurma amacı gütmektedir. Böylece devlet siyasette egemen olduğunu da bireye uyguladığı şiddet süreci üzerinden kanıtlamaya çalışmaktadır. Gözaltı prosedürlerini dolayısıyla hukuksal işleyişin hukuk normuna göre düzenlenen bir süreç olarak tanımlamamız eksik ve yanlış bir tanım olacaktır. Gözaltı süreçleri siyasette egemen olanın çeşitli yollarla performansını ona karşı olanlar üzerinde sergilediği bir zamansal ve mekânsal süreçtir. Bu süreçte hücre dizaynları, hukuki prosedürlerin devlet tahakkümünü gösterme üzerinden yorumlanma ve uygulanması ve bu süreci uygulayan kolluk kuvvetinin sık sık hak ihlalleri yapması veya işkencelerde bulunması devlet şiddetinin gösterilme ve egemenliğinin kanıtlanma sürecidir. Gözaltının ardından yapılan ilk ifade alma ve yargılama süreçlerinde yapılan emniyete ifade verme dayatması, savcılığın ifade almadan tutukluluk istemiyle mahkemeye vermesi ve mahkemenin vereceği karar konusunda öngörülemezlik ise hukuki şiddetin mitsel şiddetle bir simetrisinin olduğunu gösterir. Bu araştırmamda da gözaltı sürecinin erksel-politik bağlamda incelenmesini 11 katılımcının deneyimleri ve ifade ettikleri üzerinden gerçekleştirdim. Gözaltı süreçleri, hukuksal incelemeler dışında da siyasi egemenin politik davranışlarını incelemede önemli bir örnek oluşturmaya devam edecektir.
Referanslar
Agamben G. (1991). Sovereign Police. https://theanarchistlibrary.org/library/giorgio-agamben-sovereign-police.
Agamben G. (2020), Atakay K. (çev.). İstisna Hali. Ayrıntı Yayıncılık.
Benjamin W. (1996). Critique of Violence. Bullock M. ve Jennings W. M. (ed.). Selected Writings Volume-I, 1913-1926. Harvard University Press. syf. 236-252.
Erensü S. ve Karaman O. (2017). The Work of A Few Trees: Gezi, Politics and Space. International Journal of Urban and Regional Research, 41 (1). syf. 19-36.
Fraenkel E. (2020), Bora T. (çev.). İkili Devlet. İletişim Yayınları.
Klein N. (2010), Özgül S. (çev.). Şok Doktrini. Agora Kitaplığı.
Mercan A. B. (2021). Polislik Şiddetinin Eleştirisine Doğru: Hukuk, Şiddet ve Egemenlik. Mülkiye Dergisi. 45 (2). syf. 367-387. https://dergipark.org.tr/en/pub/mulkiye/issue/64281/975615
Yonucu D. (2020). Var-Yok Hukuk: Türkiye’de Hukukun Şiddetinin Etnografik Analizi. Değer O. (ed.). Düşmanı Yargılamak. syf. 212-242


