Kumburgaz fay zonundan yükselen ilk uğultu depremi değil, siyasetimizi sarsan bir soruyu kulağımıza fısıldadı: yer kabuğu gerilirken biz hala betonun suskunluğuna mı güveneceğiz? Merkez üssü Kumburgaz’ın derinliklerinden 23 Nisan 2025 öğleni yükselen o alçak frekanslı mırıltı, sismografın incelikli kalem darbelerine düşmeden önce bile bedenlerimizde yankılanmıştı: Bardaklar titredi, yol kenarındaki genç kavak gölgesinde görünmez bir korku gibi esnedi. Deprem, ilk bakışta yalnızca jeolojik bir olaydır; ancak fay hattının uzandığı toprak, üzerinde kurduğumuz yaşamın siyasal mantığına göre farklı biçimlerde kırılır. Bugün, Kumburgaz’dan Şişli’nin dar arka sokaklarına kadar uzanan sarsıntı kentin hafızasına çok daha derin bir soruyu taşıdı: İstanbul’un gerçek acil ihtiyacı nedir? Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak bir “uluslararası su yolu” mu, yoksa var olan yerleşimleri güvenli kılacak sosyo-ekolojik bağlamı gözeten kamusal politikalar mı?
Deprembilimciler fayın enerjisini ölçer. Oysa sarsıntının toplumsal bedelini belirleyen bizleri yöneten siyasal iktidarın uzun vadeli tercihleri ya da ihmalidir. Son deprem İstanbul’un jeomorfolojisi kadar siyasal öncelikler dizgesini de kırılganlaştırdı. Aslı Odman (Bianet, 2024) hocamızın belirttiği gibi, afetler anlık olaylar olarak karşımıza çıkabilirken, “yavaş suçlar”, zaman içinde birikerek afetlere dönüşen ihmallerin ta kendisidir. 1999 Marmara depremi, bizim kuşağımız -sınıflarda deprem tatbikatıyla büyüyen öğrenciler- için yaşamadığımız bir tarihten kopup gelen ama bugün hala önceliklerimizi sarsan bir uyarı niteliğinde. Nitekim o dönemde “riskli alan” kavramının hukuki statüye kavuşturulması, kentsel dönüşüm için güçlü bir zemin hazırladı; ancak bugün biliyoruz ki bu zemin, çoğu zaman deprem güvenliğinden çok rant üretimine hizmet etti. Kumburgaz’daki bu yeni sarsıntı tam da “risk” ve “rant” arasındaki geçirgen sınırı yeniden görünür kıldı.
Tam da bu noktada, ekolojik katliamın sahnesi olarak Kanal İstanbul projesi devreye giriyor. Resmi söylemler projeyi “deniz trafiği güvenliği” ve “ekonomik canlılık” gibi başlıklarla sunarken, bilimsel veriler bambaşka bir tablo ortaya koyuyor. Örneğin, Prof. Dr. Cemal Saydam’ın (2015: 48) raporunda, kanalın Marmara ve Karadeniz arasındaki su akışını nasıl etkileyeceği detaylı bir şekilde açıklanmakta. Saydam, kanalın Karadeniz’in üst katman akışını iki katına çıkararak, Marmara’ya oksijensiz su göçünü tetikleyeceğini belirtiyor. Bu, ekosistem dengesini bozacak önemli bir risk yaratmakta. İkinci bir büyük tehdit ise, projenin kuzey ormanları üzerinde yaratacağı ekolojik yıkım. Bu ormanlar, İstanbul’un “nefes borusu” olarak adlandırılırken, kanal inşaatı ile derin bir kesiğe maruz kalacak. Havadar ekosistemlerin parçalanması ve bölgesel iklim düzenleyici orman örtüsünün aşınması, ciddi ekolojik kayıplara yol açacak denebilir. Bunun yanı sıra, Kanal İstanbul’un deprem açısından da ciddi tehlikeler oluşturduğuna dikkat çekmek gerekiyor. İstanbul Kent Konseyi’nin (n.d.) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Çevre Etkisi Değerlendirmesi raporuna bakarak yaptığı analizde, proje alanının sıvılaşma potansiyeli yüksek olan zeminlere sahip olduğu ve heyelan riski taşıdığı açıkça belirtiliyor. Bu durum, yalnızca ekosistemi değil, fiziksel çevreyi de olumsuz etkileyen büyük bir risk. Sonucunda, kanalın ekolojik ve fiziksel zararları birbirini tetikleyen büyük tehditler oluşturuyor. Bu tehditler, suyun oksijen dengesinden ormanın bütünlüğüne, zemin direncinden yerleşim alanlarının güvenliğine kadar birçok alanda ciddi kayıplara yol açabilir.
Diğer yanlarıyla, ekolojik yıkımın haritası, kazılan her metre toprakta, gerçekte kentin toplumsal dokusuna açılan bir yarık olarak kendini gösteriyor. Bu ekolojik yara kuzeyde açılırken, güneyde mahalle hayatı da adeta bir fay hattı gibi geriliyor. Örneğin, İstanbul ormanlarının ürettiği oksijen, kuzeyden esen rüzgarlar aracılığıyla kente taşınıyor ve bu da kentin serinlemesini sağlıyor (Tolunay, 2015:38). Ancak bu, kent içindeki ısı adalarının büyümesi ve iklimsel konforun azalması potansiyelini beraberinde getiriyor. Öte yandan, Kanal İstanbul’a ayrılan devasa bütçe, yön değiştirerek deprem riski taşıyan mahallelerdeki kentsel dönüşüme yönlendirilse, on binlerce konut güçlendirilerek İstanbul’un gerçek güvenlik ihtiyacı karşılanabilir. Yani kuzeydeki habitat kaybı ile güneydeki mülksüzleştirme, tek bir hikayenin iki ayrı yüzüdür. Kampüs kantinlerinde tartıştığımız ortak hikaye de tam olarak bu: Ekoloji ile ekonomi arasındaki dengesizliğin birbirini tamamlayan yüzleri. İstanbul’daki kentsel dönüşüm, henüz gerçek anlamda başlamamış değil; fakat genellikle sınıfsal bir eleme mekanizması olarak işliyor. Kentteki nüfusun yaklaşık %40’ını (TÜİK, 2021) oluşturan kiracılar, hiçbir kazanım elde etmeden mahallelerinden uzaklaştırılırken, boşalan arsalar “yüksek değerli” konut projelerine tahsis ediliyor. Böylece, “deprem güvenliği” adına atıldığı söylenen her adım, aslında mekanı metalaştırmayı hızlandıran bir sürece dönüşüyor.
Bu dönüşüm projelerinin kamusal alan üzerindeki etkisi, neoliberal kentin en belirgin yarasıdır. Hafta sonu/ders sonrası nefes aldığımız parklarımız ve meydanlarımız ticari alanlara dönüştükçe günlük sosyallik mekanlarımız ve aynı zamanda deprem toplanmasındaki güvenli alanlarımız daralıyor. Tam da burası Gezi Parkı Direnişi’nin kamusal alan savunusunun simgesi olduğunu gösteriyor denebilir. Değerli hocamız ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman’ın bugün Silivri Cezaevi’nde tutulmasının ardında da benzer bir mekansal adalet mücadelesini işaret ediyor. Dolayısıyla deprem güvenliği odaklı politikalar tartışılırken, kamusal alanın kolektif niteliği fazla geri planda kaldığında, aslında “kent katli” dediğimiz sürecin de hız kazandığı gözlemlenmekte.
Kent katlinin yarattığı mekansal ve sosyal yaralar, Kanal İstanbul’la gündeme gelen ekolojik risklerden ayrışmamakta. Kentsel dönüşüm projeleri mahalleri yerinden ederken kanalın dev kazısı da ekosistemi ve ona bağlı geçim ağlarını yerinden edecek. Beton projeler parkı, meydanı daraltırken, bu kez Karadeniz’in solunum alanı daralıyor. Yani kent katli “toprağı kim kullanacak?” diye sorarken kanal meselesi “denizi kim yaşatacak?” sorusunu ekliyor. İkisinin birleştiği noktada kamusal yaşam da geçim de nefes alamaz hale geliyor. Kanal İstanbul projesi için ön görülen 1,5 milyar metreküplük kazı, Karadeniz kıyısında belki de on binlerce yılda oluşmuş olan doğal dengeyi tek hamlede sarsabilir. Üstelik kazı toprağı “yapay adalar” (Bayhan, 2017) yapılarak depolanırsa balıkçılıkla geçinen kıyı köylerinin geçim hattına da darbe vurmuş olacak. Yani doğa bozulunca emek de mekan da etkilenmiş olacak. Kısacası ekolojik bir açık, doğrudan toplumsal bir açığa dönüşüyor. Kazıyla denize karışan çamurlu tortu kıyı köylerinin geçim krizinden öte bir kayıp daha barındırıyor. Bu balıklar Karadeniz’in ritmini oluşturan canlı bir belleğin parçası. Göç yollarını kuşların, yumurtlama sahillerini fokların, besin zincirini ise yunusların paylaştığı ortak bir yaşam ağı söz konusu. Balığın yaşamından kopması sudaki senfoninin, ortak ritmin sessizleşmesi anlamına geliyor. Kıyıda yaşayan bizler de bu sessizliğin yankısını ortak hafızamızda hissedeceğiz.
Son kertede yaşadığımız sarsıntının belki de en net mesajı, İstanbul’daki kaynak önceliğini tartışmaya açması. Bir tarafta Kanal İstanbul’un öngörülen 25milyar dolarlık maliyeti, diğer tarafta ayni bütçeyle güçlendirilebilecek yüz binlerce konut. Deprem riski “görünür” ve “acil” olanken kanal projesiyse görünür olmayan, uzun erimli bir ekolojik ve toplumsal felaket potansiyeli taşıyor. Ya fay hattının uyarısını dinleyerek kaynakları deprem güvenliğine yönlendireceğiz ya da içi oyuk bir “mega proje”nin beton duvarları arasında kentin ekolojik bağışıklığına darbeler vurmaya devam edeceğiz. Depremler ile yer kabuğunun hafızasında kayıtlı gerilimler ansızın bizle konuşuyor; Kanal İstanbul ise insan eli ile üretilmiş siyasal-ekonomik bir gerilim hattı. İkisini bir arada düşündüğümüzde ekolojik yıkımın toplumsal eşitsizlik ile nasıl iç içe geçtiğini açıkça görüyoruz. Bu yanıyla “kanal bir ihtiyaç değil” itirazı kamusal ve kollektif olanın varlık hakkını savunan etik bir pozisyon. İstanbul’un geleceği Kanal İstanbul ile değil, fay hatlarının üzerine kuracağımız hak hatlarında yükselecek. Adil, dayanıklı, kapsayıcı bir kent için.
*Fotoğraf: İnstagram/ ogretmenbora
Kaynakça
Bayhan, B. (2017.01.31). Kanal İstanbul Projesinden Çıkacak Toprakla Yapay Adalar Yapılacak. Arkitera. Erişim adresi: https://www.arkitera.com/haber/kanal-istanbul- projesinden-cikacak-toprakla-yapay-adalar-yapilacak/
Tolunay, D. (2015). Panel: Kanal İstanbul Çevresel Kentsel ve Hukuki Etkileri: İstanbul’daki Mega Projelerin Ekolojik Etkileri. İstanbul Barosu Yayınları: İstanbul erişim adresi: https://www.researchgate.net/publication/334226275_Istanbul’daki_Mega_Projelerin_Ekoloji k_Etkileri
Türkiye İstatistik Kurumu. (2021). İkamet Edilen Konutun Mülkiyet Durumuna Göre Hanehalkı Sayısı. Erişim adresi: https://nip.tuik.gov.tr/?value=KonutIstatistikleri
Kanal İstanbul. (n.d.) İşin Aslı Ne?: Kanal İstanbul’un Depremsel Etkileri. Erişim adresi:
https://kanal.istanbul/ana-sayfa/isin-asli-ne/depremsellik/
Odman, A. (2024.03.21). Aslı Odman: Afetler anlık bir şey ama “yavaş suçlar”, zamana yayılmış afetler. Bianet. Erişim adresi: https://bianet.org/haber/asli-odman-afetler-anlik-bir- sey-ama-yavas-suclar-zamana-yayilmis-afetler-293297 erişim tarihi: 24.04.2024
Saydam, C. (2015). Kanal İstanbul’un Karadeniz’e olası Etkileri. Kent Kültürü ve Yönetimi Hakemli Elektronik Dergi, cilt 8: (sayı: 2), 44-52. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/405856

![Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı](https://asosyoloji.com/wp-content/uploads/2026/04/WhatsApp-Image-2026-04-07-at-19.30.07.jpeg)
