‘’Burası neresi, hangi ülke, dünyanın hangi bölgesi?’’
Seneca
‘’Burası, hayatın son anlarından, son seslenişlerinden ve çığlıklarından dokunmuş suskunluğumuz, ölülerle paylaştığımız ıssız çölümüz…’’
Aslı Erdoğan
Bazı hikayeler anlaşılmak için son ana kadar bekletir insanı ya da hiç anlaşılmadan öylece asılı kalır sonsuzlukta. İşte Aysel Tuğluk’un hafızasında saklı hikayeler ile belki de hiç bir zaman yüzleşemeyeceğiz… Bazı şeylerin yalnızca yaşanması değil, anlaşılması, anlatılması hatta hatırlanması için bile bedel ödetir. Bu coğrafyanın tarihi ve hafızası bedel ödeyen hayatların gölgesinde her geçen gün biraz daha katran karanlığına bulanıyor, hatta çoğu zaman bu katran karanlıkta kayboluyor.
Aysel’in hikayesi, aslında hafızası ve mücadelesidir, hafızası ve mücadelesi de onun hikayesidir. Derinlere inme gayreti göstersek, anlamaya çalışsak hiçbir şeyin değişmediği gerçeği apaçık ortadadır. O hapishanenin çatlağından bir geceliğine sızabilseydik, kim bilir neler anlatırdı bize. Yaşananlar bütün çıplaklığıyla anlatıldığında yarısında izin alıp gideceğimiz türden hikayeler olacaktı bir çoğu. Gerçeklik tasavvurumuza sığmayacak hikayelerdir bunlar. Yüzyılları aşan bir hakikattir. Sayılarla ifade edilemeyecek ölümler, sözcüklerin içine sığmayacak büyük kıyımlar, kayıtlara hiç geçmeyen failler, kimsesizler mezarlığında yatan kimseler, birlik adına yerle yeksan edilen kimlikler. Hakikatin bir parçası değil bütünü aslında Aysel’in hafızası. Kirpiklerinden dökülüp her tarafa saçılan anılar, acılar bütün sınırları paramparça etse de Adli Tıp Kurumu’nun ve bağlı olduğu egemen zihniyeti bir türlü aşamadı. Hipokrat yeminleri intikam yeminlerine yenildi. “Önce Vatan’’ illa ki… İzlenmesi, dinlenmesi, tanıklık yapılması bu denli can yakıcı iken birebir yaşanmayı düşünmek, bir anlığına empati kurmak bile düşünce sınırlarımızı zorlamayı, yara almaya cüret etmeyi gerektirir. Peki bir yerlerde birilerinin bütün bunlarla yaşamaya devam ettiğini/edemediğini biliyorken hayat nasıl oluyor da halen “normal” akışında seyrediyor ya da biz akışına karşı direnirken yeterince birbirimize omuz veriyor muyuz?
Aysel’in bu uzun yol hikayesi şimdilerde konuşulsa da aslında bu coğrafyayla neredeyse aynı yaşta, aynı derinlikte, aynı karanlıkta. Cumhuriyetin kuruluş tarihinden bugüne uzanan bu yolculukta yaşananlar hiç bir zaman söylenenlerin içine sığmaz biliyorum. Aysel Alevi bir Kürt Kadın. Bir Kürt kadını olarak söyleme(me)si, yapma(ma)sı gereken her sözü, her şeyi fazlasıyla yaptı. Ve görünen o ki bu dayanılmaz yük artık O’nun da bedenine , yüreğine sığamadı dolup taştı. Aysel egemen olana göre ‘’sıradan kimlikler’’ taşımıyor. Dersim coğrafyasında bir kadınıdır, hukukçudur, insan hakları savunucusudur, siyasetçidir. Aysel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra serbest avukatlık yapmıştır. Toplumsal Hukuk Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu, İnsan Hakları Derneği üyeliği yapmıştır. Yıllarca toplumsal alanlarda hukuk mücadelesi verdikten sonra 2005’te Demokratik Toplum Partisi’nin(DTP)kurulmasıyla aktif siyasete başlamıştır. 2007’de genel seçimlerine yüzde 10luk seçim barajına takılmamak için bağımsız adaylarla giren DTP’nin Diyarbakır milletvekillerinden biri Aysel. Ancak DTP 2009 da kapatıldı ve Aysel’in de milletvekilliği düşürüldü. 2011‘de Demokratik Toplum Kongresi eş başkanlığına seçildi ve yine aynı sene yapılan genel seçimde bu kez Van’dan bağımsız milletvekili olarak seçilip bir kez daha tüm zerafeti ve cesaretiyle meclise girdi. 2016 yılında DTK’ye yönelik yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı, 10 yıl hüküm giydi. Ayrıca 6-8 Ekim olayları olarak bilinen ISİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarına karşı düzenlenen eylemler de dosyasına (…) eklendi. Bir hukukçu ve siyasetçi olarak elbette deneyimliydi hatta mücadele alanı tam da buydu: Adil, eşit, özgür yaşamı savunmak ve inşa etmek… Bu mücadelenin de hiç kolay olmadığını biliyordu. Daha doğmadan başlayan bu çetin, kanlı, mayınlı tarih, Aysel’in de yolunu bulmasına bir pusula oldu. Kendine ait bir yaşamı onurla, direnişle, büyük bir cesaretle inşa etti. Yasını kuşanıp ölüm fermanı verilen her gencin son bakışı, Dersim’in kayıp kızlarının sesi, Munzur’un asi mavisi, Seyit Rıza’ın son nefesi, haykırışı oldu. Hiç korkmadan gidenlere bir borç kalanlara mahir bir miras bırakmak için büyük savaştı. Büyük savaşın bedeli de yine büyük olur. Henüz çocukken, abisini cezaevinde ve kendisi cezaevindeyken annesini kaybetti. Bu ağır kayıplarla barış mücadelesini paslı kelepçelerle ,özgürlük şarkısını savaş uçaklarının gölgesinde, adalet talebini gri koridorların köşelerinde sürdürdü. Bitmeyen bir direnişle…
Cezaevinde bir yılı dolmadan annesinin ölüm haberini aldı. İzinli olarak cenazeye katıldı. Defin sırasında yaşananlar, mezarlıktan yükselen ırkçı sözlü saldırı ve tacizler akabinde de atılan taşlar, havaya sıkılan silahlar. Aysel bütün bunları gördü, duydu, yaşadı. Naaşın gömüldüğü yerden çıkarılmasına da tanıklık etti. İncek Mezarlığı’ndan Dersim’e toprak yolculuğu. Sonra büyük bir sessizlik. Sessiz, sözsüz, dilsiz bir acıyla bir başına kaldı. Yıllarca muktedirlere hep söyleyecek sözü olan Aysel hafızasının kalabalığından onun ağırlığı altında kayboldu. Değerli şeyler hep kırılgandır ya annesinin ölümü, ölü bedenine yapılanlar bu kaybolmuşluğu hızlandırırdı. Unutmaya başladı sonrasında, yaşamsal aktivitelerini yapma gücünü kaybetti ve bir başına yavaş ve acılı bir ölüme terk edildi tıpkı diğer hasta tutsaklar gibi. Bütün itirazlara, dayanışmaya ağlarına, raporlara rağmen.
“Anneme neler yaptılar? dayanamıyorum”
Adeta bir yas evine dönüşen Türkiye ‘de bu soruyla birlikte, bazı sorulara cevap verilmeden bir barış, yüzleşme ya da hellaleşmeden bahsetmek mümkün olabilir mi? “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutalabilir kılan nedir?’’(Butler,49.s2018 Metis) Kimin ölümü değerlidir? Peki ya ölüler adına hellalleşilir mi? Sahi ölülerle nasıl hellalleşilir?
Türkiyede bir Kürt olarak yaşama /ölme hakikatini ve devlet aklının hiç mi hiç değişmediğini gösteren en sert ve en açık örneklerden biridir Aysel ve ona yaşatılanlar. Bütün bunların doğalında yaşanmadığını, sistemli ve örgütlü bir biçimde yapıldığını biliyoruz. Çürümüş bir yargı sisteminin cezaevlerindeki insanların maruz kaldığı baskılara, işkencelere, haksızlıklara adeta çanak tutması bu “radikal kötülüğün” nasıl işlediğini anlatıyor. Özellikle son yıllarda cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine baktığımızda orada yaşanan ölümlerin “doğal” ölümler olmadığını anlayabiliriz. Ölünce de bitmiyor süreç. Şayet kendi özgür iradesiyle başvurduğu açlık grevi, ölüm orucu,intihar gibi eylemlerden dolayı hayatını kaybettiyse bu kez dışarıda başlıyor işkence. Nasıl ölmeleri gerektiğine “yardımcı” bile oluyorlar, yaşam hakkını gasp ettiklerine ölüm hakkı veriyorlar. Kendi iradesiyle (açlık grevi, ölüm orucu, fedai eylem, intihar) hayatını kaybettiyse bu kez dışarıda başlıyor işkence. Cenaze aracı verilmiyor, dini ritüelleri yaptırılmıyor, taziye kurulması yasaklanıyor, defnedilmesi ya da nereye nasıl defnedileceğime onlar karar veriyor. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine, kimin yasının tutulacağına , kimin gömülecek toprak hak edip /etmediğine karar verme haddini kendinde bulan bir siyasetten, ölüm siyasetinden bahsediyorum. Antropolog Derya Aydın devletin Kürdistan özelinde tesis ettiği ve yaygın olarak uygulamaya koyduğu çok yönlü ve katmanlı bir nekro-siyaset izlediğini ve bununla bağlantılı olarak kamusal alanda Kürt ölülerinin yas hiyerarşisine tabi tutularak ihmal edildiğini gözler önüne seriyor(2108). Bu siyasete karşı özelde kayıp yakınları kadınların ortaya koydukları direniş biçimlerine bakarak yasın Kürdistan’da özneleri nasıl etkilediğine, Kürdistan’daki yasın bireyle beraber kolektif hafıza ile ilişkisine; diğer yandan yas tutan kayıp yakınlarının [kadınların] direniş biçimlerine bakarak, iktidar karşısında kendilerini konumlandırma ve acı ile baş etme biçimlerini araştırıyor. Cumartesi İnsanları ve Barış Annelerinin Galatasaray meydanındaki yıllanmış direnişi bunun en büyük sembollerinden biridir… Bu mücadele bir yaşam, bir ölüm, bir mezar mücadelesi. Geçmiş ve geleceğin çarpıştığı bir muharebe meydanına dönüştü Galatasaray. Yasın tutulmasına izin vermeyerek, kamusal alanda bıraktığı izleri silmeye çalışarak kalanları da cezalandırmaya ant itmiş bir güç ile bembeyaz leçekler ve kırmızı karanfillerle direnenlerin kavgası. 1995 yılından beri(zaman zaman çeşitli gerekçelerle yasaklansa da, yapılamasa da) kayıp yakınları tarafından devam eden Türkiye’nin en uzun soluklu eylemi tamamlanmamış bir hayatın, olmayan bir mezar taşının etrafında sadece bir fotoğraf karesiyle devam ediyor. Bir fotoğrafın yası tutuluyor. Devletin ölen kişiyi hafızalardan silmek ,onu hiç yaşamamış, hiç doğmamış saymak, hikayesini unutturma siyasetine karşı Kürtlerin yaşama, yaşatma savaşı başka alanlarda da devam ediyor. İhd, Meya-Der, Tuhad-Fed, Tayad gibi çeşitli mücadele alanları yaratarak unutturulmaya çalışılan yaşamların etrafında örgütlendiler. Cezaevlerinin duvarlarını delip geçen İlhan Sami Çomak’ın şiirleri, Mizgin Ronak’ın romanları, Fatoş İrven’in fırça darbeleri, Nudem Durak’ın ezgileri, Gültan Kışanak’ın kalemi tüm bu mücadelelerin ab-ı hayatı oldu.
Judith Butler Kırılgan Hayat kitabında “savaşlarda” yası tutulmayan bir yaşamın yaşam sayılmayacağını, yaşam vasfını taşıyamayacağını, kayda değmez olan, zaten gömülmemiş olan ya da belki de hiç gömülmez olan diye ifade eder (Butler, 2018, 41). Kalanların yas tutma hakkını ellerinden alarak onları da sonsuza dek boşlukta bırakmaktır iktidarın yaptığı çünkü yas tutulmayınca asla bitmez. Tutulmayan yaslar, olmayan mezarlar, yıkanmayan bedenler, yapılamayan tanıklık, anlatılmayan felaketler silsilesi tedavisi mümkün olmayan yaralar açar. Yakın tarihlerde tanıklık yaptığımız 63 yaşındaki Mehmet Sevinç’in (Manisa Akhisar T tipi kapalı cezaevi ) yasak diye yıkanmasına, dini vecibelerinin yerine getirilmesine izin verilmedi. Aile kendi imkanlarıyla defin işlemlerini yerine getirdi. Yine Kandıra 1 nolu Cezaevinde Garibe Gezer maruz kaldığı işkence ve cinsel saldırılardan sonra “intihar etti’’. Otopsiye avukatlar alınmadı, cenazesini almaya gidenlere sözlü ve fiziki saldırı oldu… Mardin’e getirilen cenaze için kayyum yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne ait cenaze aracı polislerce engellendi. Bugün yaşananlar aslında geçmişin tekrarı, yarının provası. Bitlis, Varto, Dersim, Şırnak, Ağrı, Mardin Diyarbakır illerinde bulunan mezarlıkların tahrip edilmesi, naaşların çıkarılıp başka yerlere gönderilmesi… Bitlis Garzan mezarlığından çıkarılıp Kilyos’ta kaldırımların altına gömülen yüzlerce naaşın bir kısmı halen orada. Bir de nerede olduğu hiç ‘’bilinmeyen’’ failli belli kayıplar var ve kayıp yakınları.
Bu kayıpları, ölümleri, yaraları unutmak, kabullenmek onlardan uzaklaşmak yerine onlarla yola çıkıp umutla dirençle devam etmek gerekir. Yol umuttur çünkü, inançtır, inattır. Ucu aydınlıktır. Ölülere, geride-yarım kalanlara bir ağıttır. Aysel her şeyi unutsa da biz hiç unut(a)mayalım, biz unutsak da toprağın, göğün, suyun, mekanın hafızası var onlar unutmaz. Bu yazıyı yazdığım tarihten sonra ismi geçen kimi isimler Aysel Tuğluk da dahil cezaevinden tahliye oldu (27 Ekim 2022)Fakat cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri halen güncelliğini koruyor.Tahliye edilmeyen hasta tutsaklar ,infazı ertelenen siyasi tutsaklar ,tecritin ve izolasyonun derinleştiği kuyu tipi hapsihaneler (S tipi)…Fakat Türkiye hapishanelerinde yaşanan sorunlar kayıt altına alınanların çok daha ötesindedir.Çünkü mevcut durumu ortaya koyacak bilgi ve veriye sivil toplum örgütlerinin girmesi ve raporlaması engellendiği için olanaklı değildir. Diğer taraftan adeta cezaevi haline gelen ülkede hak ve adalet arayışı da devam ediyor. Yaşam hakkı yas hakkı etrafında birleşen bu mücadele yarınlara ışık tutacak. Kadınlardan LGBTİ+lere işçilerden KHK’lilere, öğrencilerden emeklilere, Besta’dan Akbelen’e ezilen tüm taraflarla dalga dalga büyüyen bu direnç elbette sınırları, duvarları, tel örgüleri ve karanlığı aşındıracak ve aşacaktır. İnat ve inanç olduğu sürece… Yas da mücadele de devam ediyor. Direnmenin cömertliğini ve şefkatini kalbinde duyanlara, bize cömertliği ve şefkati öğreten onlara.En çok kadınlara, kadın doğanlara kadın olanlara kadınların dünya yükünü anlayanlara ,anlamaya niyet koyanlara.Kırıldığı yerden yeniden doğanlara Dilini kaybedip yeniden bulanlara ..Bizden öncekilerin anısına bizden sonrakilerin rüyasına.Hayatta bıraktığınız izler sayesinde bugün yolda kaybolmuyoruz .Teşekkürler
Kaynakça
Aydın, Derya. Jineoloji dergisi 11.sayı, Kasım 2018 Kadın direniş yöntemleri yazısı
Butler, Judith. Kırılgan Hayat yasın ve şiddetin gücü, Metis 2018
Gazete Duvar 7 Nisan 2022
Bianet 09 Aralık 2021
Artı gerçek 29 Mayıs 2020


