Elimizdeki kitabın yazarı François Georgeon 1942 doğumludur. Paris Centre National de la Recherche Scientifique (CNRS) bünyesindeki “Türk ve Osmanlı Araştırmaları Bölümü”nde yöneticilik yapmış, emekli araştırma direktörüdür. Modern Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi üzerine uzmanlaşan Georgeon, Türk milliyetçiliği, Türk modernleşmesi, Osmanlı kentleri, Osmanlı’da gündelik hayat, Osmanlı’da Ramazan, kahvehane kültürü ve Jön Türkler üzerine çalışmalar kaleme almıştır. İnceleyecek olduğumuz Rakının Ülkesinde isimli kitap, yazarın kaleme aldığı son eserdir. Biyografi ve siyasi tarih alanında çalışmaları olan yazarın, akademik üretim alanındaki ana odaklarından biri de sosyalleşme biçimleri ve gündelik hayattır. Georgeon, Osmanlı sosyal tarihi ve kültür hayatına dair yazılan literatüre benzer şekilde, Osmanlı’da kahvehane kültürünü de araştırmalarına dahil etmiştir.
Osmanlı gündelik hayatına yönelik çalışmalarda, Osmanlı’ya 16. yüzyılda girdiği düşünülen kahvenin Osmanlı kimliğiyle bütünleşmesi, tütünün gündelik hayattaki yeri ve kahvehane kültürünün sosyalleşme alanı olarak oluşması sosyal tarih yazımı açısından dikkate değer olgular olarak öne çıkar. Yazarın bu kitabında ele aldığı konu, Osmanlı tarihçileri tarafından fazla üzerinde durulmamış ve farklı bakış açılarından incelenmemiştir. Bu bağlamda, kitabın literatürde önemli ve özel bir yeri olduğunu söylemek mümkün. Yazarın genel olarak sosyalleşme biçimlerine ve toplumsal etkileşime verdiği önem düşünüldüğünde, bu kitabında da alkol üzerinden meyhane kültürü ve alkol tüketiminin toplumsal hayatı etkileme biçimlerine dikkat çektiği görülüyor.
Giriş ve sonuç bölümleriyle birlikte altı bölümden oluşan kitapta, yazarın incelediği dönemle günümüzü bağdaştıran, siyasallaşmış ve ideolojik bir simge haline gelmiş olan alkolün AKP dönemindeki konumuna dair dikkate değer bir bakış açısı sunan Nicolas Élias ve Jean-François Pérouse’un sonsözü de yer almakta.
Günümüz akademisinde, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti tarih ve sosyolojisi bir kimlik savaşı haline gelmiştir. Tarihçiler tarafından bazı yönleri öne çıkarılıp bazı yönleri susturulan bu alan, adeta bir muharebe sahasına dönmüş durumda. Collingwood’a göre tarihçiye olgular hiçbir zaman salt bir gerçeklik olarak gelmez; tarihçi, geçmişi anlamlandırmak için bu olguları zihninde yeniden kurar ve yorumlayarak canlandırır. Ona göre, tarihi doğa bilimlerinden ayıran temel hususlardan biri de budur. Tarihçi, ele aldığı olayla ilişki kurarak, onu dışarıdan seyredilen değil, içeriden yeniden kurgulanan bir ifade biçimine dönüştürür.
Hallett Carr ise bu metodolojik yorumu, tarihsel olguların doğa olgularından farklı olarak doğrudan kendiliğinden ulaşamayacağı, her zaman tarihçinin anlama ve anlamlandırma faaliyetinin bir uzantısı olarak değer yargıları çerçevesinde ele alınacağı noktasında devam ettirirken; Coolingwood’un yorumunun içinde var olan tarihi olgunun nesnelliğine yönelik şüpheyi yeni bir bakış açısıyla izale eder. Ona göre olgular ele alınmadan önce tarihçi incelenmelidir. Tarihçinin belli bir zaman ve mekanda var oluşu ve tarihin nesnesini kendi yaşadığı dönemin bakış açısı üzerinden ele alıyor oluşu Carr için önemli bir husustur. Bu da onu Coolingwood’un tarihçinin beyninde yeniden kurgulanan tarih anlatısından uzaklaştırarak olgunun nesnelliğinden ziyade tarihçi ve olgu, zamanlar arasında kurulan ilişkinin nesnelliği olduğu düşüncesine götürmektedir. Carr’a göre tarihçi, tarihsel yön duygusuyla doğru önem standartlarını geçmişe uygular. Bu, tarihçinin olguları ele alırken dönemin ahlak, değer yargıları ya da mevcut bulunduğu dönemin zihinsel yargıları ve arkaplanı ile araştırma nesnesini yorumlamaması gerekliliğini ilzam eder. Bu metodolojik bakış açısıyla günümüz Osmanlı tarih yazımını değerlendirdiğimizde, siyasi ve toplumsal konjonktürün popülerize edilmiş değer yargılarının geçmişe yedirilmeye çalışıldığı görülebilir. Günümüz muhafazakâr eğiliminin geçmişi ele alırken olguları bağlamlarından kopararak romantize etmesi, bu nesnel ilişki ağını koparan en önemli unsurlardan biridir. Geçmişle ırk ve milliyetçilik üzerinden ilişki kurarak belleği bu şekilde oluşturan muhafazakâr tarih yazımı mevcudiyeti üzerine Yeni Osmanlıcı bir bellek inşasıyla dini terminoloji ve sembollerden kendisine bir dayanak oluşturan ve Osmanlı’yı da bu bağlamda yeniden kurgulayan yeni bir muhafazakar tarih yazımı inşa olunmuştur. Bu bağlamda ele aldığımız çalışma, sunulmak istenen püriten Müslüman Osmanlı geçmişine karşı Osmanlı toplumunu yeniden düşünme imkânı sunması açısından değerlidir. Bu bağlamda, alkol konusunu ele alırken yaptığı vurguların çok önemli ve kıymetli olduğu söylenebilir.
Yasaklar ve İhlaller Arasında Osmanlı’da Alkol
İslam dini tarafından domuz kadar kesin bir hükümle yasaklanmış olan alkolün, Osmanlı İmparatorluğu ve onun bakiyesi olan, ulus devlete dönüşen coğrafyalarda domuz kadar net bir yasak olarak görülmemiş olmasının sebebi dikkate değerdir. Bu anlamda Osmanlı sosyal hayatında, toplumda bir cemaatleşme, sosyalleşme, muhabbet alanı ve kültürel bir habitus yaratan kahvehaneler araştırılmış ve incelenmişken, aynı etkiyi barındıran meyhane ve taverna kültürü görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır. Yine bu kimlik kurma niyetiyle paralel olarak Osmanlı yönetiminin şeri hukukun da işletildiği bir sistemi olmasından kaynaklı Cumhuriyet’in karşısında konumlandırarak son derece muhafazakar ve dindar bir Osmanlı çizmeye çalışan araştırmacılar için içki içen bir padişah imgesi de kabul edilir bir imaj olmamıştır. Bu anlamda bu seçicilik ortaya çok yönlü bir eserin çıkmasını engellemiştir.
Elimizdeki kitap, yazarın daha önce Müslüman ve gayrimüslim kesimlerin birlikte sosyalleşerek bir camia oluşturduğu kahvehane kültürüne dair yaptığı incelemenin ardından, meyhanelerin de bu yönünü ele alarak literatüre bu önemli bir katkıyı yapmış denebilir. Yazarın, daha önce Osmanlı’da Ramazan üzerine yazdıkları incelendiğinde, Ramazan’ın sosyalleştirme gücüne değindiği ve bu kitabında da yer verdiği bir kavrama vurgu yaptığı görülüyor: “ihlal.” Yazar, ele aldığı durumların toplumsallıktaki insanları bir araya getirme gücünü gösterirken, aynı zamanda birilerinin bu yasayı ihlal ederek bu düzenin dışında kaldığını söylemektedir. Osmanlı’da Müslüman nüfusun içki içme oranının varlığını inkâr edilemez bir gerçeklik olarak ele alması, bu yasağı ihlal eden grupların yasayı çiğnemekten aldıkları haz ile ilişkilendirilmektedir.
Yazar, İslam, alkol ve Türklük arasındaki bağı oturtmak için geniş bir perspektiften manzarayı ele alıyor. Bunun için, öncelikle Türkler ve içki arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla Orta Asya’ya dönerek bu kültürün Türklerde İslam öncesi dönemde de var olduğunu ifade ediyor. Bu nüansla birlikte İslam’ın doğduğu topraklara ve Türklerin Müslümanlaşma süreçlerine bir bakış sunan yazar, Fars kültürünün içkiyle ne kadar iç içe olduğunu ve Türklerin bu kültürün etkisi altında kalmış olabileceğini tartışmaktadır. Bunun yanı sıra, Selçuklulardan koparak kurulmuş bir beylik olan Osmanlıların, bağcılık ve şarap üretimiyle öne çıkan Bizans coğrafyasında doğup büyüdüğüne vurgu yapıyor. Bu bölüme bakıldığında kitabın tamamı için başarılı bir giriş niteliğinde olduğunu söylemek mümkün. Tarihsel sürecin okura sunulması, ele alınan olgunun doğru bir şekilde anlaşılması için gerekli zihinsel arka planı oluşturmaktadır.
Yazar, Osmanlı’yı bir “bağ imparatorluğu” olarak tanımlıyor (sf. 36). Balkanlar’da yayılan Osmanlı’nın, bu bağları yok etmediği, aksine devraldığı kitapta yer almaktadır. Ciddi bir üzüm üretiminin olduğundan bahsedilmekte; üzümlerin meyve olarak tüketildiği, pekmez yapımı gibi çeşitli alanlarda kullanıldığı ve gayrimüslim unsurlardan özellikle Rumlar tarafından şarap üretimi için değerlendirildiği belirtilmektedir. Nitekim, bu üretim onlara özel bir haktır; çünkü Müslümanlar için şarap üretimi yasaktır. Aynı zamanda Rumların ürettimlerini Müslümanlara satmaları da yasaktır. Yazar, bu yasaklar kapsamında Türklerin gizli içiciler olduğuna dair bir vurgu yapmaktadır (sf. 33). Bölümün en dikkat çekici kısmı İslam’a ve alkole dair olan kısım denebilir. Osmanlı’nın resmi mezhebi olarak kabul edilen Hanefi mezhebinin, içki konusunda diğer mezheplere nazaran bıraktığı boşluğa değinmekte ve bu seçimi ayetler, hadisler ve fıkıh yorumları üzerinden değerlendirmektedir. Burada gayet başarılı bir bakış açısının olduğunu söylemekle birlikte, küçük bir eleştiri sunmak faydalı olabilir. Ekolün beraber şekillendiği Ebu Hanife’nin öğrencilerinden ve Hanefi fakihlerinden sayılan İmam Muhammed’in bu fetvaya aksi yönde görüşü de bulunmaktadır. Buna ek olarak, açılacak bir parantez ise Ebu Hanife’nin yapmış olduğu bu içtihatla ilgilidir. Şurup ve hoşaf gibi içeceklerin fermente olup ekşime durumunda, sarhoş edecek hale gelmemeleri koşuluyla keyif almak için değil, besin değeri açısından ve sarhoş etmeyecek miktarda tüketilmesinde sorun görmemiştir. Ancak, bu içtihat çerçevesinde isnat edilen geniş çaplı bir serbestiyet hâli, farklı bir imaj yaratmaktadır. Burada küçük bir düzeltme sunmak faydalı görülmüştür. Sunulan ayetlerde fayda ve zarar ikilemine yapılan vurgu da yanıltıcı durmaktadır; nitekim ayetler tarihsel olarak incelendiğinde, toplumda uygulanabilirliğin sağlanması için tedrici bir yasaklamanın olduğu görülmektedir. Yazarın, fıkıh ve onun toplumsal esnekliği hakkındaki bakış açısı oldukça sağlıklı olmakla beraber, genellemeye gitmiş olması konusunda bir eleştiri sunulmuştur.
İkinci bölümde şarap, boza ve bira üzerine sunulan bilgiler ile bir mekân olarak meyhaneler ve Osmanlı’daki içici gruplardan bahsediliyor. Burada Müslüman ve gayrimüslim halkın alkolle ilişkisi ele alınırken, bunların yanında daha marjinal kalan Sultanlar, elitler, yeniçeriler ve dervişler de incelenmiş. Vurgulanan hususlardan biri sınıfsallık. Alkol içme oranının en fazla olduğu sınıflar, en üst ve en alt sınıflardır. Bölümde dikkat çeken bir diğer mevzu, Müslüman elit sınıfının sarhoş olmaması ve taşkınlık yapmaması şartıyla içki tüketiminde kendilerine geniş bir meşruiyet alanı bulmuş olmalarıdır. Bu da içme kültürlerini yarattıkları için içmeye kendilerini layık görmeleriyle alakalıdır. Bu anlamda topluma açık olmasa da elit sınıfın kendisine meşru alan oluşturdukları bir içki tüketimi mevcuttur. Bu bağlamda, Hanefi fıkhına yapılan vurguya yer verilmiş olmakla birlikte, bunun eksik bir bilgilendirme olduğu yönündeki eleştiriler yukarıda değinildiği için tekrar üzerinde durulmayacaktır. Burada dikkat çeken bir diğer husus ise üzerine pek fazla şey yazılmayan Osmanlı Sultanlarının kişilik ve karakterlerine göre farklılaşmakla birlikte, bir şarap kültürüne sahip olduğudur. Buna ek olarak, vecd için içkiyi kullanan sufiler ile yeniçerilerin yüksek alkol tüketim oranlarına da yer verilmiştir. Dikkate değer bir diğer konu, yeniçeri ve derviş kimselerin toplumun alt tabakasına hitap etmesi ve halkın şekline benzerlik göstermeleridir. Yeniçeriler, taverna, liman gibi halkın da alkol tükettiği yerlerde içerek esnaf ve zanaatkârlarla aynı düzlemde yer almış ve bu kişilerle etkileşim içine girmiştir. Bu halkla bütünleşmeyi içki kültüründe gördüğümüz gibi isyan ikliminde de, ticarette de kurulan diğer türlü ilişkilerde de görmek mümkündür. Yeniçeri-halk arasındaki bağ için gündelik hayattan bulunacak örneklerden birisi de sınıfsal olarak halka yakın orta sınıf bir grup olmasıdır.
“Baskı ve İhlal Arasında” isimli üçüncü bölümün ana fikri, konjonktür ve sultanların kişiliklerine göre alkole karşı tutumların şekillenmesidir. Yazarın dikkat çektiği “ihlal” olgusu, burada da çok sert tedbirlerin ardından oluşan ortamların tasvirinde kendini göstermektedir. Kanuni’nin yaşamı ve Ebussuûd etkisiyle ortaya koyulan yasaklar dönemine bakıldığında, halefinin tam tersi bir tutum takındığı görülmektedir. Kanuni’nin oğlu II. Selim, babasının tam aksine, “Mest / Sarhoş Sultan” olarak bilinmektedir. Yazarın görüşüne göre, bu durumlar, sert ve kuralcı tutumlara karşı geliştirilen ihlal eğilimli reaksiyonların bir yansımasıdır. Buna rağmen, II. Selim, sarayda kendi içki kültürüne karşı babasının koyduğu yasakları kaldırmamıştır. Kazaskerlerin de etkisiyle, şeriatın sıkı şekilde uygulanmasını isteyen karakterlerle birleştiğinde, çok koyu ve sıkı kurallar koyan padişahlar da ortaya çıkmıştır. Bu etki, özellikle iki padişahta çok görülmektedir: 17. yüzyıl sürecinde IV. Murad ve IV. Mehmed.
Bu padişahların zamanlarında, yazara göre alkole karşı en sert dönemler yaşanmış. Alkol tüketenler veya alkol ticareti yapanlar idam ya da kürek cezasına çarptırılmışlar. Bu yasak yalnızca Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de uygulanmış. Yazar, bu yasakları delmenin yollarını aramayı bir “direniş” olarak adlandırmakta. Saklanmak, karaborsa yapmak, geceleri içmek gibi farklı direniş yöntemleriyle var olmanın yollarını bulmaya çalışıldığından bahsedilmektedir. Geceleri sokakların aydınlatılmıyor oluşunun da bu konuda etkisi vardı. Bu durum, içicilere saklanma ve kılık değiştirme olanağı sağlamaktaydı. Yazara göre, çok sert baskıların olduğu bu dönemde aynı zamanda güçlü bir direnç de vardır. Yazar, bu sert tedbirler karşısında direnç göstererek ihlal için çabalayan gruplara dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu baskıları devletin kendi kendisinin yok etmesi de bu içeceklerden elde ettiği gelirle bağlantılı olacaktır. Şarap, boza ve bira üzerinden alınan üretim, tüketim ve ticaret vergileri, devlet için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyordu. Yazar, dini yasaya uyarak bir ahlak düzeni kurma arzusu ile bu yüksek gelire sahip olma arasında bir gerilim olduğunu söylemektedir. Yazar Osmanlı’nın yaşadığı bu çelişik durumu Kemal Karpat’tan alıntıladığı çok sağlıklı bir kavram çiftiyle tasvir etmektedir: “pratik sekülerlik’’. (sf. 124) Bölüm, ihlal, direniş ve devletin şeri sistemi ve gelir ihtiyacı arasında dengelemeye çalıştığı bu ikircikli konjonktür üzerinden sona ermektedir.
Dördüncü bölümde, şimdiye kadar ele alınan tarihsel kısımdan farklı bir döneme geçiş yapıldığını gözlemlemekteyiz. Tanzimat sonrası alınan aksiyonların hepsi, geçmiş dönemlerden kendini ayıran bir kırmızı çizgiye sahip olduğunu ve bugünü dahi etkileyen olguların ortaya çıktığını söylemek mümkün. Bu döneme bakıldığında, Tanzimat reformlarının ön koşullarını hazırlayan fermanı ilan eden Abdülmecid’in babası II. Mahmud’un döneme imzasını attığını görürüz. Kitapta bu bölümün “Gizlilikten ve Marjinallikten Çıkış” olarak adlandırılması, yazarın da bölümde vurgulamak istediği hususlardan biridir. II. Mahmud, içki içen ilk padişah olmamakla birlikte, bunu normalize edip açıktan yapmaya başlayan ilk padişahtır. Bu dönemde, bir yandan Yeniçeri Ocağı kapatılarak büyük bir içki tüketicisi oranı kaybedilirken, diğer yandan yapılan Balta Limanı Anlaşması ile arz çeşitlenmiş ve piyasanın serbestleşmesi fiyatları düşürmüştür. Tanzimat dönemiyle birlikte, reformcuların sıkı içki tüketicileri olmalarının da etkisiyle, modernleşme adımları atılırken alkol konusunda da büyük bir serbestiyet tanınmaya başlanmıştır. Çıkarılan nizamnamelerde alkolle alakalı suç ve kabahate yer verilmemeye başlandı. Bu eşitlik havası bu alana da Müslümanlara tanınan yeni bir müsamaha olarak yansımıştır.
Rakının Zaferi: Tanzimat ve Alkolün Toplumsal Dönüşümü
Bu dönemin ayırt edici özelliklerinden bir diğeri, giyim kuşam üzerinde yapılan reformlardır. II. Mahmut kıyafet reformuyla birlikte kendinden önceki padişahlardan görünüm olarak da kendini ayrıştırmış, modernleşme adımları olarak fes giymek gibi zorunluluklar getirmiştir. Bunları modernleşme adımları gören padişah ve Tanzimat bürokrasisi aynı zamanda ulaşılması gereken medeniyet olarak belirlendiğinden içki tüketimi de bir medenilik göstergesi kabul edilmiştir. Şampanya, bira ve rakının yaygınlaşması da bu dönemde yaşanmıştır. Rakının, bu etkileşim ve transfer sürecinde milli bir içecek olarak kabul edilmesi, yazarın nazarında bu döneme denk gelmektedir. Yazara göre, çok eskiden beri tüketilen şarabın yerine rakının zafer kazanması, Bab-ı Ali bürokratlarının oluşturduğu yeni toplumsal zümrenin, Osmanlılık simgesi hâline gelebilecek bir içkiyle bütünleşme arzusuyla ilgili. Yazar, bu durumu “geleneklere sadakat ve yeniliklere açıklık” sloganıyla tanımlıyor. Kimlik ve modernlik arasındaki ilişki, bu yöntemle kurulmaya çalışılmış. Kitabın bundan sonra bağlayacağı imparatorluğun son devri ve cumhuriyete geçiş aşamasını doğru anlamlandırmak için dikkat çekici bir husus göze çarpar. Halk, II. Abdülhamid dönemine kadar alkole karşı herhangi bir yasak veya kısıtlamayla karşılaşmamış; meyhane sayısı artmış ve daha elit tabakaya hitap eden selatin meyhaneler ortaya çıkmıştır. Burada kitabın bu seyri vermesi değerlidir çünkü Cumhuriyet döneminin alkolizmle suçlanması tüm sürecin II. Abdülhamit üzerinden ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Ancak burada yazarın da ısrarla vurguladığı husus Müslüman Türklerin alkolle hemhal olma geçmişi Cumhuriyet’ten çok eskiye dayanmaktadır.
Beşinci bölüme baktığımızda, II. Abdülhamid sonrası İttihat ve Terakki dönemi ele alınmakta. Yazar, bu dönemde alkol içiciliğinin artık basit bir sosyalleşme ve zaman geçirme faaliyeti olarak sıradan ve normal sayıldığı yorumuna yer veriyor. Jön Türklerin yönettiği devlet için de alkol adına ahlak ve vergilendirme arasında yaşanan bir gerilim olduğu vurgusunu tekrarlar. Bu dönem, aynı zamanda Müslüman muhafazakâr cenah tarafından alkol karşıtlığının da tam anlamıyla kendini gösterdiği bir dönemdir. Milli mücadele sonrası ise yeni kurulan meclisin acele bir yasa ile Ankara’da alkol yasağı çıkarması akabinde ortaya çıkan ihlal olgusuna yeniden dikkat çekerken aynı zamanda bu karar üzerinden meclisin heterojen yapısına ve milli iktisat kaygılarına dikkat çekilmiştir.
Cumhuriyet Döneminde Alkol ve Çankaya Sofralarının Toplumsal Yansımaları
Son bölümün konusu Kemalist Türkiye’dir. Burada vurgulanan hususların başında, Cumhuriyet’in devraldığı gelenek karşısında alkole karşı tutumu yer almaktadır. Öncelikle, 1920’de Ankara sınırlı bir yasak uygulanmış, bu yasak savaş sonrası tüm Türkiye’de hayata geçirilmiş; 1924’te kaldırılmıştır. Burada vergilendirmede artış gördüğümüz gibi aynı zamanda en çok da gayrımüslim meyhane sahibi olan Rum vatandaşlar etkilenmiştir. 1955’te yaşanan krizle birlikte, bu vatandaşların çoğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Burada dikkat çekilen ikinci husus, Cumhuriyet’in alkol içiciliğini artırıcı değil, aksine sınırlayıcı bir politika güttüğüdür. Savaştan çıkmış bir ülkeyi devralan Cumhuriyet kadrosu, “sağlıklı beden, dinç zihin” sloganına oldukça vurgu yapmaktaydı. Yazara göre, bu nedenle Cumhuriyet rejimi spora, örneğin jimnastik gibi faaliyetlere önem vermiş ve sağlıklı bir nesil yetiştirme hayali gütmüştür. Alkol için özgür bir politika güdülse de sağlıklı bedene ulaşmak adına da gerçekleştirmek istediği politikalar vardır. Kemalist rejimin sosyal denetim ve bireyleri kontrol etme arzusu göz önüne alındığında bu yaklaşım da yanlış görülmeyecektir.
Son vurgu da Mustafa Kemal’in içiciliği üzerinedir. Yazar, Mustafa Kemal’i bir Osmanlı içicisi olarak tanımlamaktadır. Mustafa Kemal, bir arkadaş grubuyla, mezelerle ve sohbet eşliğinde gerçekleştirdiği bu geleneği cumhurbaşkanı olduktan sonra da sürdürmüştür. Çankaya’ya geçtikten sonra, haftanın birkaç akşamı dostlarını ve mesai arkadaşlarını toplayarak içkili oturmalar gerçekleştirmiştir. Yazara göre, Cumhuriyet sonrası rakıdan yana bir propaganda yapılmamış; bilakis, Cumhuriyet rejimi ekonomik olması ve sarhoş etme gücünün daha az olması nedeniyle şarabı tercih etmiştir. Mustafa Kemal’in de siyasetçi kişiliğine değinilerek bu rakı sofralarındaki muhabbetlerde davetli kişilerin zihniyetlerine ve fikirlerine dair önemli bilgiler edindiği vurgulanmaktadır. Bu anlamda yazarın argümanı Cumhuriyet’in alkole teşvik edici özel bir politikası olmamakla birlikte Mustafa Kemal’in sıkı bir içici olması ve bunu gizliden yapmaması ile insanlara yapılan fiili arttırmaya değil fiili açığa çıkartmaya yönelik teşvik ettiğidir.
Kitabın son söz olarak da günümüz Türkiye’sine bakış sunulan bir makaleyi kitabına eklemesiyle Osmanlı öncesine de bakış atarak başlattığı ele aldığı dönem bugüne de uzanmıştır. Bu anlamda yazar metodolojik olarak da çok başarılı bir perspektiften ele aldığı tarihi olguyu içinde bulunduğu dönem ve bu dönemin siyasi, politik, toplumsal zihin dünyasıyla ilişkilendirerek okura geçmiş ve şimdi arasında bir bağ kurma imkanı sunmaktadır. Kitap literatüre eklediği katkı ve toplumu içki kültürü üzerinden okuması açısından oldukça biricik ve değerlidir. Tarihi belgeleri kullanma açısından da gayet başarılı ve sistematiktir. Eleştiri olarak sunulacak husus ise fıkhi konuları ve Hanefi mezhebini yorumlaması üzerinde yaşadığımız fikir ayrılığıdır. Fıkıhta var olan boşluğun toplumun geneli tarafından idrak edilerek bu farkındalıkla olarak pratiğe dökülmüş olduğu argümanı genelleyici bir bakış açısı olarak yorumlanmıştır. Bu iddiayı destekler nitelikte bir örnek olay da sunulmamıştır. Buradan yola çıkarak Kuran ayetlerinin yaşayan bir topluma tedricen inmesi hadisesini atlayıp tarihsel düzlemi tek bir boyuta indirgeyerek yasaklamanın yanında faydalarını sunması gibi bir algı da yazara yönelttiğim eleştiriler arasındadır.
Bu küçük nüans dışında kitap sunduğu perspektif ve tarih yazıcılığı açısından gayet başarılı, değerli ve akademiktir. Dili açısından da anlaşılır ve akıcı bir üslup kullanılmıştır. Yazarın elindeki verileri başarılı bir şekilde analiz ettiğini ve bol ve çeşitli kaynak kullandığını da söylemek mümkündür. Yasaklar karşısında halkın mevzilendiği konumu direniş ve ihlal olarak tanımlaması da yazarın halkı eylemlerinde bilinçli ve tepkisel bir topluluk olarak tanımladığını göstermektedir. Toplumu bilinçsiz ve kontrol edilebilir insan yığını görme düşüncesinden uzak; toplumu var eden bireylerin her birinin tercihleri, kendilerine özgü hayatları ve kararları, biricik anlam bağları olduğu düşüncesini eseri boyunca bizlere aktarıyor oluşu fevkalade değerli ve önemlidir.
Rakının Ülkesinde – Osmanlı İmparatorluğu’ndan Erdoğan Türkiyesi’ne Şarap ve Alkol (14.-21. Yüzyıllar), İletişim Yayınları, 2. Baskı Temmuz 2023, 341 sayfa Çeviri: Renan Akman


