Çatışmanın Anlatısını Yeniden Düşünmek
Filistin-İsrail çatışması günümüzün en çetin ve en derin kutuplaştırıcı meselelerinden biri olarak karşımızda durmaktadır. Bu bildiri, geleneksel çatışma çalışmaları paradigmasının ötesine geçerek Filistin-İsrail çatışmasını çevreleyen söylemi yeniden çerçevelendirmeyi amaçlamaktadır. Genellikle iki eşit taraf arasındaki bir toprak anlaşmazlığı olarak tasvir edilse de, bu tür bir çerçeveleme, sorunun özünde yatan temel güç asimetrilerini ve tarihsel adaletsizlikleri gizlemektedir. Bu bildiri, çatışmanın ancak sömürgecilik, emperyalizm ve İsrail özelinde ulus-devletleşme gibi daha geniş bağlamlar içine yerleştirilerek yeterince anlaşılabileceğini savunmaktadır. Bu çatışma, küresel modernitenin güçleri tarafından şekillendirilmiş, sömürgeci tahakküm tarafından çarpıtılmış ve küresel kapitalist sistemin doğasında var olan eşitsiz gelişme tarafından sürdürülmüş bir çatışmadır. Yaralı bedenlerin ve harap olmuş şehirlerin görüntülerinin yaygın bir şekilde dolaştığı bir zamanda, bu tür şiddeti üreten tarihsel yapılar genellikle yüzeysel savaş ve barış anlatılarının altında gizli kalmaktadır.
Geleneksel analizler, tarihsel süreçlerin ve yapısal eşitsizliklerin derin etkisini ihmal ederek sıklıkla yetersiz kalabilmektedir. Bu analizler, yerinden edilme, mülksüzleştirme ve işgalin kapsamını küçümserken çağdaş siyasi müzakerelere öncelik verme eğilimindedir. Bu bildiri, tarihselliği temeline daha fazla almaya çalışan bir analiz sunarak bu boşluğu gidermeyi amaçlamaktadır. Anouar Abdel-Malek’in de belirttiği gibi, “zamansal olmayan bir sosyal teori ancak profesyonel ideologların öznelci epistemolojik üretimlerinde; gerçek, somut dünyadan, belirli tarihsel dönemler ve yerlerdeki insan toplumlarının nesnel diyalektiğinden ve buzdağının gizli kısmında derinden işleyen jeo-tarihsel biçimlendirici etkilerden kopuk olarak elde edilebilir” (Abdel-Malek 1981a:20).
Söylemin Güncel Bağlamı ve Tematik Bağlantılar
Özellikle şiddetin tırmandığı ve pozisyonların sertleştiği mevcut bağlamda böyle bir söylem geliştirmek kayda değer olacaktır. Adil ve kalıcı bir çözüme doğru ilerlemek istiyorsak, çatışmanın temel nedenlerini anlamak kritik bir unsurdur. Bu sorgulama, sempozyumun “Ezilen Bedenler, Direniş ve Dayanıklılık” temasıyla da ilgilidir; zira Filistin deneyimi, bir yandan uzun süreli baskıya dayanırken bir yandan da sarsıcı derecede bir dayanıklılık sergileyen bir halkın güçlü bir vaka çalışmasını sunmaktadır.
Bu bildirinin teorik yönelimimi açısından birkaç temel çerçeveye sadık kalmaya çalışacağım. Arif Dirlik’in küresel modernite üzerine çalışması, modern projenin çelişkilerini incelemek için eleştirel bir mercek sağlamaktadır. Dirlik’in belirttiği gibi, “moderniteye ilişkin tartışmalar geçmişin sorularıyla boğuşuyorsa, bunun nedeni bu soruların geçerliliklerini yitirmeyi reddetmeleridir. […] Avrupa-merkezci bir modernleşme söylemine önerdikleri alternatiflerin neden artık yeterli görünmediğini, hatta üstesinden gelmeye çalıştıkları Avrupa-merkezciliğin bir parçası gibi göründüğünü de merak etmeliyiz” (Dirlik 2007:46).
Bu kavrayış, çatışmanın modernitenin ilerleme ve eşitlik vaatleri ile sömürgeci şiddet ve dışlama gerçekleri arasındaki gerilimleri nasıl ortaya çıkardığını anlamak için çok önemlidir. Ayrıca Dirlik’in “postkolonyal aura” (Dirlik, “The Postcolonial Aura”) kavramı, kolonyal mirasların günümüzü nasıl şekillendirmeye devam ettiğini, güç ilişkilerini ve kimlik oluşumlarını nasıl etkilediğini analiz etmemize yardımcı olacak. Postkolonyal teori, daha geniş anlamda, egemen anlatıların yapısını bozmak ve tarihsel ve siyasi söylemlere gömülü güç dinamiklerini açığa çıkarmak için çok önemli bir perspektif sunar. Avrupa-merkezci perspektiflere meydan okur ve sömürgeleştirilenlerin deneyimlerini merkeze almaya gayret eder.
Ekonomik Yapılar ve Emperyalist Çatışma Dinamikleri
Eleştirel sosyal teorinin içgörülerinden yararlanan bu bildiri, kökleri birden fazla kaynağa dayanan ve ekonomik ve maddi koşulların sosyal, siyasi ve ideolojik yapıların şekillenmesindeki rolünü vurgulayan bir perspektif olan tarihsel materyalizm çerçevesini kullanacaktır. Bu yaklaşım kapitalizm, emperyalizm ve kaynakların kontrolü arasındaki bağlantıları vurgulayarak ekonomik çıkarların çatışmayı nasıl körüklediğini ve sürdürdüğünü gösteriyor.
Ayrıca, küresel güçler ile yerel özgüllüklerin karmaşık etkileşimini anlamak için Anouar Abdel-Malek’in sosyal diyalektik ve medeniyetlerin analizi üzerine çalışması değerli bilgiler sunmaktadır. Abdel-Malek’in “özgüllük ve evrensellik” (Abdel-Malek, “Kültür ve Düşünce”) üzerine yaptığı vurgu, çatışmanın kendine has özelliklerini takdir etmemizi sağlarken aynı zamanda daha geniş küresel süreçlerle olan bağlantılarının da farkına varmamızı sağlıyor. Onun “Sosyal Diyalektik” kavramı (Abdel-Malek, “Civilisations and Social Theory”) çatışmanın dinamiklerini yönlendiren karşıt güçlerin karşılıklı etkileşimini anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Buna ek olarak, bu bildiri, Mahmood Mamdani’nin modern ulus-devletin şiddetli doğasını nasıl sürdürdüğüne yönelik iddiasında; onun yerleşimci sömürgecilik bağlamındaki tarihsel ve siyasal kimliklere ilişkin Filistin analizinin ve bu çatışmanın kendine özgü tarihsel gelişmelerini anlamak için önemli bir mercek sunan Filistin üzerine çalışmasından da yararlanacaktır.
Medeniyet Özgüllüğü ve Sosyal Diyalektik
Bildiri aynı zamanda Anouar Abdel-Malek’in sosyal olguların, özellikle de küresel Güney bağlamında, kendi tarihsel ve medeniyet özgüllükleri içinde analiz edilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımına dayanmaktadır. Abdel-Malek, sosyal teorinin soyut ya da evrenselci modeller yerine, Arap-İslam ve Afro-Asya medeniyet dairelerinin yaşanmış tarihsel deneyimlerine, çelişkilerine ve bastırılmış katkılarına dayanması gerektiğini savunur (Abdel-Malek 1981a:xiii). Bu perspektif, Filistin-İsrail çatışmasını yalnızca bölgesel bir mesele olarak değil, aynı zamanda Ortadoğu tarihi, küresel kapitalizm ve medeniyetler arası ilişkilerin şekillendirdiği daha geniş yapısal dinamikler içinde anlamaya olanak tanır.
Mahmood Mamdani ve Filistin Sorunu
İlk olarak, Mahmood Mamdani’nin “Neither Settler Nor Native” adlı eserinin “Filistin Sorunu” başlıklı bölümü, Filistin meselesine dair tarihsel ve kavramsal bir analiz sunmaktadır. Mamdani, kalıcı azınlıkların inşasına dair çalışmasında, İsrail’de yerlilik kavramının nasıl yeniden tanımlandığını incelemektedir. Ona göre, Siyonist Yahudiler kendilerini Filistin’in yerlileri olarak konumlandırmayı öğrenmişlerdir; zira bu yerlilik anlayışı, toprak üzerinde münhasır haklar talep etmeyi mümkün kılmaktadır (Mamdani 2020, 69).
Bu aidiyet biçiminin doğuştan gelmediğini, aksine tarihsel ve siyasal süreçlerin ürünü olduğunu savunan Mamdani, Raz-Krakotzkin’in çalışmasına atıfla, Siyonist tarih yazımının sürgün kavramını sekülerleştirdiğini ve politikleştirdiğini belirtir. Ben-Zion Dinur’un sürgünü Arap “fethi”yle başlatması, Yahudi kimliğini dini ve kültürel kimlikten çıkararak siyasal bir aidiyet kategorisine dönüştürmüştür. Bu siyasi Yahudilik anlayışı, Filistin’deki yerli haklarının tek taraflı olarak yeniden tanımlanmasının ideolojik temelini oluşturmuştur (Mamdani 2020, 85).
Mamdani’nin analizine göre, Siyonist yerleşim politikaları, 1948’deki Nakba sırasında Filistinlilerin yerinden edilmesiyle birlikte bir etnik temizlik sürecine dönüşmüştür. Devam eden işgal ve yerleşim politikaları, bu yapının sürekliliğini sağlamaktadır. Siyonizm, Arap ve Yahudi kimliklerini birbirini dışlayan kategoriler olarak inşa etmiş, böylece Filistinlilerin vatandaşlık ve ulusal haklarını sürekli olarak inkâr eden bir sistem kurmuştur. Mizrahim Yahudileri de bu yapının dışında konumlanarak, “Araplaştırılmış” bir ötekilik içinde temsil edilmiştir.
Çatışmayı anlamak, siyasi kimliklerin oluşumunu ve kalıcı azınlıkların yaratılmasını inceleyen tarihsel sosyolojik bir yaklaşım gerektirmektedir. Mamdani’nin (2020) belirttiği gibi, sömürgeleştirme “sürekli azınlıkların yaratılmasını ve bunların kimliğin siyasallaştırılması yoluyla sürdürülmesini içerir, bu da siyasi şiddete -bazı durumlarda aşırı şiddete yol açar” (s. 1). İsrail’in kuruluşu, farklılıkları ortadan kaldırarak ve Yahudi olmayanları dışlayarak Yahudi idealini yansıtan bir ulus-devlet yaratmayı amaçlayan bir Yahudileştirme sürecini içeriyordu. Bu süreç, yaklaşık 750.000 Yahudi olmayan Filistinlinin sürgün edildiği ve topraklarının ve evlerinin yeni Yahudi sahipler tarafından “kurtarıldığı” 1948 savaşında kendini gösterdi. İsrail sınırları içinde kalan Filistinliler bile askeri işgale, şehirlerine ve evlerine sürekli olarak el konulmasına ve yıkılmasına maruz kaldı.
Siyonist proje, siyasi bir program formüle etme çabası içinde, “Yahudi tarihini, Yahudi dini ve kültürel yaşamını -tüm çeşitliliğiyle birlikte- değersizleştiren ve onun yerine siyasi uyuma indirgenmiş bir Yahudilik görüşünü yücelten seküler bir tarzda yeniden yazdı” (Raz-Krakotzkin, 2011, s. 57-58). Bu yeniden yazım, “sürgün” terimini teolojik çerçevesinden ve Tapınak’ın yıkılışından kopararak, yalnızca siyasi bir kavram olarak kullanmış ve böylece Filistin’de siyasi egemenlik ihtiyacına odaklanan bir anlatı inşa etmiştir. Bu seçici tarihsel anlatı, Filistinlilerin toprakla olan uzun süreli varlığını ve bağını genellikle göz ardı etmiş ya da önemsizleştirmiştir.
Mahdi Amel’in Sömürgeci Üretim Tarzı Kuramı
İkinci olarak, Mahdi Amel’in çözümlemeleri, Filistin-İsrail çatışmasını anlamlandırmak açısından önemli bir kavramsal araç sunmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Lübnanlı Marksist filozof, tarihçi ve militan olarak öne çıkan Mahdi Amel’in seçme yazılarının bulunduğu Arab Marxism and National Liberation başlıklı kitap, bugün hâlâ geçerli olan eleştirel ve kuramsal çıkarımlarını içermektedir. Amel’in temel katkılarından biri, Sömürgeci Üretim Tarzı (CoMP) analizidir. Bu çerçeve, kolonyal ilişkilerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve siyasal düzlemlerde nasıl yeniden üretildiğini anlamaya olanak tanır. Amel, kapitalist ve sömürgeleştirilmiş toplumsal formasyonlar arasındaki etkileşimden doğan karmaşık çelişki katmanlarını vurgulamıştır. “Ölü kilitli çelişki” (tanaqud maʾziqi) ve “kriz dolu çelişki” (tanaqud azami) gibi kavramlar, sömürgeci üretim tarzının yapısal özelliklerine işaret eder.
Amel’in analizi, sömürge oluşumlarının dinamiklerini anlamada çelişkilerin rolünü yoğun bir şekilde vurgulamaktadır. Amel, “her bir yapıdaki yapısal çelişkileri kapsayan temel bir çelişki olduğunu; daha sonra birlik içinde baskın bir yapının varlığının sunduğu karmaşıklık olduğunu; ve son olarak da her bir yapıdaki çelişkilerin birliğinde birincil çelişki olan baskın bir çelişki olduğunu” belirtmektedir. “Çıkmaza girmiş” ve “krize girmiş” çelişkiler, CoMP içinde işleyen bu çelişkilerin belirli türleri gibi görünmektedir.
Filistin sorunu, Mahdi Amel’in kavramları çerçevesinde sömürgecilik karşıtı Marksist bir bakış açısıyla ele alındığında, tanaqud maʾziqi yani ölü kilitli çelişki olarak analiz edilebilir. Amel’e göre, sömürgeci üretim tarzı (CoMP), bu tür çelişkilerin içkin özelliklerinden biridir. Tanaqud maʾziqi, belirli bir toplumsal yapının ya da siyasi durumun, çözüme ulaşamayacak şekilde birbirine zıt olan çıkarlar arasında sıkışması ve kilitlenmesidir.
Filistin’deki durum da bu bağlamda Amel’in kavramıyla tanaqud maʾziqi olarak değerlendirilebilir. İsrail’in Filistin topraklarında bir yerleşimci-sömürgeci devlet kurma süreci, doğası gereği çözülmesi neredeyse imkansız bir çelişkiyi doğurmuştur. İsrail’in bir Yahudi devleti olarak tanımlanması ile aynı toprak üzerinde yaşayan Filistinlilerin tarihsel hakları ve varlıkları arasındaki çatışma, bu kilitlenmişliği daha da derinleştirmektedir. Yahudi devletinin varlığı, Filistin halkının kendi toprakları üzerinde bağımsızlık talepleriyle örtüşmediğinden, bu durum her iki taraf için de çıkar çatışması yaratır ve çözüm arayışlarını çıkmaza sürükler.
Yani, tanaqud maʾziqi terimi, Filistin sorununun çözümüne yönelik her türlü girişimin mevcut yapısal çelişkiler nedeniyle ilerlemesinin imkansız hale geldiğini ifade etmek için y bir kavramsallaştırmadır. Hem toprak üzerindeki çatışma, hem de devletin kimliği hakkındaki çelişkiler, durumu kalıcı bir çıkmaza sürüklemektedir. Filistin sorunu, bu bağlamda, sömürgeci üretim tarzının bir yansıması olarak, hem ulusal hem de bölgesel düzeyde ölümüne kilitlenmiş bir çelişkiyi temsil etmektedir.
Bazı uçlar
Çatışmanın tarihi aynı zamanda Filistinlilerin yerinden edilmeye, mülksüzleştirilmeye ve marjinalleştirilmeye karşı direnişinin de tarihidir. Bu direniş, tarih boyunca değişen siyasi manzarayı ve çatışmanın evrim geçiren doğasını yansıtan çeşitli biçimler almıştır. Bu direniş yörüngelerini anlamak, ana akım anlatılarda genellikle susturulan veya marjinalleştirilen Filistin anlatılarını ve deneyimlerini merkeze almayı gerektirir.
İsrail’in yasal ve sosyal yapıları incelendiğinde, Yahudi egemenliğini sürdürmeye derinden yatırım yapan bir devlet projesi ortaya çıkmaktadır. Ulusun teşvik edilmesi, ulus imajında korunaklı bir toplum yaratmayı amaçlayan hem yasal hem de sosyal ikili bir çabayı içerir. Bu durum, genellikle bir iç düşman olarak çerçevelenen ve yasal mahrumiyet ve güçsüzleştirmeye maruz bırakılan Filistinli İsrail vatandaşlarını etkileyen ayrımcı yasalar ve politikalarla sonuçlanmıştır. Sultany’nin (2003) belirttiği gibi, devletin kurulmasından onlarca yıl sonra bile, politikalar ve uygulamalar etnik ayrıcalık sistemini güçlendirmeye devam etmektedir.
Bu analizin sonuçları, Filistin-İsrail çatışmasının, tarihsel ve süregelen küresel güç dinamikleri tarafından desteklenen, yerleşimci sömürgeci uygulamalara dayanan Yahudi uluslaşmasının doğrudan bir sonucu olduğunu göstermektedir. İsrail’in kuruluşunu çevreleyen egemen anlatılar, direnişleri ve hak mücadeleleri çatışmayı şekillendirmeye devam eden Filistinlilerin deneyimlerini ve bakış açılarını genellikle gizlemektedir. Bu bildiri, postkolonyal teori ve sonuç kısmında bahsetmiş olduğum Mamdani’nin tarihsel değerlendirmeleri ile ve Amel’in ortaya koyduğu kuram ile, egemen anlatıların yapısöküme uğratılmasının, marjinalleştirilmiş seslerin merkeze alınmasının ve çatışmanın kendine özgü tarihsel ve küresel bağlamı içinde analiz edilerek karmaşıklıklarının ve çözüm potansiyelinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının önemini vurgulamaktadır.
Tartışma: Yapısal Çerçevede Filistin-İsrail Çatışmasını Yeniden Düşünmek
Bu çalışmanın temel amacı, Filistin-İsrail çatışmasını geleneksel çatışma paradigmasının ötesinde, yerleşimci sömürgecilik, emperyalizm ve küresel modernite çerçevesinde yeniden düşünmektir. Ancak bu yaklaşım, kaçınılmaz olarak bazı eleştirileri beraberinde getirir. En yaygın itirazlardan biri, yapısal analizlerin bireysel öznelliği, yerel siyasal kararları ve gündelik direniş biçimlerini gölgede bırakma potansiyelidir. Bu eleştiriler önemli olmakla birlikte, yapısal analizlerin amacı bireysel eylemleri silmek değil, bu eylemlerin tarihsel ve maddi sınırlılıklarını anlamaktır. Mamdani’nin (2020) ulus-devletin kuruluş sürecine dair etnik mühendislik vurgusu ve Amel’in (2020) “sömürgeci üretim tarzı” çerçevesi, çatışmanın yalnızca siyasal değil aynı zamanda tarihsel olarak kilitlenmiş bir çelişki olduğunu gösterir.
7 Ekim ve Siyasal Özneliğin Geri Dönüşü
Bu noktada, “bugün neyi söylemeli, neyi görmeliyiz?” sorusu hayati bir hâl alır. 7 Ekim 2023’te başlayan askeri operasyonlar ve sonrasındaki yoğun İsrail saldırıları, çatışmanın yalnızca askeri değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de yeni bir eşiğe taşındığını göstermektedir. Max Ajl’e (2024a; 2024b) göre, bu moment yalnızca bir yıkım ya da “ikinci bir Nekbe” olarak değil, aynı zamanda Filistin’in siyasal özneliğinin yeniden sahneye çıktığı bir süreç olarak okunmalıdır. Ajl’in işaret ettiği gibi, Gazze’deki yeraltı tünelleri yalnızca askeri altyapılar değil, aynı zamanda kuşatma altındaki bir ulusun “betondan dağları”dır – yani modern egemenliğin alt-yapısal tezahürüdür (Ajl 2024b).
Bu çerçevede moderniteye yeniden bakmak gerekir. Arif Dirlik (2007) modernitenin ilerleme ve eşitlik vaatlerinin sömürgeleştirilmiş halklar için nasıl dışlayıcı biçimler aldığını göstermektedir. Filistin deneyimi, modernitenin eşitsiz gelişiminin ve Avrupa-merkezci tahayyüllerinin dışlayıcı mantığını çıplak bir biçimde ortaya koyar. Dirlik’in “postkolonyal aura” (1997) kavramsallaştırması, sömürgecilik sonrası dönemin aslında hâlâ sömürgeci güç ilişkileriyle biçimlendiğini, modernitenin bu miraslardan azade olamayacağını vurgular.
Bugünün özgül anlamı tam da burada yatmaktadır: Modernite, Filistinliler için işgal, yerinden edilme ve ulusal taleplerin sistematik olarak bastırılması şeklinde tecrübe edilmiştir. Bu da bizi Dirlik’in uyarısına geri getirir: Modernitenin vaatlerine körü körüne sarılmak yerine, bu vaatlerin kimler için ve nasıl işlediğini sorgulamak zorundayız (Dirlik 2007).
Yeni Direniş Formasyonları ve Toplumsal Seferberlik
7 Ekim’in ardından yaşanan gelişmeler, çatışmanın tarihsel sürekliliğini koruduğu kadar, aynı zamanda bölgesel direniş formasyonlarının stratejik yeni bir döneme girdiğine de işaret etmektedir. Ajl’in analizinde, İsrail’in “yüksek teknolojiye dayalı karşı-ayaklanma stratejisi”ne karşı Hamas ve diğer direniş gruplarının asimetrik savaş yöntemleri, bölgesel halk desteğiyle birleşerek bir “toplumsal seferberlik savaşı”na dönüşmektedir (Ajl 2024b). Bu durum, Fanon’un (1963) ulusal kurtuluş mücadelelerinin “bütün halkı kapsayan bir yeniden doğuş” olduğu yönündeki ifadesini doğrular niteliktedir.
Tüm bunlar bize bir şeyi hatırlatıyor: Filistin meselesi yalnızca hak ihlalleri ya da uluslararası hukuk bağlamında değil, aynı zamanda tarihsel, yapısal ve ideolojik düzlemlerde ele alınmalıdır. Bu nedenle, ajandamızda yalnızca barış görüşmeleri değil, Filistinlilerin siyasal özneliğini tanıyan ve tarihsel bağlamı hesaba katan radikal bir adalet anlayışı yer almalıdır. Mamdani’nin (2020) yerli/mülteci kategorileri üzerinden yaptığı analiz ve Ajl’in (2024b) savaşın ideolojik boyutuna yaptığı vurgu, Filistin’in yalnızca bir coğrafi sorun değil, aynı zamanda küresel eşitsizlik rejimlerinin bir düğüm noktası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün, çatışmanın askeri değil, ideolojik düzlemde de kaybedildiği bir momentteyiz. Ajl’in belirttiği gibi, İsrail’in tüm teknolojik üstünlüğüne rağmen “siyasal sistemin” sağlam kaldığı ve Filistinli direnişin hâlâ halk desteğiyle sürdüğü bir noktadayız (Ajl 2024b). Bu da bize gösteriyor ki, çözüm ancak tarihsel adalet, sömürgeciliğin reddi ve halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasıyla mümkün olabilir.
En basit haliyle, bu bildirinin yapmaya çalıştığı şey “İsrail-Filistin çatışması” olarak adlandırılan soruna bir çözüm yolu sunmak değil, onu yeniden çerçevelendirmektir. İki eşit taraf arasındaki simetrik bir anlaşmazlıktan ziyade, kökleri yerleşimci sömürgeciliğine, emperyal tarihlere ve kapitalist dünya sistemine dayanan bir tahakküm yapısıdır. Bunu bir “çatışma” olarak adlandırmak, birçok yönden güç dengesizliğini ve mülksüzleştirmenin tarihsel derinliğini gizlemek anlamına gelmektedir. Asad’ın (2007) belirttiği gibi, “iktidardan bahsetmeden şiddetten bahsetmek, tarihi bir gösteriye dönüştürmektir” – tahakkümün tesadüfi göründüğü ve direnişin yıkıma dönüştüğü bir gösteriye.
Buradaki temel argüman, İsrail devletinin oluşumu ve konsolidasyonunun tarihin anomalileri değil, sömürgeci modernitenin ve ulus-devlet mantığının paradigmatik ifadeleri olduğudur. Bu mantıklar militarizasyona, ırksallaştırmaya ve yerli varlığının süregelen silinmesine dayanmaktadır. Mamdani’nin (2020) “kalıcı azınlıklar” kavramıyla ifade ettiği gibi, Filistinliler yapısal olarak vatandaşlık ve ulusal aidiyetin ahlaki ve yasal sınırlarının dışında tutulmaktadır.
Kimin “haklı” ya da “haksız” olduğuna dair soyut ahlaki tartışmalara başvurmak yerine, daha acil bir soru ortaya çıkıyor: Ne tür bir küresel düzen böyle bir mülksüzleştirme ve ırksallaştırılmış şiddet rejiminin normal, hatta gerekli görünmesini sağlar? “Güvenlik operasyonları” olarak etiketlenen hava saldırılarında tüm aileler yok edildiğinde, insani felaketler ‘stratejik gereklilikler’ olarak tanımlandığında, söylemin kendisi şiddetin bir parçasıdır.
Abdel-Malek’in (1981b) on yıllar önce savunduğu gibi, yalnızca diyalektik ve tarihsel temelli bir analiz “dünyayı göründüğü gibi değil, görünmesi için yaratıldığı gibi kavrayabilir”. Bu anlamda Filistin, basitçe incelenmesi gereken bir vaka değil, modern dünyanın kırılmalarını ortaya çıkaran bir durumdur. Emperyalizmin uzun süresini ve vatansızlığın yapısal üretimini ihmal eden herhangi bir analiz hem etik hem de entelektüel başarısızlık riski taşır. Filistin sadece bir çatışma değil, bir aynadır. Ve bu aynada biz de yansıyoruz.
Direndiğiniz sürece yenilmezsiniz.
Mahdi Amel (Beyrut, 1982)
REFERENCES
Abdel-Malek, Anouar. 1981a. *Social Dialectics. Vol. 1, Civilisations and Social Theory*. London: Macmillan.
Abdel-Malek, Anouar. 1981b. *Social Dialectics. Vol. 2, Nation and Revolution*. London: Macmillan.
Abdel-Malek, Anouar and Anisuzzaman. 1983. *The Transformation of the World. Vol. 3, Culture and Thought*. London: United Nations University in association with Macmillan Press.
Ajl, Max. 2024a. “Palestine’s Great Flood: Part I.” *Agrarian South: Journal of Political Economy* 13(1):62–88.
Ajl, Max. 2024b. “Palestine’s Great Flood: Part II.” *Agrarian South: Journal of Political Economy* 13(2):187–217.
Amel, Mahdi. 2020. *Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel*. Leiden: Brill.
Asad, Talal. 2007. “On Suicide Bombing.” *The Arab Studies Journal* 15/16(2/1):123–130. Retrieved April 20, 2025 (http://www.jstor.org/stable/27934028).
Dirlik, Arif. 1997. *The Postcolonial Aura: Third World Criticism in the Age of Global Capitalism*. Boulder, CO: Westview Press.
Dirlik, Arif. 2007. *Global Modernity: Modernity in the Age of Global Capitalism*. London: Routledge, Taylor & Francis Group.
Fanon, Frantz. 1963. *The Wretched of the Earth*. New York: Grove Press.
Mamdani, Mahmood. 2020. *Neither Settler nor Native: The Making and Unmaking of Permanent Minorities*. Cambridge, MA: The Belknap Press of Harvard University Press.
Raz-Krakotzkin, Amnon. 2011. “Jewish Peoplehood, ‘Jewish Politics,’ and Political Responsibility: Arendt on Zionism and Partitions.” *College Literature* 38(1):57–74.
Rouhana, Nadim and Nimer Sultany. 2003. “Redrawing the Boundaries of Citizenship: Israel’s New Hegemony.” *Journal of Palestine Studies* 33(1):5–22.
Tilly, Charles. 1984. *Big Structures, Large Processes, Huge Comparisons*. New York: Russell Sage Foundation.


