İtçi Woman: Yozgat Evreninde Bir Tuhaf Kadın

Her şehrin kendi Marvel evreni vardır.
New York’un Örümcek Adam’ı varsa,
Gotham’ın Batman’i varsa,
Yozgat’ın da… evet, “İtçi Woman”ı vardır.

Ursula K. Le Guin’in dediği gibi, kahramanlık hikâyeleri genelde kan, kılıç, mızrak ve zafer üzerine kuruludur. Yani Marvel evreni, Yozgat’ın hayal gücüne sandığımızdan daha yakın. Bir kadını bile yanlışlıkla ‘kahraman’ kategorisine koyacak olsalar, önce eline bir silah tutuşturmak gerekiyor. Benim elimde ise sürekli mama poşeti var. Kahraman olamamam biraz da bundan. On yıldır sokak köpekleriyle ilgilenen bir kadın olarak keşfettim ki bu şehirde kahramanlık, sizin ne yaptığınıza göre değil, insanların kafasında sizin hakkınızda hangi film oynadığına göre belirleniyor.

Ben de bu filmin başrolüne farkında olmadan yerleştirildim:
Kırmızı saçlı bir kadın…
Elinde çarşaf…
Gecenin bir yarısı köpek taşıyor…
Veee…
Şehrin kendi kurgusuna göre otomatik olarak “villain” (kötü karakter) ilan edildim. Süper gücüm ne peki?

  • Yaralı köpek görünce 0.2 saniyede harekete geçmek.
  • Bir köpeğin psikolojisini, bir insanınkinden daha hızlı anlamak.
  • Ve tabii ki dedikodulara karşı yüksek direnç kabiliyeti.

Bu özellikler Yozgat evreninde kesinlikle “şüpheli güçler” kategorisine giriyor. Bir gün arabamın arkasındaki çarşafı gören biri, göründüğünden çok daha yaratıcı bir senaryo yazdı: “Köpekleri çarşafa sarıp gizli görevlere çıkıyor!” Hatta “bir yerlere atıyormuşum.” Aslında çarşafın amacı basit: Arabanın koltukları kan ve çamur olmasın diye ama süper kahraman evrenlerinde gerçeğin bir önemi yoktur. Kitle, görmek istediğini görür.

New York sakinleri Örümcek Adam’a “masked vigilante” der,
Yozgat sakinleri ise bana “kırmızı saçlı itçi hoca” dedi.
Aynı mekanizma.
Farklı şehir.
Daha az CGI, daha çok dedikodu.

Sahada yaralı köpeği veterinere taşıyan benim ama süper kahraman statüsünü veren şehir değil. Belediye gelip köpek topladığında, çoğu zaman “düzeni sağlayan” kahraman görülür. Bir kadın çıkıp “Bu hayvanın tedaviye ihtiyacı var” dediğinde, bir anda düzeni bozan “tehlikeli mutant” oluverir. Kimse sormaz: “Bu filmi kim yönetiyor? Kötü karakteri kim yazıyor?” Çünkü cevap rahatsız edici: Kahramanları da villain’ları da toplumun konfor alanı belirliyor. Kadın merhameti evde olunca kahraman:

  • Evdeki kediye bakarsan “şefkatli.”

Sokağa çıkınca villain:

  • Sokak köpeğinin yarasını sararsan “itçi.”

Bir şeyi fark ettim. İnsanlar bir kadının sokak köpekleriyle ilgilenmesini anlamlandırmakta zorlanıyor. Anlamlandıramadıkları şeyleri ise hemen kategorize ediyorlar. Bu kategoriler arasında en hızlı yayılanı: “İtçi.” Bu kelime, sanki şehir sakinlerine dağıtılan bir süper güç gibi: Kullanması kolay, etkisi kuvvetli, kalıcı hasar bırakıyor. Ben bu etiketi taşımaktan yoruldukça, içimden şöyle dedim: “Bu hikâyenin kötü karakteri kim? Söylenti üreten mi? Yaralı köpeğe tekme atan mı? Yalan haber paylaşarak köpek düşmanlığını körükleyen mi? Yoksa gece yarısı, şehrin terk ettiği canlıyı hayatta tutmaya çalışan kadın mı?” Bu soruyu sorduğunuz anda, süper kahraman filminin tüm dengeleri bozuluyor. Çünkü toplum, kötü ilan ettiği kişiye biraz yakından bakınca, kendi kötülükleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Ben bir köpeğe yardım ettiğim için villain oluyorsam, acaba toplumun kahramanlık kriteri ne kadar güvenilir? On yıl boyunca şunu öğrendim. Kentle yaban arasındaki çizgi, sandığınız kadar hayvanlarla ilgili değil. Asıl mesele, yabanla teması olan kadının toplumdaki yeri. Ben de artık şöyle diyorum: “Madem beni villain yaptınız, o zaman ben de kendi filmimi yazarım.” Film şöyle başlıyor:

Bir kadın, kırmızı saçlarıyla Yozgat sokaklarında yürür.
Arkasında çarşaf vardır.
Bagajda mama.
Elinde su.
Kalbinde inadına merhamet.
Ve tüm şehrin ona verdiği isim: İtçi Woman.

İtçi Woman.

Pelerinin yok ama çarşafın var.
Silahın yok ama mama poşetlerin var.
Gücün yok ama inadın var.

Bu filmin sonunda, kahramanın kim olduğunu artık herkes bilir: Köpeklerin gözünde kahraman olan biri, insanların villain listesine girmiş olsa bile kahramandır.

Son söz…

Bugün dönüp baktığımda, bu kelimeyle anılmak beni incitti ama aynı zamanda düşündürdü. Çünkü “itçi” sıfatı, yalnızca bana yöneltilmiş bir hakaret değildi. Aynı zamanda Türkiye’de hem sokak köpeklerinin hem de onlarla ilişki kuran kadınların marjinalleştirilmesini açıklayan bir kavramdır. Bu kavram, yabanı susturmak isteyen kent düzeninin dilidir. İtiraf etmek gerekirse, yıllar sonra şunu fark ediyorum: Belki de biraz “itçilik” kente iyi geliyor.
Belki kent, bu korkusunu kıracak olan şeyin, bizim inadımızla, merhametimizle, taşımalarımızla, çarşaflarımızla, bir yaralının başında sabaha kadar beklememizle mümkün olduğunu anlamalı.

Belki de İtçi Woman olmak, Le Guin’in sözünü ettiği “yeni hikâye”dir. Kılıçların, mızrakların, öldüren kahramanların değil mama torbalarının, çarşafların, taşıyan ellerin hikâyesi. Yeni haber şu: Belki de bu şehir, kahramanlığın kanla değil, merhametle de mümkün olduğunu yavaş yavaş öğrenecek.

Kaynakça:

Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, çev. Deniz Erksan vd. (İstanbul: Metis, 2008), 52.

  • Esra Gedik

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku