Yurt Değil Tuzak: Türkiye’de Çocukluğun İdeolojik Teslimi

Türkiye’de tarikat ve cemaatler, uzun süredir sadece dini yapılanmalar değil; aynı zamanda toplumun damarlarına sızan, sessiz ama derin izler bırakan sosyolojik aktörlerdir. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, bu yapılar yalnızca öğretmeye değil, biçimlendirmeye; yalnızca barınak sunmaya değil, aidiyet inşa etmeye yönelir. Yoksulluğun, yalnızlığın, terk edilmişliğin kıyısında hayatta kalmaya çalışan çocuklar, bir gecede yatılı yurtlara değil, ideolojik laboratuvarlara teslim edilir. Devlet ise tüm bu olanları ya izler ya da alkışlar. Kimi zaman gözünü kapar, kimi zaman yurtlara maddi kaynak aktarır. Ama her seferinde, çocuğun sesini duymaktan ısrarla kaçınır.

Osmanlı’da tarikatlar, hem halkın dini yaşamını hem de sosyal dayanışmayı örgütleyen yapılardı. Ancak devletle olan ilişkileri çoğu zaman dengeye dayanıyordu; merkez gerektiğinde bu yapıları bastırıyor, gerektiğinde destekliyordu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte özellikle Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924) ile tarikatlar yasaklandı; medreseler kapatıldı. Ancak bu yasak, tarikatları yok etmedi, yalnızca yeraltına itti. 1950’lerde Demokrat Parti ile birlikte cemaatler yeniden görünürlük kazandı. 1980 darbesiyle birlikte ise cemaatler, dinselleştirilmiş bir neoliberalizmin taşıyıcısı olarak devletin ideolojik aygıtı hâline geldi. Kenan Evren’in “maneviyatçılığı”, çocukları “sol tehlikeden korumak” bahanesiyle cemaatlere bırakılmasını normalleştirdi. Ama asıl kırılma noktası, AKP iktidarıdır. 2002 sonrası AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte cemaatler ve tarikatlar, yalnızca görünürlük kazanmakla kalmadı, devletle organik bir ilişki de kurdu. Bu dönemde yurtlar, kurslar, eğitim kurumları, KYK destekleri aracılığıyla çocuklar sistemli bir şekilde bu yapılara yönlendirildi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında laiklik, yalnızca bir yönetim ilkesi değil; dini otoritelerin kamusal alandaki etkisini sınırlayarak özellikle eğitim alanında koruyucu bir işlev üstleniyordu. Tarikat ve cemaatlerin kamusal alandan çekilmesi, çocukları “aklın” ve “bilimin” gözetimine emanet etmekti. Ama tarih başka türlü yazıldı. Çocukları sokaktan, sığınma evlerinden, yetimhanelerden toplayıp yurtlarına taşıdılar. “Devlet seni koruyamaz, biz seni ‘terbiye ederiz’” dediler. Ve devlet, bu yetki devrini sessizce onayladı. AKP iktidarı bu süreci yalnızca hızlandırmadı; vakıf kuruluşları ile resmileştirdi. Ensar, TÜRGEV, TÜGVA gibi “vakıf” yapılarının adı, vakıf olma konumları açısından devletin vakıflara sunduğu ayrıcalıklardan yararlanarak sadece yurt tabelalarında değil, bakanlık protokollerinde, kamu bütçelerinde ve üniversite yerleştirme sistemlerinde yazılı hale geldi. Bu yurtlara yönlendirilen çocuklar için bu yapılar bir “kurtuluş” değil, bir kimlik şekillendirme sahasıydı. Çünkü bu çocuklar artık yalnızca korunmaya ve bakıma muhtaç bireyler değil, inşa edilecek nesiller olarak görülüyordu. Kimi zaman bir dini sloganın yükünü taşıdılar, kimi zaman bir cemaate sadakat yeminiyle büyüdüler, ama en çok da hiçbir zaman gerçek bir çocuk olamadılar.

Tarikat yurtları, sosyolojik olarak yalnızca barınma mekânları değil; aynı zamanda kolektif kimliğin birey üzerindeki mutlak zaferinin sahnesidir. Eleştirel düşüncenin, bireysel arzunun ve özgürlüğün yerini; itaat, suskunluk ve kutsallıkla maskelenmiş baskı alır. Bu çocuklar, her sabah aynı dualarla uyanır, aynı kelimeleri tekrarlar, aynı şeyleri ezberler. Ama kimse onların ne hissettiğini ne düşündüğünü ne olmak istediklerini sormaz. Çünkü bu yurtlarda “birey” yoktur, sadece biat vardır. Sosyolojik etkisi ise yalnızca o yurt odalarında kalmaz. Bu çocuklar, büyüdüklerinde devlet kadrolarına, öğretmen odalarına, bürokratik makamlara yerleşir. Kimlikleri şekillendirilmiş, arzuları bastırılmış, iradeleri törpülenmiş bireyler; bu kez başka çocukların hayatına müdahale eder. Travma bir jenerasyondan diğerine miras kalır ve böylece yalnızca birey değil, toplum da yaralı büyür. Bu sistemde çocuk sadece mağdur değildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün hammaddesidir. Tarikatlar, çocuklar üzerinden yeni bir toplum hayali kurar. Bir toplum ki, içinde itiraz yoktur. Bir toplum ki, demokratik kurumlara değil, cemaat liderinin otoritesine bağlıdır. Bir toplum ki, aklı değil “hikmeti” dinler. Ve işte o toplumda devletin denetim sağladığı sanılır, oysa kontrol cemaatlerin elindedir ve halk bu süreçte söz sahibi değildir

Bu mesele bir istisna değil; bir sistemdir. Çocukların cinsel istismara uğradığı, kimliklerinin baskılandığı, özgürlüklerinin ellerinden alındığı bir yapıdan bahsediyoruz. Ve bu yapının adı “yurt” değil tuzaktır. Bu, kurumsallaşmış bir kimsesizlik rejimidir. Devletin geri çekildiği her alanda tarikatlar ve cemaatler yalnızca boşluğu doldurmakla kalmaz; o boşluğu şekillendirir, ideolojik olarak işgal eder. Tarikat ve cemaat yurtlarında büyüyen çocukların yaşadığı bu süreci sadece “ihmal” ya da “kötü niyetli yöneticiler” üzerinden açıklamak yetersizdir. Bu, sistematik bir sorun; doğrudan siyasal kararların ve iktidar gruplarının ideolojisi ile inşa edilen kamu politikalarının bir sonucudur. Aynı zamanda çocukların maruz kaldığı fiziksel ve cinsel istismar vakaları, bu kurumların kapalı yapısı ve devletle olan siyasi ittifakları nedeniyle çoğu zaman üstü örtülen, yargılanamayan, toplumdan gizlenen gerçeklikler olarak kalmaktadır. Travmalarını ifade edemeyen bu çocuklar, uzun vadede ruhsal bozukluklar, güvensizlik, kimlik çatışmaları ve şiddet döngüsü içinde yaşamaya devam eder. Toplumsal düzlemde ise bu travmaların etkisi, nesiller arası aktarılan güvensizlik, korku ve sessizlik kültürü ile daha da derinleşir.

En trajik ve toplumumuzu derinden sarmış, belki de yeterince sarsmamış örnek ise 2016 Karaman Ensar Vakfı skandalıdır. Devletin kendi yurdu olmayan şehirlerde çocukların tarikat evlerine yerleştirildiği, burada sistematik cinsel istismarın yaşandığı ortaya çıktı. Skandalın ardından dönemin Bakanı’nın “bir kerelik bir şey” açıklaması, devletin failliğini açığa çıkardı. Yurtlarda yalnızca fiziksel istismar değil, aynı zamanda zihinsel ve ideolojik istismar da mevcut. Çocuklara modern bilim, seküler yaşam, eleştirel düşünce yasak. Kendi bedenine ve arzularına yabancılaştırılan bir çocuk profili yaratılıyor. Bu yüzden mesele sadece çocukların korunması değil, çocukluğun toplumsal olarak kimlerin ellerinde nasıl şekillendiğidir. Tarikat yurtlarındaki çocuklar yalnızca istismarın değil, toplumsal ihmalkârlığın da kurbanlarıdır. Bu ihmalin adı da devlettir. Ortada bir görev vardır, bu süreci görünür kılmak, eleştirel biçimde analiz etmek ve alternatif yapıları tartışmaya açmaktır. Çocuklara yönelik hizmetlerin laik, bilimsel ve kamusal bir temelde yeniden inşa edilmesi, yalnızca bir pedagojik gereklilik değil; aynı zamanda toplumsal adaletin, eşitliğin ve demokrasinin de koşuludur.

Anlamakla yetinmek olmaz; bir isyanın dilini de taşımak gerekir. Eğer bu çocuklar, devletin suskunluğunda yalnızlığa terk ediliyorsa; eğer onların sesi cemaat duvarlarında yankı bulmuyorsa; biz bu sesi, toplumun her köşesinden yükseltmeliyiz. Çünkü mesele yalnızca çocukları korumak değil; çocukluğu yeniden topluma kazandırmaktır. Ve bu, yalnızca politik bir görev değil, toplumsal bir sorumluluktur.

​​Kaynakça

​1 Acar, Feride. Ensar Vakfı ve Çocuk İstismarı: Toplumsal Cinsiyet Açısından Bir Değerlendirme. Kadın Çalışmaları Dergisi 21, no. 1 (2016): 45–58.

​2 Aytaç, Serap Eren, ve Ahmet Özer. Tarikat ve Cemaatlerin Siyasal Etkisi: AKP Dönemi Örneği. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi 23, no. 3 (2019): 112–133.

​3 BirGün. “Ensar Vakfı’nda 45 Çocuğa Tecavüz İddiası.” March 21, 2016. https://www.birgun.net.

​4 Çetin, Cihan. Neo-patrimonyalizm ve AKP İktidarında Dini Yapılarla Kurulan İlişkiler. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 75, no. 2 (2020

​5 Diken. “Sakarya’da Süleymancılara Ait Yurtta Çıkan Yangında 12 Öğrenci Hayatını Kaybetti.” April 14, 2017. https://www.diken.com.tr.

​6 T24. “Ensar Vakfı Skandalı: Karaman’da 10 Çocuk 3 Yıl Boyunca İstismara Uğradı.” March 21, 2016. https://t24.com.tr.

​7 Yılmaz, İhsan. The AKP’s Alliance with Islamic Groups: The Transformation of Turkish Secularism. Politics, Religion & Ideology 19, no. 2 (2018): 197–214.

  • Yaren Günay

    Önerilen Yazılar

    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku
    Bizim Çiftlikten Taze, Organik bir Bilinç Akışı…

    Kahkahasını çok özlediğimiz Fulya Erdemci’ye ithafen… Yazarın Notu: Bu yazı, Memo Şahinler’in “böyle bir platform var; serbest biçimde, köşe yazısı tadında yazar mısın” davetiyle doğdu. Memo benim eski Radikal ve…

    devamını oku