Devlet-toplum-toprak üçgeni, uygarlık tarihini1 anlamamız için bize önemli bir alan açıyor. Kısaca sürecin gelişimine değinirsek; konar göçer yaşam biçiminden, yerleşik yaşama geçiş süreci içinde merkezileşme ve toplu halde yaşayan toplumların yönetilmesi için farklı zamanlarda yoğunlaşmış hiyerarşik düzenler ortaya çıktı. Bu yoğunlaşmış hiyerarşik düzen, önce kentlerde pratikleşti ve akabinde devlet olarak tanımladığımız yapı olarak tarih sahnesinde gelişerek günümüze dek bir olgu olarak geldi. Devlet, iktidarı merkezileştirerek ve akabinde hiyerarşik yapıyı kurarak, bu temelde toplumu örgütledi ve siyasal, sınıfsal ve çevresel kurallar koyarak, oluşan hiyerarşik yapıyı kurumsallaştırdı. Şunu da belirtmek gerekir ki devlet olgusu lineer, düz bir biçimde gelişmedi. Uygarlık tarihinin farklı süreçlerinde değişimlere uğrayarak günümüze geldi.
Devlet olgusu, belirli bazı etkenlerin etkileşmesi sonucunda zaman içerisinde değişimlere uğradı. Devrimler, savaşlar, iklimsel olaylar, göçler vb. etmenler, bu değişimleri tetikledi. Bu çalışmada öne çıkacak ve çözümlenmeye çalışılacak etmen göç olacaktır. Başta göç olgusunu değerlendirip bu olgunun, Osmanlı’da ve ardılı olan Türkiye’de nasıl geliştiği ve siyasi bir politika olarak nasıl kullanıldığı üzerinde durulacaktır.
Göç kavramı, insanlık tarihine eşlik eden başlıca kavramlardan biridir. İlk insanlardan günümüze ve öngörülebileceği gibi gelecekte de insanlığa eşlik edecek bir kavram ve olgudur. Göç en sade haliyle “asıl yerinden, ulaşılmak istenen yere harekettir” (Karpat. 2017, s. 71). Göç, “İnsanların coğrafi, dinsel, toplumsal, ekonomik, sosyal, siyasal vb. nedenlerle yer değiştirmesi” (Kibar. 2017, s. 9) olarak da tanımlanabilir. Bu yer değiştirme; sosyal formasyonların ekonomik, politik ve kültürel yapılarında önemli değişim ve dönüşümlere neden olur (Kaygalık. 2009, s. 9). Nitekim göç ile gelişen ve/veya düzensiz göçe bağlı olarak gelişmeyen ya da kurumsal yapısı değişen yerleşim yerleri vardır. Göç etme eylemi de bulunan yerdeki sosyal, psikolojik ve ekonomik nedenlerle olgusal olarak farklı anlamlar kazanabilir. Esasen bir fenomen olarak göçün gerçekleşmesi, bir yerden başka bir yere geçiş olayının oluşması olsa da göç edenlerin sosyal, psikolojik ve ekonomik nedenleri farklılık gösterir. Örneğin, Orta Asya’dan göç eden bireyin göçe bakma ve anlamlandırma süreci ile Avrupa’da aynı fenomene olan bakış ve anlamlandırma farklılıklar içerir. Bu durum, göçü deneyimleyen bireyin sosyal, psikolojik ve ekonomik durumuna bağlıdır.
Göç olgusunun kategorize edilmesi de farklı anlamlandırma ve değerlendirme süreçlerine bağlı olarak değişiklik gösterir. “Ünalan, göçü, “uzaklık, zaman ve kalıcılık olarak” üç temelde değerlendirir. (Aktaran, Kaygalık. 2009, s. 11) Bu temelde göçün değerlendirilmesi ile iç göç, dış göç, mevsimlik göç, beyin göçü, iklimsel göç vb. göç türlerini tanımlayabiliriz. Bir başka yaklaşım da Petersen’in göç etme nedenleri üzerine belirlediği dört etmendir. Petersen göç etme nedenlerini, ilkel, zorlayıcı (impelled), zoraki (forced) ve serbest/özgür göç olarak değerlendirir” (a.g.e. 11). Bu bağlamda ilkel göç, ekolojik ve iklimsel nedenlerden kaynaklanır. Zoraki ve zorlayıcı göçler, dışarıdan bir gücün bu fenomeni yaşatmasıdır. Burada devlet ve devlete eş olan güçlerin müdahalesi vardır. Serbest/özgür göç ise göçmenin kendi iradesine göre karar alması ve göçü başlatmasıdır (Kaygalık. 2009, s. 11- 12). Özetle göç fenomeni uzaklığa, kalıcılığa ve zamana bağlı olarak tanımlanabilir ve göç olgusunu oluşturan etmenlerin kategorizasyonu, yani iklimsel, zoraki, isteğe bağlı durumlar da göçü tanımlamaya yardımcı olur.
Zorunlu göç olgusu bu çalışmanın mihenk taşlarından olduğu için daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabii tutulacaktır. Zorunlu göç, yukarıda belirtilen göç kavramının tanımlarında olduğu gibi devletin veya devlete eş güçte olan kurumsal bir yapının (örneğin devletin alan açtığı, devletle iş birliği içinde olan lokal güçler, aşiretler ve devletin paramiliter gücü olan korucular gibi) bölge halkını şiddet kullanarak veya zorunlu iklimsel ve doğal afetlerden dolayı yerinden etmesidir. “Tekeli, zorunlu göçün üç farklı kaynağını belirtir. Bunlar, devletin belli amaçlarını sağlamak, savaş sonrası uyum ve doğal afetlerdir. Bu durumda devlet ilk iki nedenden dolayı baskı uygularken, üçüncü kaynakta ise devlete ihtiyaç duyulur” (Kaygalık. 2009, s. 12).
Zorunlu göç kavramını kullanmak önemlidir. Sorunu doğru tanımlamak, anlamak ve “müdahale” etmek için doğru tanım doğru yaklaşımı da getirecektir. Türkiye’de bürokratikleşmiş akademi2 içinde, zorunlu göç tanımı yerine ya failli kaybettiren bir tanımlama olarak “yerinden olma” kullanılıyor (örneğin HÜNEE) ya da failli örtük olarak tanımlayan “ülke içinde yerinden edilme” tanımı yapılıyor (örneğin TESEV). (Çağlayan, H & Özar, Ş & Tepe Doğan, A. 2011, s. 37). Bunlara ek olarak zorunlu göçün farklı bir okuması olarak “yeniden iskân” kavramı da kullanılıyor. Yeniden iskân tanımı, kanımca, zorunlu göç sürecini de kapsayarak aşan bir tanımlamadır:
“Yeniden iskân, kontrol edilemez olduğuna inanılanların hâkim olunan bir bölgeden uzaklaştırılması ve onların yerine kontrol edilebilir bir nüfusun iskân edilmesidir. Koehl’e göre yeniden iskân uygulamaları, bir bölgeye hâkim olmayı amaçlar. Yeniden iskân, nüfus değişiklikleri ve temizlemenin bir aracı olarak gündeme gelmiştir”. (Jongerden, J. 2008, s. 35)
Yeniden iskânın zorunlu göçü kapsayarak aşmasının mantalitesi, iskânın uygulanma sürecinde gelişir. Yeniden iskân, toprağı, bireyi, hukuku ve şiddeti mantalitesinde içselleştirerek uygulamaya geçer. Bundan dolayı zorunlu göçü, alanı boşaltmakla gerçekleştirir. İskânın bir amacı da (tanımda belirtildiği gibi) yönetimselliği benimsetmektir. Yönetimsellik, “nüfusun, yönetimin nihai amacı” (Foucault. 2000, s. 281-282) olmasıyla beraber nüfusu yönetme, kontrol etme ve disipline etme ile gerçekleşir. Yeniden iskân da tam olarak burada, yönetenin yani egemen olanın hükümranlığını toprağa ve bireye yansıtır. Toprak ve birey bağlantısını da buradan okumak önem teşkil eder. Keza, hükümranlığı kabul etmeyen “şakiler”, üzerinde yaşadıkları topraklardan kendi geçimlerini sağlamakla beraber o topraklarda, merkezi otoriteye karşın kendi yaşam alanlarını ve toplumsal düzenlerini oluştururlar. Burada altını çizmek istediğim konu, merkezi otoriteden bağımsız olan toplumun toprakla kurduğu ilişki ve bu bağlamda mekânsal olarak kendi yeniden üretme sürecinde, merkezi otoriteden bağımsız olmasıdır. Nitekim “ulus temelli devletin üretilmesi bağlamında mekân üretilmesi projesi, esas olarak politik otoriteyi bir mekâna bağlı kültürel kimliğe bağlama projesidir. Daha doğrusu bir ülke/devlet toprağı (territorium) olarak ulus devletin yaratılmasıdır” (Jongerden. 2008, s. 49). Bu bağlamda ele alınan mekân-birey ilişkisi, nüfusu denetleme ve iskân etmeyle bağlantılı olarak gerçekleşir.
Mekân oluşumu ve mekânın bir süreğenliğe sahip olması yönetimsellik gereği, merkezi otoriteye bağlı olmalıdır. Eğer söz konusu (tehlike teşkil eden) toplum, mekânı kendi anlayışında ve kültürel normlarında inşa ederse; aynı zamanda kendi yönetimini, hukukunu ve kurallarını da belirler. Bu belirleme hükümran için en büyük sorunu oluşturur. Modern ulus- devletlerin başlıca hedeflerinden biri de hükümran olduğu teritoryali, merkezi ve biricik3 bir hukukla yönetmektir. Bu biricik hukuk, herhangi bir karşı oluşuma mahal veremeyecek kadar hassas ve kırılgan olmakla beraber istisnaya karar veren ve çıplak hayatı belirleyen bir konumdadır. Bu konumlanmayı devamlı kılan ve herkesçe uyulmasını sağlayan başlıca etkenler, mekân ve şiddetle olan ilişkisidir. Hukuk ontolojik olarak şiddeti içinde barındırır ya da “Şiddet, hukukun özüdür” (Han. 2017, s. 58). Ancak bu şiddet-hukuk ilişkisi yalın bir devamlılık sağlamaz. Şiddet ve hukuk geçiş aşamalarına bağlı olarak bir ilişkisellik barındırır. Eğer salt şiddet var olursa devamlılık sağlayamaz ve süreli/kısmi bir egemenlikten sonra yok olur. Salt şiddet “Mutlak bir Hayır karşısında” tutunamaz. Bu duruma düşmemek ve egemenliği devam ettirmek için mekâna ve iktidara ihtiyaç duyar. Şiddet ile doğrudan bir mekân kurulamadığı için şiddet, iktidarı oluşturur ve bu iktidarlaşma sürecinde rıza üretir. Rıza üretimi ile mekân oluşturur. (Han. 2017, s. 57-64). Böylece şiddet, mekân, hukuk ve iktidar döngüsü kendi içinde bir mantalite oluşturur ve süreğenlik sağlar.
Hukuk, belirtmeye çalıştığımız döngüyü oluşturduktan sonra tahakküm alanını korumak için iktidarın4 sağladığı alandan/mekândan faydalanır. Söz konusu olan, tahakkümün devamı ve toplumda rızanın üretimidir. Toplumda rızanın üretilmesinde kofaktör rolünü oynayan etmen, hukukun herkesi eşit görmesi ve mutlak koruyucu olmasıdır ya da bireylerin buna inanmasını sağlamaktır. Arendt, söz konusu olan rızanın oluşumunu değerlendirirken ulusu ve devleti ayırarak, bunlar arasındaki ilişkileri değerlendirir. Arendt’e göre hukukun mutlaklığı ve eşitlik ilkesi “ulusun, devleti yenmesiyle” (2014, s. 269) ortadan kaybolmuştur. Akabinde, ulus devletin tek ulus anlayışı ve homojenleştirme çabası “devletsiz halkların” tasfiyesine ve imhasına yol açmıştır (Arendt. 2014, s. 259-293).
Ulus devletler meşruluklarını dayandırdıkları hak, hukuk, ulusal çıkar vb. kavramları kendi ulusları için kullanırken, kendileri olarak görmedikleri “unsurlara5” karşı da tedbirler alırlar. Bu bağlamda ulus devlet, ikili bir devlet ve ikili bir hukuk anlayışını benimser. “Norm ve Tedbir” olarak ikili bir konumlanma oluşturur. Norm devleti; devletin içinde bulunan egemen ulusa bağlı ve ulusa karşı sorumluluklarını yerine getiren makbul vatandaş için geçerlidir. Tedbir devleti ise, devlet içerisinde olan ve “sorumluluklarını yerine getirmeyen” bireylere karşı geçerlidir. Tedbir devleti daha çok Carl Schmitt’ in anlayışıyla oluşur. “Schmitt; egemenlik, dost-düşman ayrımına, istisnai durumların normatif önceliğe ve sürekliliğine, genel hukuk normları yerine ötekinin asimilasyon ve eliminasyonuna kararlara ve tedbirlere cevap veren bir düzen anlayışını temsil eder” (Bezwan. 2023, s. 39-41). Bu bağlamdan hareketle norm devleti/hukuku makbul vatandaşı gözetlerken ve “korurken” tedbir devleti/hukuku ise “şakilere, eşkıyalara, teröristlere” kısacası ulusun şemsiyesinde ol(a)mayanlar için gereçli olur (Has. 2023, s. 435-436). Nitekim ulustan olmayan ötekiler üzerinde salt şiddet kullanır ve bunu “hukuka” dayandırarak kendini meşrulaştırır. Burada şiddet- hukuk farklı bir veçhede görünür. Daha önce belirtmeye çalıştığımız gibi salt şiddet egemen olmak için yetersizdir. Söz konusu durumda ise salt şiddet, hukuk oluşumuna hizmetten ziyade direkt mekânın oluşumuna hizmet eder. Mekâna, zorunlu göçü dayatır ve bu olayı salt şiddet ile yapar. Mekânın değişimi/dönüşümü egemenin, egemenlik iddiasının göstergesi olur. Özetle, egemen hâkim olmak istediği alanlarda şiddet, zor, hukuk kullanarak mekânı değiştirmek ister. Bu değişimi de hem doğrudan mekânı yıkmakla hem de nüfusu sürgün etmekle6, zorla göç ettirmekle yapar. Yazının bu kısmına kadar devlet-toprak-birey bağlamını genelde göç özelde de zorunlu göç/yerinden iskân üzerinden anlatmaya çalıştık. Yazının bu kısmından sonra da Osmanlı ve Türkiye’de göç siyasetini belirtmeye çalışacağız.
Osmanlı için göç hem kurulma aşamasında hem gelişme hem de çökme aşamasında belirleyici faktör olmuştur. “Osmanlı devleti göçlerle başlamıştır ve sonu da göçlerle olmuştur” (Karpat. 2017. 91). Osmanlı göçü politik olarak kullanmıştır ve hem içeride hem de dışarıda güçleri dengelemek ve kendi gücünü egemen kılmak için iskân ve sürgünler yapmıştır. Fethedilen/işgal edilen toprakların kolonizasyonu için dışarıya doğru nüfus hareketi sağlamıştır. Gönüllü gelişen ve Osmanlının sunduğu imtiyazlardan faydalanmak için gelen nüfusun (Evlad-ı Fatihan) yanında hem iç dengeyi sağlamak hem de gönüllü göçün yetersiz olduğu zamanlar için getirdikleri bir kural olan “onda bir kuralı” ile nüfus hareketlerini sistemsel olarak kullanmışlardır. Onda bir kuralı, bir yerleşkede onda bir oranında iskân edilmek üzere nüfusun tahsis edilmesidir. Osmanlı bu müdahaleler sonucunda hala mutlak egemen değilse yerli halkı sürgün ediyordu. Bu durum Osmanlının mutlak otorite olması için yapılan politik hamlelerdi (Dündar. 2008a, s. 41-42).
Osmanlının zorunlu olarak dışarıya iskânı bitirip, gelen göçü içeriye iskân etmesinin başlıca sebebi savaş ve toprak kaybetmesidir. Dündar’a göre bu geri iskân Viyana savaşı yenilgisinden sonra başlayan bir süreçken (2008a, s. 41), Karpat’a göre bu süreç Rusların Kırımı ilhakı ile başlar (2017, s. 94). Bu iki yaklaşım arasında yüz yıllık bir zaman farkı olmasına rağmen her iki düşünür de bu sürecin tam olarak saptanmasının, dönemin sosyopolitik ve sosyoekonomik etmenlerin okunmasına bağlıyorlar. Özcesi, savaşların kaybedilmesi ve değişen uluslararası konjonktürlerle beraber önceden iskân edilmiş Müslüman nüfusun tekrar geri dönmesidir. Bu geri dönme Viyana savaşı ile başlamış olsa da daha çok 18.-19. Yüzyılda artmış ve hız kazanmıştır.
Karpat, Osmanlıdan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler kitabında içe doğru göç hareketlerinin kronolojisini verir. Karpat’a göre dokuz önemli tarihi olay içe göçleri (ve aynı zamanda iç iskânı) tanımlayabilir. Bu tarihler: Rus-Osmanlı savaşları (1828-29), Kırım savaşı (1853-56), Rusların Kafkasya’daki Hıristiyanlaştırma faaliyetleri (1862-65), Osmanlı-Rus savaşları (1877-78), Girit ve Teselya’nın Yunanistan’a katılması (1897), Balkan savaşı (1912- 13), I. dünya savaşında Balkanlardan gelen göçler (1912-18), 1930-37’de Tr ile Balkan devletleri arasında yapılan anlaşmalar ile gelen göçler ve II. dünya savaşı ile Yugoslavya ve Bulgaristan’dan gelen göçlerdir (2008. 95-96).
Osmanlı, gelişen bu içe doğru göç hareketini sistemli bir şekilde yerleştirmek için 93 harbi devam ederken 1877’ de Îskân-ı muhacir7 komisyonu kurdu. Bu komisyon gelen göçleri düzenli ve gerekli yerlere sevk ve iadesini gerçekleştirmek için çalışmalara başladı. Söz konusu olan komisyon ve halihazırdaki iç göç meselesi dönemin hem büyük sorunu hem de bir fırsattı. Sorunu teşkil eden konu, Balkanlar başta olmak üzere kaybedilen topraklardı. Fırsat ise gelen nüfusun tamamı Müslüman ve çoğunun Türk olmasıydı. “Bu göçler ile, Anadolu’ya beş milyondan fazla Müslüman yerleşti. Bu nüfus hareketliliği Anadolu’nun etnik ve dini kompozisyonunda önemli bir dönüşüme yol açtı. Anadolu’da %75-80 civarında olan Müslüman nüfus oranı giderek yükselmiş, gayrimüslim nüfus ise giderek azalmıştır.” (Kibar. 2017, 23). Gayrimüslim nüfusun kırımlarla, sürgünlerle tasfiyesi de bu dönemlerde 1915’e doğru hız kazandı ve akabinde Ermeni soykırımı yaşandı. Bu kırımla beraber Anadolu diye tarif edilen toprak parçası üzerinde gayrimüslim nüfus %2’ye kadar geriledi.
Balkan savaşının kaybedilmesiyle “imparatorluk Avrupa topraklarının %83’nü, nüfusun da %69’unu kaybetmişti” (Dündar. 2008a, s. 245). Söz konusu olan Anadolu toprakları son kale olarak görülüyor ve buranın elde tutulması için her yol mübah görülüyordu. İTC, 1908’de meşrutiyeti geri getirmesi ve özellikle 24 Nisan 1909’da Hareket ordusu ile hakimiyeti tamamen ele almasıyla (Zürcher. 2017, s.122-25) Anadolu’yu Türkleştirme8 ve Müslümanlaştırma pratiklerini zirveye ulaştırdı. Bu sürecin devamı 1912-13 Balkan savaşları ve I. Dünya savaşı oldu. İTC, bu süreçte kendi oluşturduğu planı uyguladı. Plan: Ege bölgesinden başlayarak Anadolu’nun birçok yerinde, kendi deyimlerince ‘gayri Türk unsurlardan’ arındırma planıydı (Akçam. 2020, s. 37). Bu plan daha 1903’te Kırım’dan göç etmiş Tatar olan Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde tartışılmış ve özellikle İTC içinde Dr. Bahattin ve Dr. Nazım’ın gelmesiyle yoğunlaşan Türkofon akımca kabul edilmiştir. Sonraki süreçte de bu planın sosyolojik ayağını oluşturan ve dönemin manifestosu olan Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabı da, söz konusu olan planı meşrulaştırmış ve gerekli altyapıyı sağlamıştır. (Zürcher. 2017, s. 157-162)
Türkiye’de cumhuriyetin kurulması ve yeni düzene geçme ile (yani imparatorluktan ulus devlete) harici ve dahili düşmanlara karşı mücadele de devam ediyordu. Cumhuriyetten önce başlayan ve hala devam eden projeler ve planlar vardı. Söz konusu plan ve projeler, Anadolu’yu Türkleştirme, Müslümanlaştırma ve homojen toplum kurmaydı. Nitekim Cumhuriyetin devraldığı başlıca niteliklerden biri de nüfusun %98’inin Müslüman olmuş olmasıydı. Bu dönemde harici düşmanlar geri çekilmiş ve sıra dahili düşmanlara (cumhuriyetten önceki süreçte tasfiye edilmeyenlere “şakilere, dağlılara”) gelmiştir9. İç cepheyi güçlendirme ve “gayri Türk” olanlara karşı negasiyon, asimilasyon ve eliminasyon politikaları hız kazanmıştır. Ermenilerden sonra Rumlara ilişkin olarak belirli nüfus politikaları gündeme gelmiştir. Cumhuriyetin ilan edildiği yıl olan 1923’te bu kez “mübadele” yolu ile Anadolu Rumlardan arındırılmıştır. “Mübadele” ile 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakılmıştır. (Aktaran: Kibar. 2017, s. 23). İçeride kalan ve özellikle Müslüman olmayan kimlikler sistemli bir şekilde eliminasyona maruz kalıp yok olurken, Müslüman olanlar da daha çok asimilasyon ve negasiyona maruz bırakılmıştır. Özellikle nüfus ve kültürel bağlar olarak güçlü olan Kürdler, kendi coğrafyaları üzerinde üç dönüştürme politikalarına (asimilasyon, eliminasyon, negasiyon) maruz kalmıştır. Bu noktada Kürdler ve diğer Türk olmayan halklar arasında kısmi veya ince bir fark var. O fark da Kürdlerin Müslüman olasıdır. Kürdlerin Müslüman olması nedeniyle daha çok asimile edilme istemi artmıştır. Söz konusu olan planda biyopolitik etmenler öncelenmiştir. Yerleşik ve nüfusu fazla olan Kürdler, eğer asimile edilebilinirse birçok açıdan devlete getirisi olacaktır. Asimile için de birden çok yönteme başvurulmuş. Bunlar, Türklerin yoğun olduğu yerlere Kürdleri zorunlu göçe tabi tutma, Kürd yerleşkelerini yıkma/yakma, eğitim ve din ile Türk kimliğini benimsetme, isimsizleştirme (unsur, şaki, dağ Türkü), değersizleştirme (Kültürsüzler, bilgisizler), insanlıktan çıkarma (kuyruklu Kürdler) vb. insanlık suçu olan birçok eylem ve pratikler bütünü olarak gelişmiş ve bugün dahi hala devam eden süreci oluşturmuştur.
Genel olarak Türk “Harsından10” olmayan kimliklere özelde ise başlıca hedef olan Kürdlere karşı gelişen zorunlu göç ve iskân, cumhuriyetin ilk zamanlarında başladı. Asimile edilemeyen kimliklere karşı kullanılan zor, günden güne artarak devam ediyorken tedbir devleti uygulamaları da artıyordu. Özellikle Kürd başkaldırıları11 sonrası bölgenin önde gelenleri, ağaları, kanaat önderleri vb. bireyler ve aileler sürgüne gönderiliyordu. Bu sürgünler çoğu zaman Türklerin yoğun olduğu ve devlet asayişinin sağlam olduğu bölgeler olurdu.
Devletin Kürdleri yerinden etme ve göçebe Kürdleri yerleşik yaşama koyma isteği 1920’lerde uygulanmaya başlandı. 1920 iskân kanunu ile başlayan süreç 1925 Takhir-i Sükûn kanunu (huzuru sağlama yasası), 1930 iskân politikaları ve 1934 iskân kanunu ile güncellenerek günümüze kadar yenilenerek gelmiştir (Çağaptay. 2002, s. 225-32). Kanunların yanında bir de raporlar vardır. Kürdleri yurtlarından edinmek için birçok komisyon kurulmuş ve çalışmalar yürütülmüştür. Komisyonlara ek olarak da görevlilerin hazırladıkları raporlar vardır. Devletin bu konudaki çalışmalarının dosyası kabarıktır. Bu çalışmada raporların listesi verilecek ve Renda raporuna değinilecek keza söz konusu olan raporların hepsinin açıklanması bu çalışmanın sınırlarını aşacaktır.
| Raporu Hazırlayan | Raporun Adı | Tarihi |
| İçişleri Bakanı Cemil Uybadın | Cemil Uybadın Raporu | 1925 |
| Meclis Başkanı Abdülhalik Renda | Abdülhalik Raporu Renda | 1925 |
| Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey | Hamdi Bey Dersim Raporu | 1926 |
| Vali Ali Cemal Bardakçı | Ali Cemal Bey Dersim | 1926 |
| Umum Müfettiş İbrahim Tali Öngören | I. Umum Müfettişlik Raporu | 1931 |
| Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak | Fevzi Çakmak Dersim Raporu | 1931 |
| Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay | Halis Bıyıktay Dersim Raporu | 1931 |
| İçişleri Bakanı Şükrü Kaya | Şükrü Kaya Raporu | 1932 |
| Başbakan İsmet İnönü | Kürt Raporu | 1935 |
| Korgeneral Abdullah Alpdoğan | Abdullah Alpdoğan Dersim Raporu | 1936 |
| Umum Müfettiş Abidin Özmen | Abidin Özmen Raporu | 1936 |
| Başbakan Celal Bayar | Şark Raporu | 1936 |
(Kibar. 2017, s 26)
Belirtildiği gibi söz konusu olan komisyonlar ve raporlar çok fazladır. Burada özellikle Renda raporuna yoğunlaşma nedeni, raporun “yeni rejimin yol haritası” olma niteliğini taşıyor olmasıdır. Raporda “elimizde kalan Türkiye arazisinde iki milletin aynı kudret ve salahiyetle hâkim bulunması ihtimalinin katiyen görmediğini” belirten Renda, iki millet vurgusunun biri Kürd diğeri de Türk milleti olduğunu ve Kürd milletini “tedip” ve “tenkil” ederek yok edilmesi ve nüfusun seyrekleştirilmesinin gereğini vurguluyor. Renda “tedip” ve “tenkil” uygulamalarının nasıl işleyeceğini ve Kürd milletinin nasıl yok edileceğini de belirtir. Renda, söz konusu olan uygulamaların gerçekleşmesi ve herhangi bir engelin olmaması için de “tedbir devleti/hukukunu” kullanmış ve buna karşı gelenleri de cezalandırmıştır. (Aslan. 2023, s. 727-30)
Sonuç Yerine: Dünden Bugüne Değişmeyen Göç Politikaları
Osmanlıdan başlayarak cumhuriyete kadar gelen sürede, günümüz Türkiye sınırları içerisine Balkanlardan, Kırımdan, Kafkasya’dan ve Akdeniz’in (Osmanlı toprağı olan yerler) diğer bölgelerinden göç gelmiştir. Bu göç hareketi ortalama 241 yıl sürmüştür12. Osmanlı ve Türkiye kendi içerisinde nüfusu düzenlemek ve mutlak otorite olmak için de 19. Yüzyıldan beri politikalar üretiyor. Söz konusu müdahaleler içerisinde Ermeni soykırımı, Rumların tehciri, Kürdlerin tasfiyesi vardır. Bunların yanında kaynağı bilinmeyen yangınlar(!), pogromlar, varlık vergisi gibi uygulamalar, Zilan ve Dersim vb. şiddet olaylarıyla içerde iskân uygulamaları geliştirmiştir. Devlet, ikili devlet politikalarıyla bu gibi politikaları uygularken, toplumu da ona göre düzenlemiştir. Ulus devleti kutsayan, Paranoid-şizoid konumu güçlendiren ve ona göre politika üreten, ötekinin malını helal kılan vb. reel politik eylemleri artırmakta. Dünden bugüne baktığımızda egemenin egemenlik adına yaptığı pratiklerin değişmediğini görebiliriz. Nitekim 1984-99 arasında doğuda oluşan şiddet olayları, devletin hakimiyet kurmakta zorlandığı alanlarda mekânı yıkması-yakması, bugüne devam eden şiddet sarmalını üretmesi ve yeniden üretmesi pratikleri değişen politikaların olmadığının göstergesidir. Umumi müfettişlerden kayyımlara uzanan süreçte devletin ötekiye yaklaşımı aynı olmuştur. Günümüzde artarak devam eden doğa tahribatı da söz konusu hakimiyete alınmayan alanları tasfiyesi bağlamında ele alınabilir. Barajlar, Hes’ler, Madenler doğayı tahrip ederken yerli halkı da zorunlu göçe tabi tutuyor. Bunlara ek olarak devletin doğuda oluşturduğu ve Osmanlıdan beri süre gelen “mahrumiyet bölgesi” (Yeğen. 2024) oluşumundan dolayı Kürd halkı gün be gün batıya yani Türklerin yoğun olduğu yerlere göç veriyor. Mahrumiyet bölgesi bir bölgenin sosyal, ekonomik ve çevresel olarak “geri bırakılması” ve gerekli bütçe desteğinin verilmemesi, zorunlu göç ve yeniden iskânın yeni ve çok boyutlu, komplike bir ayağıdır. Haydar Darıca ve Leyla Nezli’nin Özgürüm Ama Mecburiyet Var (2013) adlı kitaplarında doğudan batıya gelen Kürd gençlerinin durumları hakkında genişçe yer veriyor. Darıca ve Nezli’nin çalışmalarının da gösterdiği gibi Mahrumiyet Bölgesi’nden gelen bireyler isteyerek gelmiyorlar. Belirtmeye çalıştığımız gibi zorunlu olarak gelmek zorunda kalıyorlar. Söz konusu olan mahrumiyet bölgesinde özelde gençlerin genelde ise her bireyin yaşadığı altyapı, eğitim, sağlık ve sosyal hizmet yardımları politik hamleler olarak yapılmıyor ve söz konusu olan mahrumiyetlik devam ettiriliyor. Bu politik hamle, Osmanlıdan günümüze dek gelen zorunlu göç siyasetinin bir parçası ve devamı olarak görülmelidir…
1 Uygarlık tarihini özellikle vurgulamakta fayda vardır. Keza ele aldığımız, komplike bir sistem olan devlet, uygarlık diye değerlendirdiğimiz olgu ile başlar. Devletler öncesi dönem ya da avcı toplayıcı dönem olarak nitelendirilen tarihte göç ve göç olgusu yaşamın uygulanan bir veçhesidir.
2 Bu tanımı Sema Erder’in “Zorla Yerleştirmeden Yerinden Etmeye” kitabından aldım (s: 11). Bu kavramı değerlendirirken aynı zamanda Türklük Sözleşmesi’ni de hatırlamakta fayda vardır.
3 Biricikliği iki anlamda kullanmak mümkün. Birinci biriciklik, esas olarak kendine özgü ve kendine bağımsız olmasıdır. İkinci biriciklik ise teritorya üzerinde mutlak ve tek olmasıdır.
4 Burada iktidarın tanımı ya da karşılığı egemendir. Hukuku uygulayabilecek ve koruyabilecek bir egemen ve iktidar.
5 Bürokratik Türk akademisinde ve tedbir devletinde isimsizleştirme, öznesizleştirme faaliyetleri çok yoğundur. Kürdlere unsur, şaki, eşkıya ve dağlı gibi birçok tanımlama yapmaktadırlar ve bu bağlamda önemsizleştirir, insan olgusundan düşürür ve sayıya indirgerler.
6 Bu “müdahaleler” sonraki kısımda tekrar tartışılacaktır.
7 Detaylı bir analiz için: Erdem, U. (2018). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Muhacir Komisyonları ve Faaliyetleri (1860-1923). Ankara: Türk Tarihi Kurumu Yayınları
8 İTC’nin Türkleştirme ve Müslümanlaştırma projeleri hakkında birçok kaynak mevcuttur. Bu konu hakkında özellikle Fuat Dündar’ın Modern Türkiye’nin Şifresi İttihat ve Terakkinin Etnisite Mühendisliği (1913-1918) ve İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918) kitaplarına bakılabilir
9 Söz konusu Kürd-Osmanlı, Kürd-Türk çatışması çok öncelere dayanmaktadır. II. Mahmut’un modernleşme ve reform hareketleriyle başlayan merkezileşme sürecinden başlayan ve devamlı çatışma hali yaşayan bir durum söz konusudur. Cumhuriyete geçmeden hemen önce de ve sonrasında ve bugün de devam eden bir süreç söz konusu. Burada, çalışmanın kapsamı bağlamında bu çatışmalı süreç kısmen geçilecektir ve zorunlu göç/iskân konusuna dahil olan süreçler dahil edilecektir.
10 Hars kavramı Gökalp tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” eserinde kavramsallaştırdığı “hars toplumu” (2019. 57) ile millet olma ölçütlerini belirtir ve bu ölçütleri mefkûreler (ülküler) üzerinden değerlendirir. Hars mantalitesi İTC ve cumhuriyet için önemli ve ayrıt edici bir kavram olmuştur. Örneğin Bulgaristan ile yapılan mübadelede Türk olup Müslüman olmayanlar Bulgaristan’da azınlık olarak kalmıştır. (Çağaptay. 2002. 223).
11 Koçgirî, Şeyh Said (Şêx Seîd), Ağrı (Agirî), Dersim tertelesi gibi cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan Serhildanların (başkaldırılar) sönümlenmesiyle hem bir katliam gerçekleşmiş (örneğin Zilan Vadisi katliamı, Dersim katliamı) hem de önde gelen aileler ve bireyler sürgün edilmiştir.
Dersim sürgünü için izleme önerisi: Kara Vagon belgeseli.
12 Viyana yenilgisi (1683) ile içe doğru göç hareketinin başladığını kabul edersek ve 1924 Türk-Bulgar-Yunan mübadeleleri ile sonlandırırsak söz konusu zaman 241 yıla tekabül ediyor. Ancak şunu belirtmeliyiz ki göç olgusu sürekli ve devamlıdır. Buradaki ayrım merceğe aldığımız süreçte göçün kitlesel olması ve anlaşmalar, çatışmalar vb. sebeplerle gerçekleşiyor olmasıdır.
Kaynakça
- Akçam, (2020). ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’. İstanbul: İletişim yayınları
- Arendt, H. (2014). Totalitarizmin kaynakları/2 emperyalizm. İstanbul: iletişim yayınları
- Aslan, Ş. (2023). Kürt Coğrafyasında Cumhuriyetin Nüfus Tahayyülleri (1924-1938). Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet içinde (S, s: 727-733) Ankara: Dipnot Yayınları
- Bezwan, N. (2023). İki Tarz-ı Devlet: Cumhuriyetin Kürdistan Meselesi Yöntemi. Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet İçinde (S, s: 35-42) Ankara: Dipnot Yayınları
- Chul Han, (2017). Şiddetin Topolojisi. İstanbul: Metis Yayınları
- Çağaptay, S. (2002). Kemalist dönemde göç ve iskân politikaları: Türk kimliği üzerine bir çalışma. Toplum ve Bilim, 93, 218-241.
- Çağlayan, H& Özar, Ş& Doğan Tepe, (2011). Ne değişti? Kürd Kadınlarının Zorunlu Göç Deneyimi. İstanbul: Ayizi yayınları
- Dündar, (2008a). Modern Türkiye’nin Şifresi. İstanbul: iletişim yayınları
- Dündar, (2018b). İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918). İstanbul: İletişim yayınları
- Erdem, (2018). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Muhacir Komisyonları ve Faaliyetleri (1860-1923). Ankara: Türk Tarihi Kurumu Yayınları
- Erder, (2018). Zorla Yerleştirmeden Yerinden Etmeye. İstanbul: İletişim yayınları
- Fındık, Ö. (2012). Kara Vagon- Bir Dersim. Erişim Adresi: Kara Vagon – Bir Dersim Belgeseli (Özgür Fındık)
- Foucault, (2000). Entelektüelin Siyasal İşlevi. İstanbul: Ayrıntı yayınları
- Gökalp, (2019). Kitaplar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
- Has, Ö. (2023). Tek Cumhuriyet, İkili Devlet. Işık, A& Kılıçaslan, G& Hiroğlu, B& Sağır, K& Kurt, Ç (Ed.) Kürtler ve Cumhuriyet içinde (S, s: 435-445) Ankara: Dipnot Yayınları
- Karpat, H, (2017). Osmanlı’dan Günümüze Etnik yapılanma ve göçler. İstanbul: Tim Aş yayınları
- Kaygalık, (2009). Kentin mültecileri. Ankara: Dipnot yayınları
- Kibar, M, Z. (2017). 20 Yılda İkinci Kez Yerinden Edilmenin Hafızaya ve Teritorya Tasavvuruna Etkisi: Sur Örneği. (Yüksek lisans tezi)
- Nezli, L& Darıca, H. (2013). Özgürüm Ama Mecburiyetim Var. İstanbul: İletişim yayınları
- Yeğen, M. (2024). Cumhuriyet’in Kürt Hafızası. Raporlar, Planlar. [Video]. Erişim adresi: Cumhuriyet’in Kürt Hafızası…Raporlar, Planlar | Konuk: Mesut Yeğen | Kürtler ve Cumhuriyet
- Zürcher, E, (2017). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim yayınları


