Sosyoloji, yalnızca dünyayı yorumlamakla mı yetinmeli, yoksa onu dönüştürmenin yollarını da aramalı mı? Michael Burawoy, bu soruya yanıt arayan, sahadan beslenen ve sosyolojinin yalnızca akademik bir uğraş olmadığını gösteren bir isimdi. Emek süreçlerini anlamak için fabrikalarda çalıştı, kapitalist ve sosyalist üretim biçimlerini içeriden deneyimledi. Ona göre sosyoloji, eleştirel olmalı, ezilenlerin sesi olmalı ve toplumla gerçek bir bağ kurmalıydı.
Bu söyleşide, Doç. Dr. Polat S. Alpman ile Burawoy’un sosyolojiye yaklaşımını, akademideki yerini ve metodolojik mirasını konuştuk. Akademinin neoliberal dönüşümü ve sınıf analizlerinin geri plana itilmesi gibi konuları, Burawoy’un düşüncelerinin ışığında ele aldık. Burawoy’un sosyal bilimlere bakışı, yalnızca teorik bir çerçeve sunmaktan öte, sosyolojinin nasıl yapılması gerektiğine dair bir davetti. Akademinin sınırlarını aşmak, toplumu dışarıdan gözlemlemek yerine onun içinde yer almak ve bilgi üretimini politik bir sorumluluk olarak görmek… Bugün, eleştirel sosyal bilimlerin karşılaştığı baskılar düşünüldüğünde, Burawoy’un mirası, sosyolojinin gerçek gücünü ve etkisini yeniden hatırlatıyor.
Sosyoloji çoğu zaman teorik çerçevelerin oluşturulduğu, istatistiklerin analiz edildiği ve saha çalışmalarının yürütüldüğü bir disiplin olarak algılanır. Araştırmacı genellikle “dışarıdan” bir gözlemcidir. Burawoy ise tamamen farklı bir yol izledi; emek süreçlerini anlamak için bizzat fabrika işçisi oldu, kapitalist ve sosyalist üretim süreçlerini içeriden deneyimledi. Onun yaklaşımı, yalnızca saha çalışmasını merkeze almakla kalmadı, aynı zamanda gözlemcinin kendisini araştırma nesnesiyle nasıl konumlandırdığını da sorguladı. Bu, geleneksel sosyolojiden nasıl bir kopuşa işaret ediyordu? Günümüzde sosyal bilimlerde benzer bir saha çalışması yapmak ne kadar mümkün?
Sorunuzdaki “kopuş” ifadesinin Burawoy’un sosyoloji yönetimini, sosyolojiyle kurduğu ilişkiyi açıklamak için doğru bir ifade olduğundan emin değilim. Bana kalırsa esas mesele Burawoy’un kopuşu değil, kopmayışı. Tam aksine, onu sosyoloji kanonunun iyi bir eleştirmeni olarak da değerlendirmemiz mümkün.
Burawoy geleneksel ve neoklasik sosyolojiyle diyalog halindeydi ve bunun nasıl yapılacağını öğrencilerine de öğretiyordu. Bazı sosyoloji yöntemlerinin yukarıdan analizinin karşısına aşağıdan analizi de yerleştirmedi. Bunları birbirine ören ve birlikte gören bir tür mercek işçiliğini sosyolojinin yöntem olarak benimsemesini savundu. Örneğin, ona göre sosyoloji ile etnografi ya da sosyolog ile etnograf arasında anlamlı bir fark yoktu. Bu nedenle sosyoloji, gerçek hayatın katmanlı gerçekliğini, ancak o hayatın içinde yer alan sosyologlar aracılığıyla kavrayıp açıklayabilen bir bilim olmak zorundadır.
Bunun anlamı ya da Burawoy’dan benim öğrendiğim şey sosyolojinin salt bir gözlem disiplini olamayacağı, sosyolojiyi var eden koşullar gereği onun politik olduğudur. Ona göre değer yargısından arınmış ideal bilim fantezisi ya da tarafsızlık iddiası sosyolojiyi olanaksızlaştıran ya da onu zayıflatan girişimlerdi. Sosyoloji, ezilenlerin sesi olmalıydı ve bunu yaparken benzerlikleri ve özgünlükleri, yerellikleri ve küresellikleri bir arada ele almalıydı. Bunun detaylarını Extended Case Method (Genişletilmiş Vaka Yöntemi) isimli eserinde ve Ethnography Unbound (Sınırları Aşan Etnografi) ile Global Ethnography (Küresel Etnografi) isimli derlemelerinde bulabiliriz.
Sorunuzun ikinci kısmı, yani benzer bir saha çalışmalarının olanaklı olup olmaması, bir bilim olarak sosyolojinin, bir bilim insanı olarak sosyologun sorumluluklarının ne olduğu sorusuyla yakından ilişkili. Burawoy’un refleksif ve angaje metodolojisini geliştirmenin ve onu toplumu savunmanın yolu haline getirmek sosyolojiye içkin bir ödev olarak kabul edilebilir. Bu nedenle Burawoy’un dile getirdiği metodolojik yaklaşımlar sosyolojinin müdahil bir bilim olarak ele alınması için başlangıç noktası olarak kabul edilebilir.
Akademik sosyoloji genellikle kendi sınırları içinde kalan, belli bir çevrenin anlayabileceği bir dilde üretilen bir disiplin haline geldi. Oysa Burawoy, sosyolojinin toplumsal mücadelelere doğrudan dahil olması gerektiğini savunuyordu ve bunu “kamusal sosyoloji” olarak adlandırıyordu. Türkiye’de akademik bilginin topluma yansıyabildiğini düşünüyor musunuz? Akademinin neoliberal dönüşümü ve piyasalaşması düşünüldüğünde, kamusal sosyoloji bugün nasıl bir alternatif oluşturabilir?
Burawoy’un kamusal/kamu/halk sosyolojisi (public sociology) tanımını hatırlayalım. Kamusal sosyoloji yaklaşımı, akademik çevrelerin ötesinde akademi dışındaki sosyal bilimcinin halkla etkileşime girmesini, toplumsal sorunları doğrudan ele almasını amaçlayan bir yaklaşım. Burawoy’un belirttiği gibi akademik sosyoloji çoğu zaman kendi içine kapanık ve gittikçe profesyonel bir alan haline geldi, bu nedenle toplumla bağları giderek zayıfladı. Akademideki profesyonel sosyoloji (buna teorik ve metodolojik üretim de diyebiliriz) ile yine akademi içerisinde yer alan ve iktidar ilişkilerini sorgulamaya yönelik kritik ya da eleştirel sosyoloji arasındaki gerilimden ortaya çıkan kamusal sosyoloji pratiği, sosyologun toplumla diyalog kurarak bilgiyi demokratik bir müzakere aracına dönüştürmeyi ve ezilenlerden yana tavır almayı, toplumu savunmayı hedefler. Böylelikle sosyolojiyi, toplumsal meseleleri topluma açıklayan bir pratiğe dönüştürür.
Türkiye’deki akademik pratiğin ve üretilen bilginin topluma yansıyıp yansımaması ise sosyolojinin bilimsel-toplumsal ödevinin ötesinde sorunlarla iç içe girmiş bir durumda. Türkiye özelinde akademiye ilişkin sorunlar arasında sosyolojinin, büyük ölçüde profesyonel sosyoloji çerçevesinde gelişmesi ve genellikle kendi içine kapanması sayılabilir. Kavramlar ve analizler genellikle dar bir akademik çevrede tartışılır ve ahalinin anlayabileceği, daha doğrusu ilgili tartışmalara dahil olabilmesini sağlayacak bir biçimde ifade edilmesi nadiren gerçekleşir. Bu tür bir bilgi üretme prosedürünün akademiyi hedeflediği ve bilgiyi tamamen araçsallaştığı söylenebilir. Buna, akademik üretimin genellikle İngilizce ya da muhatabını dikkate almayan özensiz bir Türkçeyle yapıldığını da ekleyebiliriz.
Üniversitelerin küresel ölçekte neoliberal ekonomik-politik dönüşümden doğrudan etkilendiğini de unutmamak gerekir. Türkiye’de ise bu dönüşümün yansımaları, üniversitelerin performans endeksleri aracılığıyla belirginleşmektedir. YÖK’ün teşvik sistemi, SSCI makale zorunluluğu, puan bazlı yayın teşvikleri, proje ve fon odaklı araştırma hedefleri gibi uygulamalar, akademisyenleri dar bir uzman çevresine hitap eden yayınlar üretmeye yönlendiriyor. Bu tür hedefler ve eğilimler ise akademisyenlerin toplumsal katılımını ve etkisini giderek önemsizleştiriyor. Özellikle genç akademisyenler, istihdam güvencesizliği nedeniyle kamusal angajmandan kaçınma eğilimi gösteriyor.
Ayrıca eleştirel akademik itirazların ve kamusal sosyoloji pratiğinin ülke gündeminde kendine yer bulmasının sanıldığından çok daha zor olduğunu da eklemek gerek. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil, örneğin ABD’de Gazze ablukasını ve İsrail devletinin sivillere yönelik saldırılarını eleştirel bir biçimde gündeme getirmeye çalışan akademisyenlerin karşılaştıkları baskı ve sansür girişimlerini hatırlayalım. Türkiye özelinde ise belirleyici olan siyasal kırılganlıkların ve baskıların sosyologlar üzerindeki yıkıcı etkisi. Akademisyenler açısından olduğu kadar akademi-dışı sosyologlar için de sosyolojinin önündeki en büyük engellerden biri ifade özgürlüğünün büyük ölçüde kısıtlanması, otosansürün içselleştirilmesi ve bunların bilimsel alan ve ilişkiler üzerinde ağır tahribata neden olmasıdır. Eleştirel ve kamu yararına olan araştırmaların fiilen ya da otosansür yoluyla sansürlenmesi ya da akademisyenlerin baskı altına alınması, sadece bilginin toplumla paylaşılmasını değil, toplumsal meselelerin sinesindeki sorunlara odaklanmayı hedefleyen bilginin üretilmesini de zorlaştırır. Türkiye’de akademinin yaşadığı Barış Bildirisi davaları, KHK’larla ihraçlar, mobbingler ve benzeri baskılar, sadece sosyolojinin değil, bilimsel bilginin üretilmesinin bile riskli hale gelmesine neden oldu. Haliyle, Türkiye özelinde, kamusal sosyolojinin önündeki engelleri aşmak için öncelikle akademideki eleştirel bilgi üretmenin önündeki engellerin aşılması gerekir.
1980’lerden itibaren sosyal bilimlerde sınıf analizinden kimlik ve söylem merkezli yaklaşımlara doğru bir kayma yaşandı. Bugün akademide sınıf çalışmaları yerine kültürel çalışmalar ve kimlik politikaları ön planda. Burawoy’un sınıfı merkeze alan sosyolojisi, bu postmodern dönüşümle nasıl bir çatışma içinde? Sosyal bilimlerde sınıf analizinin geri plana itilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burawoy’un sosyal bilimlerde kimlik ve retorik merkezli yaklaşımların ön plana çıkmasına karşı eleştirel bir duruş sergilediğini ve sınıf analizine dayalı sosyolojiyi savunduğunu söyleyebiliriz. Yanlış anlaşılmasın, kimlikler üzerindeki baskıları ve onları boyunduruk altına almaya yönelik egemen sınıfın tahakküm stratejilerini ve taktikleri göz ardı ediyor değildi. Tam aksine, her zaman ezilenlerden yana tavır aldı, onları savunan bilimsel pratiğin öncülerinden biri oldu. Burawoy bu tür ayrımcılıkların ve tahakküm stratejilerinin arkasındaki sınıfsal motivasyonların göz ardı edilmesini eleştiriyordu. Sosyal bilimlerde postmodernizmin etkili olmasıyla birlikte kültürel çalışmalar, kimlik politikaları ve söylemsel analizler ön plana çıkarken, sınıf analizinin giderek marjinalleşmesiyle birlikte yaşanan dönüşüm, Burawoy’un haklı bir biçimde itiraz ettiği gibi, sınıf mücadelesinin yerine kimlik mücadelelerini ikâme ederek, kapitalist sistemin gerçek çelişkilerinin teşhir edilmesini ve onun eleştirisini zayıflattı. Bir başka ifadeyle, postmodernist retorik, sınıf ilişkilerinin görünmezleşmesine neden olup sınıfın kültürel temsillere indirgenmesine yol açtı. Burawoy ise bunun sınıfsal çelişkilerle ilgili bağlantılarını açık bir biçimde görüp bunların üstünü örtmeye yönelik girişimlerin sosyolojiyi zayıflattığını öne sürüyordu. Örneğin, henüz 1970’lerin sonunda sınıfın yalnızca ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda toplumsal mücadelelerin merkezinde yer alan bir yapı olduğunu savundu ve bunu Manufacturing Consent (Rızanın İmalatı) kitabında ele aldı. Bunu, sınıf bilincinin üretim süreçleriyle nasıl şekillendiğini açıkladığı The Politics of Production (Üretimin Politikası) ya da neoliberal küreselleşmenin sınıf yapıları üzerindeki etkisini analiz ettiği ve postmodern kimlik siyasetini ele aldığı Marxism After Communism (Komünizmden sonra Marksizm) gibi sonraki eserlerinde de görebiliriz. Söylemeye çalıştığım şey şu: Burawoy’a göre sınıf mücadelesi, yalnızca maddi kaynakların dağıtımıyla değil, ideolojik hegemonya ve rıza mekanizmalarıyla da şekillenen katmanlı bir olguydu.
Hatırlayalım, Burawoy’un yaklaşımda sosyoloji sınıftan ne kadar uzaklaşırsa sosyoloji olma niteliği o kadar zayıflar. Bu nedenle Burawoy’un önerdiği yaklaşım, sınıfı gerektiğinde kimlik mücadeleleriyle birlikte ele almaktır. Neoliberal ekonomik ve akademik yapılanma, sınıf analizini arka plana itmiş olsa da toplumsal eşitsizliklerin giderek derinleştiği günümüzde, sınıf merkezli bir sosyolojinin yeniden güç kazanması gerektiğini ve sınıf mücadelesini kimlik mücadeleleriyle birleştiren bütünlüklü bir analizin, sosyal bilimlerde etkili olan postmodern dönüşüme karşı bir alternatif olabileceğini ifade edebiliriz.
Ben de Michael gibi düşünüyorum. Bu yaklaşıma ekleyebileceğim nüanslardan biri eşitlik fikrinin evrensel bir ideal olmaktan çıkartılmasına ve geri plana itilmesine neden olan yaklaşık 40 yıllık sürecin sonunda uluslararası işbölümünün ve yersiz-yurtsuz göçmenlik deneyiminin yıkıcılığına karşı sosyolojinin, sosyal bilimlerin giderek teknikleşmesi ve buna bağlı olarak fonlarla ve akademik kariyer mücadeleleriyle sınırlandırılması. Bunda sol siyasetlerin demokrasi ufkunun gerilemesi ve neoliberal ideolojinin çerçevesi dışında bir siyasal perspektif geliştirememesinin büyük etkisi var.
Geçmiş on yıllar dikkate alındığında, günümüzde postmodernizmden pek söz etmiyoruz, onun ortaya çıktığı koşullardan geriye kalanlar kapitalizmin yıkıcılığı karşısında etkisini ve anlamını büyük ölçüde yitirmiş gibi görünüyor. Karşımızda küresel bir heyula olarak duran ve bütün toplumsal alanları kuşatan kapitalizmin pervasızca sergilediği insan düşmanlığı, ezilmenin ve geleceksizleştirmenin şiddetinden kaçınmayı zorlaştırıyor. Böylesi koşullar altında benzerliklerimizden çok farklılıklarımıza vurgu yapan her türden iddianın dikkatli bir şüpheyle değerlendirilmesi gerekir. Bunu eşitlik ve yurttaşlık hakları bağlamında ve bunun sınıfsal karşılıklarıyla bir arada düşünmenin yeni yollarını bulmamız gerekiyor.
Burawoy yalnızca kapitalizmi değil, sosyalizmi de içeriden analiz etti. Macaristan’daki fabrika çalışmaları, Sovyet sonrası kapitalizmin nasıl şekillendiğini anlamak için bir laboratuvar gibiydi. O, sosyalizmi idealize etmek yerine, onun içindeki çelişkileri ve potansiyelleri inceledi. Türkiye’de sosyalist düşüncenin akademideki yeri düşünüldüğünde, Burawoy’un bu yaklaşımı ne gibi yeni perspektifler sunabilir?
Burawoy devlet sosyalizminin başlıca Marksist eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilebilir. Burawoy’un sosyolojideki ustalığını buradan da anlayabiliriz. Sadece reel kapitalizmin değil reel sosyalizm de ne olduğunu, sınırlarını ve potansiyellerini bizzat sahadan hareketle kavradı. Doğrudan devlet sosyalizminin iktidarda olduğu ülkelerdeki saha araştırmaları çok ilginç bir gözlemi beraberinde getirdi. Burawoy’a göre devlet sosyalizmleri o ülkelerdeki işçi sınıfı tarafından demokratik bir refah sosyalizmine dönüştürülebilirdi. Öyle olmadı ve Burawoy “yanıldı” ve bunu da sosyolojik bir bulguya dönüştürmekten çekinmedi. Örneğin “What happened to the working class? Errors of an unrepentant Marxist” (İşçi sınıfına ne oldu? Pişmanlık duymayan bir Marksist’in hataları) isimli makalesinde devlet sosyalizminin egemen olduğu ülkelerde işçi hareketlerinin demokratik bir dönüşümü zorlayacağı yönündeki “kehanet”inin neden gerçekleşmediğini anlamaya ve açıklamaya çalıştı. Bunu, sonraki çalışmalarında da devam ettirdi. Devlet sosyalizmleri yıkıldıktan sonra, bu kez Rusya’da, yıkılan Sovyetlerin çözülmesi ve kapitalistleşmesi sürecini işçi sınıfının durduğu yerden izledi ve inceledi. Ayrıca post-sosyalist ülkeler arasında karşılaştırmalar yaparak kapitalistleşmenin çeşitli biçimlerini ve aralarındaki farkların nedenlerini açıkladı. Bir anlamda kapitalizmin, devlet sosyalizminin ve post-sosyalizmin sosyolojisini yaptı, diyebiliriz.
Türkiye’de sosyalist düşüncenin akademideki yerine gelindiğinde, bunun çok sınırlı bir çevreden oluştuğunu söylemek mümkün. Ancak asıl sorun bu değil. 1940’lı yıllardan itibaren akademi ve sol üzerindeki devlet baskısını hafife alamayız. Böylesi bir akademi içerisinde Marksist akademisyenlerin ve sınıf konusunu ciddiye alan kişilerin varlığı çok büyük bir kazanım olarak değerlendirilebilir. Meselenin diğer boyutu ise Türkiye’deki akademik özgürlük alanının niteliği ile ilgili. Hangi konuyu, nasıl ve hangi sorular etrafında çalışacağına kendi iradesiyle karar veremeyen bir akademisyenin, uzmanın ya da öğrencinin sınıf çalışmalarına anlamlı bir biçimde katkı sunmasını, bunu uluslararası alanda tartışmaya açmasını beklememiz haksızlık olur. Türkiye akademisinin önceliği bilimsel özerkliğin ve ifade özgürlüğünün tesis edilmesi ve koruma altına alınması olmalıdır. Henüz kendi meslektaşlarının bile haklarını koruyamayacak kadar zayıf bir akademik alanın, sosyalist düşünce şöyle dursun, herhangi bir demokratik ilkeyi geliştirmesini ve korumasını beklemek pek gerçekçi görünmüyor.
Bu, Burawoy’dan ilham almanın önünde bir engel değil.
Burawoy kapitalizmi ve sosyalizmi dogmatik olarak değil, canlı bir pratik olarak araştırmanın ve kavramanın gerekli olduğunu öne sürüyordu. Romantikleştirilen bir işçi sınıfı fikrinin Burawoy’a uzak olduğunu da eklemem gerek. Hatta işçi sınıfının sıklıkla akademisyenlerin ya da entelektüellerin beklentilerine, analizlerine uygun davranmadığını, onlara “ihanet” ettiğini, buna rağmen sınıfın, sosyolojinin merkezinden çıkarılmaması gerektiğini savunuyordu. Buradan hareketle sosyalizmi idealize etmeyen ve geçmişe odaklanan tartışmalarla sınırlı kalmayan bir bilimsel pratikle her türden araştırmayı, örneğin bugünün işçi kooperatifleri, kent komünleri, köy kolektifleri ya da feminist dayanışma ağları gibi somut deneyimleri analiz etmeye teşvik etmesi muhtemeldi. Bu, sosyalizmi “tarihsel bir nostalji” olmaktan çıkarıp, onu güncel ve gündelik yaşama içkin mücadelelerle ilişkilendirmeye yönelik insanlık deneyimini anlamaya yönelik bir girişim olarak da yorumlanabilir.
Ayrıca mevcut pratikleri dışardan değil, faillerin perspektifini kavrayacak şekilde elde edip anlamak için gündelik yaşamın esnekliklerini kullanmak da bu öneriye dahil edilebilir. Örneğin işçi eylemlerinde aktif rol alan gruplarla birlikte çalışarak, sınıf mücadelesinin somut dinamiklerini kaydetmek ya da kadın kooperatiflerinde üretim ve bölüşüm pratiklerini inceleyerek, sosyalist-feminist bir ekonomi modelinin imkanlarını araştırmak ve benzeri çalışmalar, sosyalizmi salt teorik bir çerçeve olmaktan çıkarıp yaşamın içinde kendini örgütlemeye devam eden bir pratik olarak ele alabilir.
Burawoy, Sovyet sonrası ülkelerde kapitalizmin “vahşi” bir biçimde yeniden inşasını analiz ederken, sosyalizmden miras kalan sendikalar gibi kurumların ya da kollektif bellek gibi meselelerin nasıl dönüştüğünü inceledi. Benzer süreçler Türkiye için de geçerli. 90’lardan bugüne özelleştirmeler ve taşeronlaşma, sosyalist hareketin tarihsel kazanımlarını nasıl aşındırdığı ve bunun işçi sınıfı üzerindeki etkilerinin neler olduğu gibi konular halen incelenmeye muhtaç. Benzer biçimde göçmen işçiler ile yerel emek hareketleri arasındaki gerilimlerin, sınıf dayanışmasının sınırlarının nasıl şekillendiği ve bunu belirleyen dinamiklerin neler olduğu konuları da yeteri kadar incelenmiş değil. Burawoy’un karşılaştırmalı perspektifi burada bize birçok farklı yol açabilir.
Michael Burawoy dünya sosyolojisinde çok önemli bir figür olmasına rağmen, Türkiye’de akademik çevrelerde yeterince tartışılmıyor. Oysa Türkiye gibi bir ülkede, Burawoy’un analizlerinin büyük katkılar sunabileceği aşikâr. Sizce Türkiye’de Burawoy’un yeterince bilinmemesinin ve tartışılmamasının temel nedenleri neler?
Bilmiyorum. Michael Burawoy’u tanıyan, ondan ders alan ya da onunla bir biçimde teması olan arkadaşlarla bu konuyu birkaç kez konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bunun nedenleri hakkında güçlü bir kanaatim yok. Biraz spekülatif olmayı göze alarak, bunun başlıca nedeninin Burawoy’un sınıf konusundaki metodolojik ısrarı olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de 1980 sonrası emek çalışmalarının ve sınıf analizlerinin akademik çevrelerde marjinal bir konuma itilmesiyle ilgili olabilir. Bununla birlikte Burawoy’un ilgilendiği konular ve yaptığı sahalar Türkiye’deki akademik performans için ‘fazla sosyoloji’ gibi görünüyor olabilir. Türkiye’deki yaygın ya da anaakım sosyoloji hattının Avrupa merkezli ve Amerikan işlevselciliğine dayalı olması ve akademik çevrelerde daha çok Fransız sosyal bilim geleneği ile Frankfurt Ekolü’nün ve bir de postmodern ve hermeneutik çizginin göreli ağırlığının etkisinden kaynaklanabilir.
Asıl ilginç olan Burawoy’un metodolojik yaklaşımlarına yönelik ilginin zayıf olması. Sanırım Burawoy’a yönelik ilgisizlik daha çok bilgisizlikten kaynaklanıyor. Türkiye akademisi için yeteri kadar pop-ikon olmayan, hatta bununla mücadele içinde olan bir sosyal bilimcinin sahici merakları ve esaslı müdahaleleri, Türkiye’de ortalama sosyal bilim çevrelerinin merakına mucip değil gibi görünüyor. Bunun bir önemi olduğunu sanmıyorum, sahici merakları, esaslı dertleri ve soruları olan sosyologların yolu Michael Burawoy’in çalışmalarıyla bir biçimde kesişir.
Sizin eklemek istedikleriniz nelerdir?
Asosyoloji dergisini lisans dönemimden biliyorum, hatta ben de matbu sayıları da var. Derginin halen ve öğrenci inisiyatifiyle devam ediyor olması mesleğimiz adına gurur vesilesi. Yine de bu söyleşiyi yapıp yapmama konusunda tereddütlerim olduğunu ifade etmeliyim. Bunun başlıca nedeni Michael Burawoy’dan bahsetmenin benim için pek kolay olmaması. Michael olsa bu söyleşiyi kabul ederdi, diye düşündüm ve sorularınızı yanıtlamaya çalıştım.
2010 yılında, Michael Burawoy ile tanıştığımda henüz yeni bir doktora öğrencisiydim. Erik Olin Wright üzerine uzunca sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. O sohbetin ardından, Burawoy’un doğrudan sosyal bilimlere, özellikle de sosyoloji pratiğine ve bunun Marksist teoriyle ilişkisine dair bazı makalelerini okumaya başladım. Onun yaklaşımını anladıkça sosyolojinin bir yandan çok zor bir bilimsel disiplin olduğunu anladım, diğer yandan toplumla sosyolog arasındaki ilişkinin sınırlarını yeniden düzenlememi teşvik eden bir perspektif kazandım.
Burawoy’un sosyolojiye dair kendine özgü bir sezgisi olduğunu düşünüyorum. Bu sezgi sayesinde takip ettiği yolu yalnızca inşa etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu sürekli olarak yeniden dönüştürebiliyordu. Örneğin, tanıştığımız dönemlerde okuduğum makalelerinden birinde, post-sosyalist ülkelerdeki işçi sınıfına dair beklentilerinde neden yanıldığını açıklayacak kadar kendi analizlerinin eleştirmeni olmakla birlikte, Marksistlerin işçi sınıfını Marksizm’den çıkarmaya çalışmalarını da eleştiriyordu. Bunun ne anlama geldiğini ancak yıllar sonra anlayabildim. Gerçekten de Burawoy sosyal teoriyi mevcut bağlam ve tarihsel süreçlerle diyalog içinde genişleterek sosyal gerçekliğin çok katmanlı niteliğini bağlamsallaştırmak ve analiz etmek konusunda usta bir sosyal bilimci, bunu öğrencilerine aktarmak konusunda olağanüstü bir eğitimciydi.
Michael sosyolojiye tutkuyla bağlıydı, dersem abartmış olmam. Heyecanı ve neşesi anlattığı her şeye sirayet eden ve çevresindekileri de bu heyecana ve neşeye ortak eden bir ustaydı. Bununla birlikte onun kadar öğrencilerini ciddiye alan biriyle karşılaştığımı sanmıyorum. Öğrencilerinden öğrenmeyi hiç ihmal etmediği gibi bunu da ısrarla savunan bir sosyologdu.
Açıkçası onu tarif edecek kelimeleri seçmekte zorlanıyorum. Aramızdan ayrılmasının ardından birçok meslektaşı ve öğrencisi onun birçok özelliğinin yanı sıra aklı hocalığını, mentorluğunu özellikle vurguladı. Gerçekten olağanüstü bir akıl hocası, amansız bir eleştirmen ve berrak bir zihne sahipti. Hepsinden öte ahlaki olarak iyi eylemin ne olduğuna ilişkin esaslı bir tutumu vardı. Bu vesileyle, Michael’la ilgili kısa ama derli toplu bir yazı için meslektaşlarından ve yakın arkadaşlarından biri olan Cihan Tuğal’ın “Sosyolojiden bir yıldız kaydı” isimli yazısını[1] hatırlatmak isterim.
Michael Burawoy’un trafik cinayeti denebilecek bir nedenden dolayı yaşamını kaybetmesi onu tanıyan herkesi derinden sarstı. Michael neşeli ve eğlenceli biriydi, sahici bir nezakete sahipti, dikkatli bir dinleyici, tavizsiz eleştirmen, meraklı bir zihin, ilham veren bir akıl hocasıydı. Onu kaybetmiş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum.
Tereddütlerim olduğunu söylemiştim. Onu bu söyleşi bağlamında hakkıyla tanıtamamak konusunda tereddütlüydüm. Umarım biraz olsun ondan ve onun düşüncesinden bahsedilmeyi başarmışımdır.
Not: Burawoy’un eserleri, dersleri, video kayıtları için bkz. http://burawoy.berkeley.edu/
[1] Tuğal’ın yazısı için bkz. www.gazeteduvar.com.tr/michael-burawoy-sosyolojiden-bir-yildiz-kaydi-haber-1755867


