Bu başlık, dinlemek üzere katıldığım bir derste, bir hocamın Marksist kuramın artık bittiğini söyleyişine tanık olduktan sonra aklımda yankılanmaya başladı. Pablo Neruda, “Venturelli Canlı ve İyi” adlı metninde Şili’li bir ressam olan Venturelli’nin kendi yenilmişlik hissi ve bunalımından, siyasi (ve sanatsal) eylem yoluyla nasıl kurtulduğunu anlattıktan sonra şöyle yazar: “Eylem, umudun anasıdır.” Bu çok etkileyici sözü, bugün maalesef bir de tersinden düşünmek gerekiyor, eylemsizlik umudun katili olabilir mi?
Yukarıda bahsettiğim gibi bu soru, aklıma, katıldığım bir derste takıldı. Derste, aklına ve kişiliğine büyük saygı duyduğum bir hocam, Marksizmin bugün artık bitmiş olduğunu ilan etti. Eleştiriye ve bazen de saldırıya aç aklım, bu argümanı anında Fukuyama’nın tarihin sonu argümanına benzetti ve üzerine pek de düşünmeden, bir kısmı da sesli olmak üzere reddetti. Bu bir hataydı, genç bir hata.
Elbette Marksizmin bittiği yok. Ama hocamın söylediği de aslında Marksizmin bittiği değildi, bunu sonradan, üzerine düşününce fark ettim; o ilk itiraz hevesi üzerimden uçup gittiğinde anladım. Buradaki argüman daha çok şöyleydi: Günümüz dünyasında siyasi ilişkiler ve gruplaşmalar, tabakalaşmalar, bölünmeler artık burjuvazi karşısında proletarya olarak gerçekleşmiyor. Toplum iki sınıfa bölünmüş durumda değil ya da en azından karşılaşma bu kadar dikatomik değil. Hocam buna “düğüm düşüncesi” diyor; tüm ilişkilerin, kimliklerin, pratiklerin, çıkarların iç içe geçtiği, birbirine kenetlendiği ve basit bir şekilde çözülemeyeceği bir durum. Ayrıca artık işçi sınıfı olarak bahsedebileceğimiz, bir siyasi aktör rolü oynayan, örgütlü bir proletarya olmadığını söylüyor. Gerçekten de örgütlü bir sınıf hareketi olmadan, Marksizmden ancak akademik olarak bahsetmek mümkün.
Öte yandan, bu düğüm düşünce, ona göre, çağdaş toplumu Stalinist ütopyacılığın korkunç sonuçlarından ders almış bir tarihselliğin sonucu olarak işaretliyor. Artık, bir gün gelecek olan o ideal toplum için bugün bedel ödemek, inandırıcılığını yitirmiş durumda. İlerleme düşüncesi, tarihin kaçınılmaz bir sonucu olarak sosyalizm, 70’lerden beri artık bize felaketlerden başka bir şey ifade etmiyor. Buradaki bizden kastın kim olduğu pek belirli değil.
Ani tepkilerimi aşıyorum ve sakince düşünüyorum. Gerçekten de toplumsal ilişkiler bir düğüm halini almış. Düğüm merkezsiz, düğüm basit çözümlerden uzak, açmaya çalıştıkça daha beter hale geliyor. Dolanıyor, sıkışıyor. Düğümü, düğümü oluşturan materyale bağlı kalarak çözmek zor. Ama insan bundan fazlasını yapmaya kadir. Alet üretmeye örneğin. Ve böylece verili sınırları aşmaya, sorunu, sorunun zorladığından başka araçlarla çözmeye. Basitin çekiciliği, Okham’ın bıçağında ışıldıyor olabilir mi?
Ayrıca şöyle düşünmek daha doğru olmaz mı? Evet belki bugün tüm toplumu kendi sınıf bilinçleri üzerinden değerlendirecek olursak “kendisi için sınıf” olarak proletaryadan bahsetmemiz güç. Ancak çağdaş kapitalizmin sürekli bir proleterleştirme hali olduğundan daha açık bir gerçek olabilir mi? İşçilik, her şeyden önce, kendi geçimini sağlamak, varlığını sürdürmek için gerekli araçlara ve olanaklara sahip olmamak değil midir? İşçileşmek, her şeyden önce, bir çeşit “sürekli ilk birikim” sürecinin sonucu olarak, yaşamını sürdürebilmek için piyasaya muhtaç bırakılmak değil midir? Öyleyse bugün proletaryanın, Marx’ın döneminde olduğundan bile çok daha geniş bir sınıf olduğunu söyleyemez miyiz? Kaldı ki bu tanım bile kısmen yetersiz. Bu tanım bile, işçilerin ya da ezilenlerin üretimine, yani nüfusun ve emeğin yeniden-üretimine yeterince dikkat etmemekte. Karşılığında para ödenmeden sömürülen emeği, bir çeşit işçilik olarak, bu sırada yapılan işi de bir iş olarak tanımamak için daha fazlasına ihtiyaç var. Bakım emeğinin, ev içi emeğin ve duygulanım kapasitesinin sömürülmesini de kapsayan, karşılığı ödenmemiş emeği de dikkate alacak bir işçileşme tanımı gerekli. İşçileşmek, daha doğrudan anlamıyla, yaşamını sürdürmek için piyasa ilişkilerine girmeye zorlanmayı ifade ediyor. Ancak daha kapsayıcı bir tanımıyla bugünün çağdaş kapitalist toplumlarında işçileşmek, seni sömürenlere (veya sömüreceklere) bağımlı olmak anlamına geliyor.
Piyasa ilişkisi oldukça basit. Buradaki düğüm, sadece bir düğüm görünümünde. Mülkiyet, borç ve mübadele ilişkileri ne kadar karmaşık görünürse görünsün, eninde sonunda bu ilişkilerin kazananları ve kaybedenleri, sömürenleri ve sömürülenleri var. Binlerce katmandan da geçse, bin bir kola da dağılsa, hiç durmadan dallanıp budaklansa da yine de böyle bu. Elbette bu ilişkiler piyasanın dışına da taşmakta. İnsan ilişkilerinin pek çoğuna, egemenlik ilişkilerinin pek çoğuna etki etmekte.
Piyasayı bir özgürlük alanı olarak düşünmek veya siyasetten bağımsız bir ekonomi, ekonomiden bağımsız bir siyaset düşünmek bu açıdan gülünç. Piyasa, özellikle de hiçbir eşit başlangıç ilkesinin geçerli olmadığı bir dünyada, kaçınılmaz olarak bir egemenlik, baskı, zorlama aracı. Soyut bir kavram, somut bir ilişkiler ağı ve çağdaş kapitalist toplumların başat ilişki modeli. Hayal dünyasından fırlamış, kendi kazancının peşinde koşan üreticiler ve kendi kazancının peşinde koşan tüketicilerin, iş birliği yapmak isteyenlerin gönüllü ilişkilere girdikleri kurgusal bir alan. Yazılı kuralları (üretim kapasitesi, doğal sınırlar, medeni iş hukuku?) ve sözel kurallarıyla (bir çeşit iş etiği?) bir oyun, bir kültür, bir fetiş biçimi. Ancak bu oyun başından hileli, tarihsel olarak soyguna, şiddete, zorlamaya dayanan bir eşitsizlik temelinde oynanıyor. Böyle olunca da ideal piyasa fikri ile somut, gerçek piyasa arasında ciddi farklar oluşuyor. Gerçekleşmeyen bir ideale dayanan, baskıcı bir piyasaya, “serbest piyasa” adını vermek en basit tabirle yanıltıcı.
Piyasanın uygulamadaki kaçınılmaz sonuçları olan eşitsizlik ve sömürü konusunda şüpheleri olanlar için kapitalizmin bitmez ekonomik krizleri, dünyada gittikçe artan açlık, çocuk ölümleri, gelir ve servet eşitsizliği ve diğer tarafta sürekli daha fazla zenginleşen bir %1 yeterli göstergeler olmalı. Bu toplumsal yapılanmanın ideali, piyasanın yaşamın her alanında serbest biçimde ve denkler arasında işlediği, özgürlükler yarattığı ve yaratacağı anlatısı, herhangi bir tarihsel dönemde Marksizmin hayal ettiği herhangi bir toplumdan daha gerçekçi değil. Eğer Marksizmin iddia ettiği anlamda daha iyi bir toplum hayal etmek gerçekçilikten uzak olarak yaftalanacaksa, piyasa mekanizmalarının içerisinde işlediği ve bunun sonucu olarak ürettiği özgürlük anlatısı gerçeklikten çok daha uzak bir söylem olarak anlaşılmak durumunda. Eğer gerçeklik bir kıstassa, bugünkü dünyanın sefaletine bakmaktan daha gerçek ne olabilir ki?
Çağdaş kapitalizm, iki farklı ve önemli anlamda işlemeyerek işliyor. Öncelikle, ekonomik toplumsal ilişkilenme modeli olarak kapitalizm var olmayan, kurgusal bir öneri olarak uygulamadaki çağdaş kapitalizm ile uyuşmuyor. Bu anlamda bir fikir olarak kapitalizm, kendine uygun olmadan, iddia ettiklerini gerçekleştiremeden varlığını sürdürüyor. Ancak bu anlık veya dönemsel bir sorun değil, bu çağdaş kapitalizmin sürekli ve yadsınamaz bir iç çelişkisi. Ekonomik, ekolojik ve siyasal krizler, bu yadsınamaz iç çelişkinin son derece görünür hale geldikleri semptomlar yalnızca. Kapitalizm, insanlığa iyi bir yaşam veya gelecek sağlamak bir yana, günümüzde, gezegen üzerinde pek çok insanın ve diğer canlının yok olmasına sebep olmakta. Ekolojik kriz hakkında yapılan tartışmalarda açıkça görüldüğü gibi krizin çözülmesi bir yana, kaçınılmaz son yaklaşmakta. Ama yine de kapitalizm işlemekte. Emeği gizleyerek, gelişmiş ülkelerden ucuz iş gücüne doğru manevralar yaparak, üç beş kuzey ülkesinde nispeten iyi işleyen sosyal demokrasiler kurup, Afganistan’da milyonları ölüme terk ederek, Afrika’da toprağı tüketerek, savaşlarla parçaladığı Ortadoğu’dan binlerce yıllık birikmiş güneş enerjisini emerek, soykırımcıları dünya demokrasilerinin beşiğinde ayakta alkışlayarak sürdürmekte varlığını. Kaldı ki, günümüzde merkezdeki (ABD ve Avrupa başta olmak üzere) sosyal demokrasilerin çöküşüne, teknoloji şirketlerinin ürettiği yeni sömürü ve yönetim/manipülasyon biçimlerinin egemenliğine tanık olurken, tüm bunların bazı sermaye gruplarının zenginleşmesi, genişlemesi ve egemenliğini pekiştirmesini sağlayan yeni pratikler olarak değerlendirilmesi gerekli. Bugün içerisinden geçtiğimiz toplumsal pratikler, Avrupa’da yükselen faşizm, yasal boşluklardan yola çıkarak verilerimizi kendi çıkarları için kullanan yeni bir tekno-kapitalizm ve bu sermaye grubunun siyasal, ideolojik, toplumsal tercihleri, bildiğimiz anlamda kapitalizmin bir yozlaşması değil daha da görünür hale gelmiş özü olarak karşımızda durmakta. Eşitsizlikler ve toplumsal çelişkiler, her geçen gün daha da derinleşmekte. Durum böyleyken, bu yarığın içerisinde kendimize ve birbirimize dolanmamız, aradaki uçurumu reddetmek için yeterli bir sebep değil.
Ancak hepsi bu değil. Çağdaş kapitalizm, ikinci bir anlamda daha işlemeden işlemekte. İnsanların düşüncelerine, davranışlarına, hayatı anlamlandırma biçimlerine, gündelik yaşam pratiklerine, birbirleriyle ve kurumlarla, kamusallıkla kurdukları ilişkilere işlemekte. Çağdaş kapitalizm, kapitalist özneler yaratmakta. 17. yüzyıldan itibaren, gittikçe yaygınlaşacak biçimde, yaşamdaki temel değer olarak kişisel ekonomik kazancı, para kazanma hevesini önermekte ve bunu kendi toplum kurgusuyla ilişkilendirmekte. Elbette bu işleyiş de benzer bir çelişkiyi içinde barındırıyor. Ne gündelik yaşam ne de insani değerler, bütün ideolojik bombardımana rağmen bu değerler içerisine sıkıştırılamıyor. Toplumsal yaşamın çatallanan akımları arasında, özneleşme süreci hala çok yönlülüğünü koruyor. Toplumsal ilişkilerin bir düğüm halini almış olması da bu çok yönlülüğün bir sonucu. Yine de bugün, çağdaş kapitalizmin iliklerimize kadar işlemeye ne kadar yaklaştığını gözden kaçırmamak gerekir. Tam anlamıyla olmasa da yaşamımızda, arkadaşlık ilişkilerinden aşk ilişkilerine, aile ilişkilerinden iş ilişkilerine kadar pek çok ilişkilenme biçiminin ekonomik düşüncenin etkisinde olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Marksizme dönecek olursak. Marksizmin bitmediği açık. Marksizmin bitmesi için, kapitalist üretim tarzının son bulması gerekir. Oysa bugün işçilik, sömürü ve kâr hırsı hiç olmadığı kadar yaygın. Neredeyse tüm insanlık işçileşmiş. Bu insanların henüz bir sınıf bilinci kazanmamış olmaları, işçileşmenin çağdaş toplumsal yaşamın temel dinamiklerinden olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bugün kitlesel bir sınıf hareketinin dünya siyasetinde çeşitli bölgeler dışında etkin olmaması gelecekte de olmayacağı anlamına gelmiyor. Ama diyelim ki pratikte kitlesel ve hatta evrensel bir işçi sınıfı hareketi olmaması, Marksizmin bir anlamda ciddi bir darbe aldığını göstersin. Yine de Marksizmin bir yöntem olarak bitmediğini, somutun karmaşıklığına soyut parçaları tek tek analiz ederek ulaşma fikrinin bugün hala ilk günkü kadar geçerli olduğunu; toplumsal analizi tarihsel bir bağlama oturtmak gerektiği düşüncesinin tutarlılığından hiçbir şey kaybetmediğini; kapitalist üretim biçimi içerisinde, insanlığın kendi gelişimini ketleyeceği ve dolayısıyla bu üretim biçimini terk edeceği fikrinin de hala oldukça gerçekçi olduğunu reddetmek mümkün değil. Birkaç yüzyıllık kapitalizm, insanlık tarihinin son aşaması veya ulaşacağı en gelişmiş biçimi değil. İnsanlık tarihinin gösterdiği en temel olgu, değişimin sürekliliği; toplumsal yapılanma biçimlerinin değişkenliği, insanların kendilerini, birbirlerini, toplumlarını ve dünyayı anlama biçimlerinin akışkanlığı. Bu anlamda Marksizm, çeşitli güncellemelere ihtiyaç duysa dahi, devrimci düşünce olarak varlığını sürdürmekte. Yani Marksizm “canlı ve iyi”!


