Küresel kapitalist sistem son yıllarda hem ekonomik hem jeopolitik düzlemde derin bir kırılma sürecinden geçiyor. ABD’nin askerî gücü ile iktisadi kapasitesi arasındaki açılan makas, Avrupa ile ABD arasındaki stratejik gerilimler, neoliberal küreselleşmenin çözülme işaretleri ve uluslararası hukukun giderek daha fazla aşınması, mevcut düzenin sürdürülebilirliğine dair temel soruları yeniden gündeme taşıyor.
Bu söyleşide Doç. Dr. Hakan Güneş ile emperyalist sistemin yapısal krizini, hegemonya mücadelesinin yeni biçimlerini ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin bu dönemdeki konumunu tartışıyoruz.
ABD’nin küresel askerî kapasitesi ile iktisadi üretim gücü arasındaki makasın her geçen gün daha fazla açılmasını, kapitalist üretim tarzının içsel bir çelişkisi olan kâr oranlarının düşme eğilimi ve buna bağlı gelişen aşırı birikim kriziyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Mevcut tabloyu, rızaya ve norm üretimine dayalı klasik bir hegemonyadan ziyade, ekonomik tıkanıklığın “ekstra-ekonomik zor” ve çıplak askerî yaptırımlarla telafi edilmeye çalışıldığı bir tahakküm süreci olarak okuyabilir miyiz?
Evet, bugün dünya üzerinde gördüğümüz ve bir tür çılgınlık biçiminde adlandırılan pek çok gelişme aslında kapitalizmin temel yapısıyla, daha doğrusu emperyalist kapitalizmin yapısıyla ilgili. Tekelci kapitalizm, kâr hadlerindeki düşme ve aşırı birikim kriziyle birlikte yeni tür liderliklere ihtiyaç duyuyor. Bu liderlikler kendisini en tipik olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’ın faşizan eğiliminde gösteriyor. Bu durum biraz çılgın bir kişinin çılgın fikirleri gibi yansıyor ama aslında tekelci kapitalist yapısallığın adeta bir yansıması. Dolayısıyla olağan şartlarda rızaya ve norm üretimine dayalı bir süreçle ilerleyemeyen tekelci kapitalist merkez, hem ekonomik zora hem de dar anlamda, sizin tabirinizle, çıplak askerî zora dayalı bir politika izliyor.
Çünkü uluslararası hegemonik konumunu iktisadi olarak da sürdürebilmesinin yolu artık mevcut ekonomik yapıdaki belirleyici norm koyma yetkilerini kullanmak, ama giderek daha fazla örnekte gördüğümüz üzere askerî şiddet ve tehditten yararlanmak. Bu bakımdan bu dönemin uzunca bir süre devam edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tür liderliklerin daha çok sayıda ülkede ortaya çıkacağını da öngörebiliriz ve maalesef uluslararası bir barış hareketi çıkmadığı takdirde dünyanın, Trump ve benzerleri arasındaki büyük güç mücadelesine sahne olacağını söylemek mümkün.
Dolayısıyla üçüncü bir dünya savaşının değişik biçimleriyle karşımıza çıkmasının adeta kaçınılmaz olduğu bir çağı aralamış olduğumuzu söyleyebiliriz. Bütün bunlar kapitalizmin emperyalist aşaması ve onun yapısallıklarıyla ilgili. Bunu başka türlü izah etmek, iki dünya savaşını Hitler’in kişiliğine, Mussolini’nin kişiliğine bağlamak gibi bir yaklaşım olur ki buradan gerçekten anlamlı analizler çıkarmak mümkün değildir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde görülen “Batı uyumu”nun yerini Avrupa’daki “stratejik özerklik” tartışmalarına bırakmasını, kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ayrışmayı, küresel aşırı birikim krizinin ve daralan artı-değer pastasından pay alma mücadelesinin bir sonucu olarak ulusal sermaye fraksiyonları arasındaki kaçınılmaz bir emperyalist rekabetin yansıması olarak görebilir miyiz?
Avrupa’da giderek daha fazla stratejik özerklik tartışmalarının başlaması, Batı’nın hem NATO düzeyinde hem de iktisadi bir blok olarak ABD ile birlikte uyumlu görüntüsünün yerini daha fazla farklılaşmaya bırakıyor olması, az önce konuştuğumuz yapısallıkla ilgili. Tekelci sermaye çağında farklı tekel blokları arasındaki mücadele çoğu kez ülkeler ya da ülke grupları arasındaki mücadeleyle örtüşür. Avrupa’daki şirketlerin, tekellerin çıkarlarıyla Amerika Birleşik Devletleri’ndekilerin çıkarları arasında önemli farklılıklar ortaya çıkıyor.
Bu durum yalnızca Çin’deki yatırımları ne şekilde sonlandıracakları konusunda ABD ile Avrupa arasındaki farklılıklarla sınırlı değil. Aynı zamanda genel bir gelişim çizgisi olarak, çıkarlarının yönlendirdiği noktalar açısından da bu iki büyük tekelci sermaye grubu arasında çatlakların giderek arttığını görüyoruz. Trump’ın ulusal güvenlik belgesinde bahsettiği Alman kimya devlerinin Çin’de kurmuş olduğu dev fabrikalar ve bu fabrikalarda, Çin içerisindeyken Rusya’dan alınan gazla üretim yapıyor olmalarına dair vurgusu ve bunu eleştiriyor olması, aradaki çatlağın ne kadar büyüdüğünü ve ulusal güvenlik belgelerine de yansıdığını gösteriyor. Trump bu ifadeyle Alman kimya devlerinin Rusya politikasına ironik bir dokundurmada bulunmakla kalmıyor. Aynı zamanda Almanya ve ABD sermayesi arasındaki çatlağın ne kadar büyük olduğunu da gösteriyor. Hatta bunu ABD’nin en yakın iki müttefiki olarak düşünecek olursak Kanada ve Britanya’nın dahi — mevcut hükümetlerini bu ülkelerin ve büyük sermaye gruplarının sözcüleri olarak değerlendirelim — çok ciddi itirazlarını hem Davos’ta hem de genel açıklamalarında görüyoruz.
Bu yalnızca Çin’e yaklaşım meselesi değil. Genel olarak ABD’nin kendisini merkeze aldığı ve sadece kendi dev şirketlerinin çıkarlarını önceleyen küresel iktisadi yaklaşıma rıza göstermediklerini görüyoruz. Bu bakımdan özetle, evet: Avrupa ve Avrupa’daki pek çok liderlik şu anda Trump’ın her dediğine selam verip adeta “emredersiniz” hazır ol duruşunda duruyor. Ama hayat bu açıyı giderek büyütüyor. ABD ve Avrupa arasında bir bloklaşmanın önümüzdeki dönemde daha da belirgin biçimde karşımıza çıkacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu anda yalnızca ilk işaretlerini görüyoruz.
Davos 2026 Zirvesi’ndeki söylem değişimini, neoliberal sermaye birikim rejiminin yaşadığı krizin ideolojik üstyapıdaki bir itirafı olarak mı yorumlamalıyız? Uzun yıllar küreselleşmenin “yönetilebilir” olduğu illüzyonunu üreten bu merkezin bugün “jeoekonomi” ve “emperyalizm” vurgularına mecbur kalması, sermayenin kriz yönetim kapasitesinin sınırlarına dayandığına mı işaret ediyor?
2026 Davos Zirvesi’ndeki söylem değişikliği gerçekten çok enteresan. Çünkü Davos’a alt ve orta sınıfların, halk kesimlerinin sözcüleri çıkmadı. Davos’a sermayenin farklı ülke ve bölge fraksiyonlarının ve farklı sektör fraksiyonlarının sözcüleri çıktı. Ve artık onlar açısından da bir krizin yansımasını görüyoruz. Çünkü bu kriz, az önce değindiğimiz konularla bağlantılı. Kautsky’nin, teorik olarak büyüttüğü tekelci sermayenin küresel ölçekte uzlaşı sağlayarak — teorik bir varsayım olarak da olsa — bir tür ultra-emperyalizm ile barış getirmesinin mümkün olduğuna dair yaklaşımını Lenin çok eleştirmişti. Malum, Emperyalizm kitabında aslında tam olarak bugün gördüğümüz durumu tartışıyordu. Çünkü 80’lerden itibaren adeta sarsılmaz bir tanrı yerine konan neoliberal iktisat prensipleri artık bütünüyle işlemez halde. Hatta bugüne kadar bunu en çok savunan, bundan en çok faydalanmış ülkeler açısından dahi savunulamaz noktalara gelmiş durumda. Çünkü bugüne kadar daha çok küresel bir fabrika gibi görülen Çin, bütün dengeleri ve oyunu bozacak müthiş bir üretim kapasitesine sahip olmanın ötesinde artık teknolojide de üreten; ileri teknoloji başlıklarında rakiplerinin önüne geçebilen bir hale geldi. Dolayısıyla egemen konumunu, göreli egemenlik konumunu sürdürmek isteyen çok sayıda uluslararası iktisadi merkez farklı çıkış yolları arıyor ve bunların kendi aralarında önemli tartışmaları var.
Bu bakımdan Trump’la birlikte Davos’a en çok yansıyan şey şu oldu: Gümrük tariflerinin yükseltilmesi, yani gümrük duvarlarının yeniden ortaya çıkması. Bugüne kadar neoliberalizmin şampiyonu, temel örgütleyicisi ve yöneticisi olan; en az kırk yıl boyunca bundan en çok yararlanmış Amerika Birleşik Devletleri’nin bizzat kendisinin gümrük duvarlarını yükseltmesi bir dönemin sonu anlamına geliyor. Bu, içerilerde yani ülke içlerinde neoliberalizmin sonu değil; ama küresel düzeyde, neoliberal küreselleşmenin iktisadi sonu anlamına geliyor. 2025 Nisan tarihini bu açıdan simgesel bir eşik olarak işaretleyebiliriz. Dolayısıyla Davos, farklı ülke sermaye gruplarının bu sürece dair yaklaşımlarını, hızlarını ve taktik anlaşmazlıklarının ortaya çıkışını yansıtıyor.
Daha sert, daha radikal politikalar izleyen bir ülke lideri olarak Trump, diğer herkesin “fedakârlık” yaptığı bir küresel Batı kapitalizminin liderliğini sürdürme projesini anlatıyor. Bunu da komşularını ve müttefiklerini dahi zorlayarak yapmaya çalışıyor. Bunlar karşımıza Davos’taki tartışmalar, kuralsızlık tartışmaları olarak çıkıyor. Olay aslında bundan ibaret.
Ortadoğu’da ABD’nin son yıllardaki politikaları, kalıcı siyasal düzenler inşa etmekten çok, askeri ve taktik müdahalelerle krizleri yönetmeye odaklanan bir çizgi izliyor. Bu yaklaşım bölgesel istikrarsızlığı da kalıcılaştırıyor. Bu tabloyu, ABD’nin küresel rolü ve düzen kurma kapasitesi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, ABD güç kaybediyor. Hâlâ açık ara kendisinden sonraki dokuz ülkenin toplam askerî harcama bütçesine denk bir bütçe kullanıyor. Askerî gücü çok yüksek bir ülke. Ama iktisadi olarak en az yirmi yıldır aşağı doğru bir seyir izliyor; dünyadaki yeni önemli inovasyon ve teknoloji üretim merkezlerinde geriye düşüyor. Herkesin görebileceği başlıklarda — örneğin solar paneller, yeni enerji üretim teknolojileri ve kapitalizmin sembol ürünlerinden sayılan elektrikli otomobillerde — ABD aşağı doğru inerken Çin açık ara yukarı çıkıyor. Dolayısıyla bütün bu piyasalarda varlığını sürdürebilmek için başvurduğu temel araç askerî güç oluyor; bunu az önce de söylemiştik. Ancak bölgesel siyasetler yalnızca ürün pazarları, bu pazarlara sermaye ihracı, doğrudan yatırımlar ve borçlandırma ilişkileriyle sınırlı değil.
Örneğin Orta Doğu’da da bu yaklaşımı görebiliyoruz. Oyun kuruculuk epeydir ABD’nin yapabildiği bir şey değil. Dolayısıyla oyun kurmaktan çok oyun bozan bir konumda. Bazı noktalarda daha köşeli politikalar var. Örneğin İsrail’in güvenliği ve enerji koridorlarının güvenliği — ki bunlar eskiden beri var olan, Trump döneminde de Ulusal Güvenlik Belgesi’nde altı çizilen iki temel başlık. Bu konularda, bir tür “oyun kuruculuktan” söz edilebilir. Yani bu iki önceliği merkeze alan bir yaklaşım sergileniyor.
Ama bunun dışındaki başlıklarda — çeşitli ülkelerdeki rejim değişiklikleri, iç karışıklıklar, ülkeler arası dengeler, silahlanma dengeleri; hangi ülkeye hangi silahın satılacağı, hangisinin güçlendirileceği ya da zayıflatılacağı, hangi politik grupların destekleneceği — bütün bu tartışmalarda gördüğümüz şey, ABD’nin çok stratejik, bütünlüklü bir oyun kurma çizgisi izlemediği. Daha çok dönem dönem farklı aktörlere ağırlık kaydırarak, günün sonunda bölgenin tamamının kendisine muhtaç olduğu, herkesin meşruiyetini Washington’da aradığı, gelişmiş silah teknolojilerini Washington’dan elde etmeye çalıştığı ve kapısını aşındırdığı bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bunu da büyük ölçüde başarıyor. Ama Orta Doğu’da yaptığı şey, tam da bu ilişkiyi kurabilmenin yolu olarak, çok sayıda aktöre zaman zaman farklı ağırlıklarda denge vermek. Yani aslında istikrarsızlığı yönetmek. Tek bir aktöre hiçbir zaman güvenmeden, sürekli birini diğerinin karşısında kullanacak şekilde Orta Doğu’da bir oyun bozma stratejisi izlediğini söyleyebiliriz.
Venezuela gibi örnekler ulus-devlet egemenliğinin fiilen tanınmadığı yeni bir düzeni mi işaret ediyor? Bu tür ihlallerin giderek kurumsallaşması, uluslararası hukuk rejiminin emperyal yeniden yapılandırma sürecinde bir “işlevsiz kalıntı” haline geldiğini mi gösteriyor?
Evet, bu bir haydutluk düzeni. Dünya tarihinde buna yakın çok az örnek var ve gerçekten yepyeni bir olgu, yepyeni bir durumla karşı karşıyayız. Tabii ki genel olarak insanlık ve egemen devletler bu konuda — Maduro’nun şahsından bağımsız olarak, Maduro ve eşinin kaçırılması örneğinde — tavır alamadıkları ölçüde, bu tehdit Birleşmiş Milletler’de tanınan 194 ülkenin tamamı için gerçek bir tehdittir. Ben tam da bu nedenle çok sayıda ülkenin giderek doğrudan ya da dolaylı biçimde bu yaklaşıma, en azından bu kadarına, itiraz edeceğini tahmin ediyorum. Tam da iktidarların kendini güvende hissetme ihtiyacı nedeniyle.
Ama bu denklemi değiştirecek şey, başta ABD’nin içi olmak üzere insanlığın, küresel toplumun, bu tür haydutluklar ve kural tanımazlıklar karşısında bir barış siyaseti ve küresel bir minimum düzen anlayışını, yani temel prensipleri ortaya koyabilmesidir. Öbür türlü bunun engellenmesi biraz zor olacak. “Yeni bir hukuk rejimi inşa ediliyor” gibi iddialı bir cümle kurmayı doğru da bulmam, yerinde de bulmam. Ama bir fiili gidişat var ve insanlık şu anda bunu tecrübe ediyor. Bunun yıkılıp yıkılmayacağını ya da bu orman kanunları düzeninin devam edip etmeyeceğini çok yakın dönemde göreceğiz. Eğer Maduro ve benzeri örneklerde bir geri adım atılmazsa, Trump yönetimi açısından, ulusal hukukun yerine daha fazla orman kanununun geçtiği örneklerle yaşamak zorunda kalacağız.
Küresel hegemonya krizinin ve ittifakların akışkanlaştığı bu “kuralsızlık” döneminde, Türkiye gibi alt emperyalist ülkeler için krizlerin yayılma ve yönetilme biçiminde nasıl seyredeceğini öngörüyorsunuz? Bu devletler, sizce emperyalist sistemin çevresel taşeronları mı, yoksa krizler çağında özgül inisiyatifler geliştirebilecek aktörler olarak mı beliriyor?
Alt-emperyal ülkeler ya da bölgesel emperyal ülkeler — ya da bu tür hevesleri olan ülkeler diyelim — her zaman adı üstünde alt-emperyaldir. Yani bir yandan bölge düzeyinde kendisi de belli ölçülerde bir pivot ya da bir “taşeron” ilişki sürdürür. Bir yandan merkeze, kolektif emperyalist network’e bağımlıdır, bağımlılık ilişkilerini sürdürür. Ama aynı zamanda onun bir parçasıdır. Hegemon olmasa dahi bölgesel bir güçtür ve kendi bölgesi içerisinde sermaye ihracı yapar, doğrudan yatırımlar gerçekleştirir. Askerî gücüyle ya da siyasi birikimi ve etkisiyle yaptığı açılımlar ve müdahalelerin arkasından şirketleri de o bölgelere girer. Bunu Somali’den Irak’a — özellikle Irak’ın kuzeyinde — ve şimdi Suriye’de, Libya’da, pek çok sahada görebiliyoruz. Bir yere siyasi ya da askerî olarak girdiğinizde arkasından petrol şirketleriniz, enerji şirketleriniz, telekomünikasyon şirketleriniz, turizm şirketleriniz, en sonunda dönerciniz dahi gider. Dolayısıyla bu çok somut, gözlemlenebilir bir olgudur. Aynı anda bu şirketler uluslararası kolektif emperyalist network’ün de bir parçasıdır. Yani ortada bir ağ, bir network vardır.
Ve onun bir parçası olarak bağımlılık ve başkalarını kendine bağımlı kılma ilişkileri aynı anda ilerliyor. Çok merkezileşme eğiliminin sürdüğü bu dönemde, bu tür aktörlerin daha fazla inisiyatif kullandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu eğilim giderek artıyor. Orta Avrupa için Polonya’yı; Orta Doğu için Türkiye’yi; Latin Amerika için uzun süredir Brezilya’yı; Afrika’da ise Güney Afrika’yı örnek verebiliriz. Bu ülkeler kendi bölgelerinde daha fazla inisiyatif ve güç sahibi oluyor, gelişmeleri şu anda bu çerçevede yaşıyoruz. Bu ülkelerin inisiyatifleri de artacak. Ta ki nereye kadar? Emperyalist hiyerarşik yapılanmada yukarı doğru çıkıldıkça… Çünkü bu bir basamaklı yapı. Kategorik olarak “sekizinci emperyalist ülkeden sonra dokuzuncu” gibi keskin bir tanım yok. Bu daha çok yukarıdan aşağıya uzanan bir hiyerarşi barındırıyor. Hangi çizginin İtalya’yı emperyalist yapıp Türkiye’yi alt-emperyal yaptığı gibi net sınırlar koyamayız.
Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz: Alt-emperyal ülkeler açısından yeni dönem daha fazla inisiyatif almaya olanak veriyor. Bağımlılık ilişkileri ise bir yandan sürüyor ve sürmeye de devam edecek.


