“Kolektif mücadele vermek, gerçek özgürlüğün kapısını açmaktır.”

Ekonomik krizin derinleştiği, siyasal baskıların arttığı ve toplumsal muhalefetin yeni biçimler kazandığı bir süreçte 1 Mayıs’a gidiyoruz. İşçi sınıfının geçim mücadelesi, gençliğin özgürlük arayışı ve üniversite emekçilerinin direnci aynı zeminde buluşuyor. Tam da bu nedenle, 1 Mayıs 2025  sınıfın sözünü yükselteceği, mücadele hattını yeniden inşa edeceği bir eşik olarak karşımıza çıkıyor.

Bu söyleşimizde, akademisyen Levent Dölek ile emek cephesinin genel durumunu, yükselen fiili mücadele örneklerini, sendikal hareketin dönüşümünü ve üniversite ile gençlik alanında sınıf siyasetinin olanaklarını konuştuk.

Bu yıl 1 Mayıs’a, bir yandan toplumsal muhalefetin yükseldiği, öte yandan derinleşen ekonomik krizin emekçileri daha da yoksullaştırdığı bir ortamda gidiyoruz. Hem siyasal iktidarın baskı politikaları hem de emek hareketinin dağınık görünümü dikkate alındığında, sizce Türkiye’de emek cephesinin genel durumunu nasıl değerlendirmek gerekir? 1 Mayıs bu tablo içinde nasıl bir politik anlam taşımaktadır? 

Bu yıl, sizin de belirttiğiniz gibi, 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonların ardından başlayan muhalif kitle eylemliliğine ve özellikle öğrenci gençliğin yükselen mücadelesine tanıklık ediyoruz. Aynı süreçte iktidarın, ekonomik krizin faturasını vergilerle, hayat pahalılığıyla ve işsizlikle işçi sınıfına ve yoksul halka ödettiğini de görüyoruz. Bu tabloya bakıldığında, 1 Mayıs’ı 19 Mart’ta başlayan sürecin devamı olarak gören yaygın bir eğilim dikkat çekiyor.

Örneğin, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, 1 Mayıs’a “demokrasi ve adalet mücadelesini emek mücadelesiyle güçlendirmek” gibi bir politik hedef atfediyor. Ancak bu yaklaşım, gerçek durumu tam olarak yansıtmıyor. Zira 19 Mart’tan önce de Türkiye’de, metal işçilerinin iktidarın grev yasaklarını fiili grevlerle aşan son derece kararlı mücadelelerine tanık olduk. Aynı şekilde Polonez işçileri, sendikal hakları için verdikleri mücadeleyi Çatalca’dan Ankara’ya başlattıkları anayasal hak yürüyüşüyle taçlandırdılar. Adliye önünde bir ay boyunca çadır kurarak direnen ve açlık grevi yapan işçilerden söz ediyoruz. Bu, tam anlamıyla bir “iş, aş, hürriyet” direnişiydi. Maden işçilerinin yürüyüşlerini ve belediye grevlerini de unutmamak gerekir.

Politik tabloya, sınıf siyasetinin perspektifinden bakıldığında farklı bir formülün gerekli olduğu görülüyor. Emek mücadelesi, sonuç olarak bir burjuva partisi olan CHP’nin merkezinde yer aldığı 19 Mart sürecinin eklentisi olamaz, olmamalı. Tam tersine, özellikle gençlik içinde yükselen hürriyet mücadelesinin CHP’den koparak işçi sınıfı hareketiyle buluşmasını hedefleyen bir perspektif inşa edilmelidir.

CHP’den kopmayan; sınıfsal olarak geniş emekçi kitlelerden uzak, burjuva öznelerin merkezinde olduğu çemberi kıramayan; Batı’dan medet uman; anti-emperyalizmi ve Filistin davasını sahiplenmeyen bir hürriyet mücadelesi, işçi ve emekçi kitlelerin ekonomik krize karşı “iş ve aş” talepleriyle bütünleşemez. 1 Mayıs, işte bu tür bir kopuşun; gençliğin ve işçi sınıfının “iş, aş, hürriyet” için büyük buluşmasının vesilesi olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, 19 Mart sürecini başlatan mevcut iktidarın kendisidir; yani istibdad rejimi. Bu iktidar, toplumda biriken öfkenin bir noktada patlayacağını biliyor ve bu nedenle hesaplaşmanın yerini, zamanını ve konusunu kendi belirlemeye çalışıyor. Böylece kavgayı, kendi zayıf noktası olan ekonomi ve sınıf çelişkileri alanından uzaklaştırarak; kimlik temelli kutuplaşmaların kolayca kaşınabileceği bir zemine taşıyor. İstibdada karşı çıkanları toplumun diğer (yine yoksul ve emekçi olan) kesimlerine, yolsuzluklara batmış bir burjuvanın davasını güdüyormuş gibi gösterme çabası da buradan besleniyor.

İstibdadın inisiyatifi elinde bulundurduğu bu süreci tersine çevirmek ve mücadelede inisiyatifi yeniden emekçi halkın eline vermek için, bağımsız bir sınıf siyasetinin yükseltilmesi şart. İmamoğlu’nu veya CHP’yi savunmakla, onlara yöneltilen haksızlıklara ve istibdadın gayrimeşru baskılarına karşı çıkmak birbirinden ayrılmalıdır. İnisiyatifin emekçi halk saflarına geçmesi, ancak sınıfın gündemlerini ülke gündemine taşıyarak ve böylece ülke gündemine sınıfın damgasını vurarak mümkün olabilir.

Üniversitelerde demokratik alanın zayıflatıldığı, güvencesiz çalışmanın yaygınlaştığı ve akademisyenlerin baskı altında olduğu bir dönemdeyiz. Bu koşullar altında, akademisyenler ve üniversite emekçileri 1 Mayıs’a nasıl dahil olmalı? Akademik bilgi üretimi ve eleştirel düşünce, sizce bugün sınıf mücadelesine nasıl katkı sunabilir? 

Her şeyden önce, sürece örgütlü biçimde dahil olunmalıdır. Sadece 1 Mayıs’a değil; üniversitenin ve toplumun tüm gündemlerine örgütlü katılım, bir zorunluluktur. Örgütlü olmadan ne iş güvencesi ne de akademik özgürlükler etkili biçimde savunulabilir. Ayrıca unutulmamalıdır ki üniversiteler aynı zamanda birer işyeridir. Geçim sıkıntısı, özlük hakları ve hak gaspları başta olmak üzere çok çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu düzen, örgütsüz olanı yakaladığı yerde ezer. Üniversitede de durum farklı değildir. Taşeron işçi olsanız da eziyor, ordinaryüs profesör olsanız da.

Ancak şu da unutulmamalıdır: Eğitim ve bilim emekçileri arasında, özellikle de akademisyenler için ezenlerin safına geçmenin kapıları her zaman açık tutulur. Akademisyenliği kendi başına kutsamamak gerekir. Dolayısıyla akademik bilgi üretimi, pekâlâ elbette eleştirel olabilir; ancak sermayeye, emperyalizme ve istibdada hizmet eder biçimde de şekillenebilir.

Egemen sınıfın kültüre ve bilime — daha doğrudan bir ifadeyle üniversiteye — hâkim olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Böyle bir abluka içerisinde eleştirel düşünceyi, toplum yararına bilimi; sermayenin ve paranın motivasyonu yerine saf bilimsel merakı koymak hiç kolay değildir. Ve bu, bireysel çabalarla başarılabilecek bir şey de değildir.

Ben sendikalıyım; Eğitim-Sen üyesiyim. Devrimci İşçi Partili’yim. Ancak pek çok akademisyen, bu tür aidiyetleri ve kolektif bağlılıkları bireysellikleriyle çelişir bulur. Oysa bana göre bu, bireyin özgürlüğünü sağlamaz; aksine bireyciliğe kapı aralar. Çünkü kolektifin bir parçası olmak ve kolektif mücadele vermek, gerçek özgürlüğün kapılarını açmanın tek yoludur.

Ekonomik kriz nedeniyle üniversite öğrencileri giderek daha fazla çalışmak zorunda kalıyor; birçok genç eğitimini bırakmak zorunda kalırken, liselerde MESEM gibi programlarla çocuk işçiliği meşrulaştırılıyor. Bu tabloya baktığınızda, 1 Mayıs sizce gençlerin ve öğrencilerin sınıf mücadelesine katılımı açısından nasıl bir anlam taşıyor? Eğitim sisteminin emek sömürüsüne açılması karşısında nasıl bir mücadele hattı kurulmalı? 

Üniversite öğrencileri, özellikle hizmet sektörü için geçici, güvencesiz ve ucuz işgücü kaynağı. MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) ise asla bir eğitim programı değil, düpedüz bir çocuk işçi sömürüsüdür. Bu başlıklar öğrenci gençliğin proletarya ile iç içe geçtiği alanları oluşturuyor ve bu durum giderek yaygınlaşıyor. Dolayısıyla gençlik mücadelesi de sınıf mücadelesi ile iç içe geçiyor. Burada en önemli sorun, aynı zamanda öğrenci olan genç işçiler için çalıştıkları işlerin geçici olarak görülmesi. Dolayısıyla da gençler gelip geçici olduğunu düşündüğü işlerde, ücretlerini arttırmak, çalışma koşullarını iyileştirmek için örgütlü mücadeleye yönelik görece daha az eğilim gösteriyorlar. Belki de bu sebeple bahsettiğimiz alanda gelecekte kendiliğinden gelişen ve saman alevi gibi parlayan mücadelelere tanık olabiliriz. Bu parlamalar mutlaka olacaktır. Kazanımla sonuçlanması için örgütlü işçi hareketinin mutlaka müdahil olması gerekiyor. Bu açıdan geçtiğimiz yıl Birleşik Metal-İş sendikasının MESEM ile ilgili başlatmış olduğu çalışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum ve devamının gelmesini diliyorum. Eğitim-Sen de bu alanlardaki sorunları gündemine alıyor. Biz, Devrimci İşçi Partisi olarak da MESEM’i 1 Mayıs’ın baş gündemlerinden biri yaptık. Bu alanlara mutlaka daha fazla yoğunlaşmalıyız.

Sendikal hareket, uzun süredir hem devlet politikaları hem de sermaye stratejileri tarafından kuşatılmış durumda. Üyelik oranları düşüyor, grev hakkı fiilen engelleniyor, konfederasyonlar ise çoğu zaman etkisiz kalıyor. Bu koşullar altında, sendikal mücadele nasıl yeniden güç kazanabilir? 1 Mayıs, sendikal hareketin kendini yeniden inşa etmesi için bir fırsata dönüşebilir mi? 

Bence burada işçi hareketine dair kötümser ve gerçekliği yansıtmayan bir izlenim mevcut. İlk başta da belirttim: İşçi hareketinde önemli bir canlanmanın yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Ancak bu ya hiç görülmüyor ya da görülse bile çabucak unutuluyor. Bunun en büyük nedeni, ülkede sınıf siyasetini temel alması gereken sol harekete büyük ölçüde düzen siyasetinin hâkim olmasıdır. Bunu lütfen size özgü bir eleştiri olarak değerlendirmeyin. Sonuçta, daha iki ay önce istibdadın grev yasaklarını fiili grevle aşan DİSK’li işçilerin genel başkanı dahi 19 Mart’ı “demokrasi ve adalet mücadelesi”nin miladı ilan ediyorsa, bu yanlış izlenimin toplumda yaygınlaşması anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bu yanlışı düzeltmemiz gerekiyor.

Sendika üyelik oranları düşmüyor; aksine artıyor. Bu, ampirik olarak da böyle. Üstelik bu artış yalnızca kamu emekçileri sendikalarında veya iktidar destekli Memur-Sen gibi yapılarda değil. Özel sektörde ve mücadeleci sendikalarda da hem üye sayıları hem de toplu sözleşme yapılan işyeri sayıları artmakta. Üstelik bu kazanımlar, sendika üyeliğinin hâlâ fiilen işten atılma gerekçesi olduğu, sendikal yetki davalarının ise yıllarca mahkemelerde süründürüldüğü bir ortamda, bu kazanımlar ciddi mücadeleler sonucu elde ediliyor. Pek çok mücadele görünür olmuyor. Belki de en başarılı olanlar, görünmeyen bu mücadelelerdir. Birkaç saatlik ya da bir-iki günlük fiili grev ve işgallerle, sendikalı çalışmanın patronlara kabul ettirildiği çok sayıda örnek mevcut. Bu örnekler, aynı zamanda işçi hareketi içinde sınıf bilinçli ve mücadeleci yeni bir kuşağın adım adım yetişmesine de katkı sunuyor.

Dolayısıyla grevler yasaklanıyor olabilir, ancak günümüzün esas olgusu grev yasaklarının fiili grevlerle aşılmasıdır. Örneğin, bu yıl yapılacak büyük MESS grup toplu sözleşmesi sürecinin greve gitmesi büyük olasılık. Grev gerçekleştiğinde, yasaklanması ise neredeyse kesin. Bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki olası bir grev yasağını işçiler tanımayacak ve yeniden fiili grevlere yöneleceklerdir. Bu yüzden, “bitmiş ve dağılmış bir sendikal hareket yeniden nasıl güçlenir?” demek yerine, “yükselen sendikal hareketi nasıl yeni zaferlere taşıyabiliriz?” sorusunu sormalıyız. Asıl gündemimiz budur.

Bu çerçevede, konfederasyonların etkisiz kaldığı yönündeki tespitinize katılıyorum. Zira konfederasyonlar çoğu zaman tabandan yükselen mücadeleyi ivmelendirmek yerine, ona ket vuran bürokratik tutumlar sergiliyor. Bu tutumun en açık örneklerinden biri de konfederasyonların ortak eylemliliklerden ve birlikten ısrarla kaçınmalarıdır. 1 Mayıs’ın ayrı alanlarda kutlanması da bu bağlamda kötü bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Oysa işçi sınıfının ihtiyacı ve beklentisi, konfederasyonların birlikte hareket etmesidir.

Sonuç olarak, işgallerle, grevlerle ve direnişlerle yetişen mücadeleci işçi kuşağının önünde önemli bir görev duruyor: Sendikalarda örgütlenmek için büyük bedeller ödeyen ve neredeyse savaşarak sendikal haklarını kazanan öncü işçiler, aynı zamanda üyesi oldukları sendikaları ve konfederasyonları bürokratik vesayetten kurtarmak ve bu yapıları gerçek birer sınıf sendikasına dönüştürmek için mücadele etmelidir.

Eğitim Sen’in akademik boykota verdiği destek önemliydi. Sizce bu tutum, üniversite emekçilerinin gençlik hareketiyle ortaklaşması açısından nasıl bir anlam taşıyor? Bu dayanışma, kalıcı bir mücadele hattına dönüşebilir mi? 

Eğitim-Sen olarak mücadele eden öğrencilerimizi yalnız bırakmamak hem bizim sorumluluğumuz hem de sendikal geleneğimizin bir gereğidir. Üniversitelerde faaliyet yürüten sendikalar ile gençlik hareketinin her zaman yakın bir iş birliği ve dayanışma içinde olmasını son derece önemsiyorum. Bu dayanışmada öğrenci-öğretmen ilişkisinden ziyade, mücadele yoldaşlığı öne çıkmalıdır.

Öğrenci hareketinin ve sendikal mücadelenin farklı dinamikleri vardır. Bu özgünlükler gözetilerek en yakın ve etkili mücadele birliğine ihtiyaç duyuyoruz. Son dönemde gösterdiğimiz dayanışma, bu açıdan önemli bir örnek oluşturdu. Ancak elbette bu yeterli değil; daha da güçlendirilmeli ve kalıcı bir mücadele hattına dönüştürülmelidir. Bunun için üniversite emekçileri arasında sendikal örgütlülüğün güçlenmesi gerektiği çok açık. Belki de önümüzdeki süreçte kamu emekçilerinin grevleri gündeme gelecek. Zira toplu sözleşme süreci yaklaşırken, artan geçim sıkıntısı ve kaybedilen haklar kamu emekçilerini fiili grevlere yöneltebilir. Böyle bir durumda öğrencilerimizi yanımızda göreceğimizden eminim. Bugünün mücadelesi ve yükselen dayanışması, bunun teminatıdır.

Bu kazanımı savunmalı ve büyütmeliyiz. Hak mücadelesini, baskılara karşı dayanışmayı; devletiyle, vakfıyla sermayenin ve istibdadın tahakkümü altındaki üniversitelere karşı, geleceğin Özgür Emekçiler Üniversitesi’ne yönelen ortak bir mücadele programıyla taçlandırmalıyız.

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku