19 Mart sonrası yaşadığımız süreç beraberinde bir dizi tartışmaları ve yeni mücadele deneyimlerini getirdi. Yeni dediğimize bakmayın, bu mücadele deneyimleri elbette “ilk” defa yaşanmıyor. Ama süreç “gençliğin isyanı” olarak var olduğu için gençler açısından yenidir. Haliyle bu deneyimlerin görünenin arkasındaki gerçeği tartışmaya vesile olmasını umut ettiğimiz için değerli hocamız Aslı Odman ile söyleşmek istedik. Kamusal alan ve müşterekleri, “Mülksüzleştirme Ağları” çalışmasını, boykot deneyimlerini ve emekçi sınıfların rolünü sorduk. İyi okumalar diliyoruz.
1) İktidarın neo-liberal saldırıları karşısında kamusal alan ve müşterekleri savunmak bugün ne ifade ediyor?
İktidarı yalnızca devlet iktidarı yani siyasi iktidar olarak tanımlamadığımızda, tüm ekosistem bedenini, bu ekosisteme dahil olan tüm türleri ve insanın ekonomik sistem içerisinde kullanılan türü olan “emekçiyi/işçiyi” şekillendiren sermaye birikimi karşısında müşterekleri savunmak, esasen bir yaşam savunmasına denk geliyor. Bugün doğrudan sermaye birikimine dahil edilen meralar, dereler, dağlar, ormanlar ve türlerle birlikte, genetiği de kapsarsak, artık hücrelere kadar inmiş, duygulanımlara, ruhsallığımıza kadar saçaklanmış mütecaviz bir süreçten söz ediyoruz. Bu ilk sermaye birikimi sürecine katılan doğa ve insan bedenine yapılan müdahale ve bu müdahaleye uyum ve karşı verilen mücadele, her birikim sürecinde katlanarak ilerliyor. Bu da, sermayenin durmaksızın pedal çevirmesi gereken birikim süreci olmasından kaynaklanıyor.
Bu durumu çoğu zaman “ikinci çitleme” olarak da tartışıyoruz. Kapitalizmin 18. yüzyılda üretim araçlarını genişletirken müştereklere ilk müdahalesi; E.P. Thompson’ın da uzun uzun anlattığı gibi meralar, tarımsal alanlara olmuştu. Tabi iki yüz yıl öncesinde “coğrafi keşif” denilen, yer yüzünün en geniş alanlarının kapitalist dünya sistemine sömürge olarak katılmasının üzerine yaşanan, “ulus devletleşme” süreçlerindeki çitleme bu. 15. Yüzyılda, ticaret kapitalizminin ışığı altında, köleciliğini genelleştirerek başlayan küresel çitlemeyi, kapitalist ulus-devletleşme takip ediyor… Artık yer altının binlerce metre altındaki madenlerden, okyanus altındaki cevherlere, hatta hücreden uzaya kadar ulaşmış durumda. Bugün savunma pratiği olarak örgütlenme, evet, hücreden uzaya kadar her şeyi dahil eden bir yaşamsallığı ifade ediyor. Karşımızda çok büyük bir ekokırım var; tüm türleri ve tüm bedenleri içeren bir ekokırım. Bu nedenle yaşamı savunmak anlamına geliyor diyebiliriz.
2) Mülksüzleştirme Ağları çalışması, sermaye-iktidar ilişkilerini haritalandırarak görünür kılmayı amaçlıyor. Sizce bu tür haritalandırmalar toplumsal mücadelede nasıl bir rol oynayabilir?
Toplumsal mücadelelerin ilham aldığı toplumsal dönüşümü açıklama çerçeveleri, sıklıkla zamansal dizgiler içeriyor, zafer-zaman üzerinden ilerlemeci olarak, çizgisel olarak kurgulanıyorlar. Yani geleceğe dair ilerlemeci bir çerçevede, sistemlerin birbirini çözmesini temel alan yaklaşımlar; feodalizm, kapitalizm, sosyalizm tartışmaları gibi…Nerede çizgisellik, ilerlemecilik görürsek, bunun sermaye birikimin öz zamansallığı olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu tarz toplumsal dönüşüm ile ilgili büyük çerçevelerde, özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren, diyakronik zaman öne çıkarken doğası gereği eşzamanlı olan mekanla ilgili sorgulamalar geri plana itilmiş durumda. Yani devrimci özne davranış hattı gibi konular daha çok zamansal bir perspektiften ele alınmış.
Mekan üzerinden düşünmeyi bize dayatan “haritalama” fikrine yakınlaşınca, bu çerçevenin kısıtları görünür oluyor. Çünkü bugün aslında sermayenin çizdiği birikim haritaları dahilinde yaşıyoruz. Yaşam ulus-devlet sınırları üzerinden, bu devletlerin milli devrimci öznelerinin kim olduğu üzerinden değil, tüm küreye yayılmış tedarik zincirlerini yöneten, finans ağlarıyla desteklenen sermaye ağları üzerinden şekilleniyor. Maruz kaldığımız her alan, aslında bu ağın başka kollarıyla, konglomerasyonların diğer yatırımlarıyla ilişkili.
Bu nedenle mücadele, tedarik zincirlerinin ve sermaye birikiminin nüfuz ettiği tüm ölçekleri birbirine tekrar iliştirmekten geçiyor. Küçük bir örnek vermek gerekirse, Yusufeli’ndeki barajı yapan, büyük bir ekokırıma yol açan LİMAK şirketini alalım… Bu şirketin sadece o barajla sınırlı kalmayıp Türkiye genelinde onlarca dere-tipi HES, termik santral, 3. Köprü, özelleştirilmiş elektrik dağıtımından, liman, havaalanlarına kadar yatırımlarının, sağlık kampüsü, oteli, hızlı tren yapımından, BomontiAda eğlence mahaline kadar dokunan sermaye ağları bir harita ile ilişkilendirildiğinde, bu yatırımların kırdığı ekosistem, bu yatırımlarda hayatını iş cinayetinde kaybeden emekçi bedenleri gibi tüm maruz ve mağdurların yan yana olabilme ihtimalinden bahsediyorum. Bu yatırımları yapabilmesi için ihale, özelleştirme, acele kamulaştırma, lisans, torba yasada terzi kesimi madde değiştirme gibi siyasi iktidarın kurumlarından kazandığı ayrıcalıklar da görünür oluyor bu haritalarda. İş cinayetlerine, iş yerindeki çalışma acılarına maruz kalanlarla, deresi elinden alınanlara, özelleştirme ile eğitim hakkı elinden alınanlarla, sağlık hizmetlerine erişemeyenlere bakıldığında; bunlar hep sermaye gruplarının, holdinglerin, risk dağılımı yaptığı farklı sektörlerdeki mağdurları. Yani mekanlar arası aynı merkezden yönetilen sermaye birikim sürecinin, kapitalizmin örgütlü tüzel kişiliği olan aynı şirket öznesi tarafından gerçekleştiriliyor olduğunu görmek çok önemli. Bu nedenle mekansal aktör ilişki ağlarını görmek, ortak mücadeleye bir pencere açıyor. Çapraz ağlar kurmaya davet ediyor. asAyrıca bugünün karmaşık hale gelmiş milli ölçek içerisinde kesinlikle durmayan sermaye ağlarını anlayabilmek için nörobilimden esinlenen kompleks ağ sistemi düşüncesinin imkânlarından yararlanmalıyız. Bu bir görme, perspektif, metot sorunu da aynı zamanda.
3) Toplumsal açıdan ciddi bir sahiplenme yaratan boykot çağrısı, alternatif üretim ve tüketim ağlarıyla nasıl bütünleşebilir? Uzun erimli bir mücadelenin parçası olmak yönünden sınırlılıkları nelerdir?
Boykot meselesi esasen CHP’nin çağrısıyla gündeme geldi. Ama sormamız gereken şu: Sermayenin partisi var mıdır? Ya da sermayenin daha az ya da daha çok yandaşı olur mu? Bu çağrı, sermaye fraksiyonlarının dönemsel olarak partilere bölünmüş gibi göründüğü veya gösterildiği bir anda geldi. Sonrasında ise daha çok hayat tarzları üzerinden, orta sınıfa, beyaz ve mavi yaka arasındaki gri yakalı kesimlerden sadır olan ve onlara hitap eden bir çağrıya dönüştü. Açıkçası pek çok boykot listesine giren metaların çoğu, benim gibi bir maaşıyla geçinen orta sınıf bir üniversite hocası için bile erişilebilir değildi. Boykot listelerinin kendisi epey sınıfsaldı.
Ancak burada tartışılması gereken, boykot listelerinin ne kadar eksiksiz ya da “mükemmel” olduğu değil. Bu çağrının, az önce bahsettiğimiz ağ haritaları ve yatırım coğrafyalarına işaret edebilme ihtimali dairesinde değerlendirilmesi gerek. Çünkü sistem zaten zaten boykota konu olan tüketim malları üzerinden değil, son tüketicilerin değil, gene şirketlerin alıcı olduğu yarı mamuller, makineler, madenler gibi alanlarda gerçekleşiyor.
Eğer tüketim alanından yola çıkıyorsak, bu alanı metropollerdeki küçük üreticilerle dayanışma ağlarıyla desteklemek mümkün. Büyük sermaye ağlarının ürettiği ürünlerden kaçabildiğimiz her yerde, kaçmak, hem direniş hem de sağlık açısından küçük üreticiye yönelmek, onları nihai tüketiciyle buluşturmaya çalışan ağlarla ilişki kurmak gerekiyor. Her ağ aktardığı ürün ile beraber birer sosyal dayanışma ağı, birer farklı şekilde ilişkilenme imkânı olarak ilerlemekte. Bu ağlar uzun süredir oluşmakta. Ben kendi oturduğum ilçe olan Beyoğlu Gıda Ağı’nın parçasıyım mesela. Evet, bir sürüsü dağıldı, bir kısmı baştan itibaren gri yakalıların ayrışmasına yarayan organik gıda piyasasının aktörü olmaktan beis duymadılar. Ancak bu bile bir sorunu işaret ediyor: Tüketimi, yaşam tarzı ayrışması sanrısından kurtarıp, daha ilerideki üretim biçimlerini, içerdiği sosyalliklerle birlikte bugünden yaşanabilir modellere olmasa bile, yıldız anlarına dönüştürebiliriz.
Esasında sendikalara da burada büyük görev düşüyor. Ekolojik bir perspektiften bakarsak işçilerin ve işçi hanelerinin iyi gıdaya ulaşması, sendikaların gündeminde olmalı. Küçük üretici ürününü tarlaya dökerken, işçi haneleri büyük sermayenin ucuz süpermarketlerinden en işlenmiş, en toksik gıdaları satın almak zorunda kalıyor. Onu da eğer alabiliyorlarsa. Avrupa Birliği’nden, Rusya’dan geri çevrilen, toksik kimyasallar içeren gıdaların iç piyasaya dağıtılması da cabası. Bu noktada sendikaların bu gıda meselesine el atması, kendi örgütlenmelerine de büyük katkı sağlar.
4)“Tüketimden gelen gücün” etkisini hisseden halkta bir de “üretimden gelen gücü” kullanırsak neler değişir fikri yaygın. Bu kapsamda 1 Mayıs yaklaşırken genel grev çağrılarında da artış var. Çiftçi eylemleri de bir yandan sahnede. Toplumsal değişimde emekçi sınıfların rolünün sorgulandığı genel grev yerine yurttaşlık grevlerinin önerildiği post modern dönemden bugüne sınıfın kendini yeniden hatırlattığı bir dönem olduğunu düşünüyor musunuz?
Biraz önceki cevabımda bu sorunun bazı hatları mevcut. Esasında üretimden gelen güçle tüketimi ilişkilendirmeye çalıştım; gıda hakkı, iyi gıdaya ulaşımın bir örgütlenme meselesi olduğu üzerinden. Bunun dışında tabii çiftçi eylemleri de yine bu gıdaya ilişkin. Daha dün, ürünlerini tarlaya döken, hanelerini döndüremeyen çiftçilerden en muhafazakar seçmenlerinin olduğu bilinen, yüzde yetmişi muhafazakâr partilere oy veren Yozgat’ta bir yürüyüş oldu. Kültür savaşı kategorilerinden bakarsak, bunlara hep -negatif anlamda- egosantrik olarak şaşırmaya devam ederiz. Üretim alanındaki çelişkilere bakar ve onların içinde olmaya çalışırsak şaşırmayız.
Tekrar bu gıda alanında kalarak tekrar edeyim. Kapitalizm her şeyden önce bir üretim sistemi, metalaştırıcı bir üretim sistemi, artı değer ve kar üzerine kurulu. Tabii ki asli olan üretim sistemi üzerinden sermaye birikiminin durduğu anlar. Bu meselede o yüzden üretimden gelen gücü ve bir yandan da üretimde oluşan acıyı, yani çalışma acısı dediğimiz iş cinayetlerini, meslek hastalıklarını, iş yeri intiharlarını da düşünmek gerekiyor. Burada üretim alanı, tüketilen ve tüketilmesi gereken metalar üzerinden konuşulmaya başlanmışken, tabii ki bu metaların üretildiği hizmet sektöründen, madenlere, inşaata, fabrikalara, fuarlara kadar çalışma mahallelerini, iş yerlerini tekrar bize düşündürtmesi gerekiyor ve hangi sektörlerin daha stratejik olduğu, hangi sektörlerde yavaşlatma ve durdurmanın diğer sektörlerle ilgili tetikleyici olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Sermaye sektörleri birleştirirken, biz buralarda çalışanlarının kendi mesleki gündemlerine ve tüketim alışkanlıklarına kapanmaları çok anlamlı olmaz. Yanıltıcı olur hatta. Genel olarak boykot, yani tüketim üzerinden gidilse de, bunun sermayenin örgütlü şekli olan, sistemin “gizli öznesi” şirketlere dikkati çektiği, onlar üzerinden üretimi düşündürttüğü oranda önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece 1 Mayıs’ta sembolik olarak üretimi durdurmaya değil, adım adım, gündelik hayatta, gündelik üretim ilişkilerimizde iş yerlerimizde yaşam ve sağlık hakkı üzerinden her an örgütlemek ve örgütlenmenin aciliyetine bir davet olarak almak zorundayız. İçinde bulunduğumuz çoklu kırım haline, her an neler kaybettiğimizi, ne gibi riskler içinde yaşatıldığımıza baktığımızda, sahiden de kaybedecek şeyimiz yok.
5)Son dönemde toplumsal mücadelelere destek veren akademisyenler gözaltına alındı, ev hapsi ve tutuklamalarla karşı karşıya kaldı. Bu baskı ortamında akademinin kamusal sorumluluğu ve direniş potansiyeli sizce nasıl yeniden tariflenebilir?
Birden aklıma geldi. Ben bir vakıf üniversitelerinde yaşanan ilk sendikalaşma deneyimde aktif olduktan sonra o dönem çalıştığım Bilgi Üniversitesi’nden 2011’den atıldığım zaman yine Mimar Sinan Üniversitesi’nden arkadaşlara Somder’in özel bir sayısı kapsamında benzer bir konuda bir mülakat vermiştim. Tam on dört sene sonra aynı soru karşımda. Tabii bu tip soruları düşünmek için çok verimli, “kritik” bir kriz anıydı benim için. Üniversite içinde sendikalaştıktan sonra işimden olduğum zaman tekrar üniversitenin, akademinin, bilim ve ilimin amacı ve imkanlarını düşünmüştüm. Hayalkırıklıkları, insanın ayağını tekrar yere oturtmaya yarıyor kanımca. Akademi işyerlerini de, önce diğer işyerlerine uyguladığımız metotla analiz etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. O halelerinden, görünürdeki nezaketinden arındırmak gerekiyor. Şu anda baş bilim ve ilim üretim kurumu olarak kurumsallaştırılmış olan üniversiteler, aynı diğer sektörlerde olduğu gibi üretim araçlarıyla üretim ilişkileri arasında koskoca bir uçurum ve gerilim arz ediyorlar. Üretim araçlarımız alıp başını yürümüş bir durumda. Dijitalleşme her türlü kaynağa küresel olarak anlık ulaşma imkanı veriyor, ama üretim ilişkilerimiz de gittikçe bütün bu imkanlarını toplumsal dönüşümü açıklamak için mahir bir şekilde kullanamayacağımız halde bireyselleşmeyle, rekabetle, performans sistemleriyle, siyasi baskılarla kısıtlanmış bir durumda. Yani iyi bilim bir zeka ve çalışkanlık konusu olmaktan önce, üniversitelerdeki üretim ilişkilerinin nedeni, niçini, nasılı konusu. Aynı kömür, gemi, sanat, sağlık, araba üretim sürecinde olduğu gibi. Neyi , nasıl ve ne kadar ürettiğimiz buna bağlı.
Akademi kendi içine kapanmış, kendi karikatürüne dönmüş, ömrü boyunca uğradığı derin toplumsal işlev ve anlamından neredeyse tamamen uzaklaşmış bir durumda. Bunda hem piyasa baskıları hem de siyasi baskılar önemli etmenler. İkisinden birini görüp diğerini görmemezlik etmemek gerekiyor. O yüzden akademinin kamusal sorumluluğundan bahsetmekten çok esasında bilgi ve eylemin arasındaki ilişkiyi sorgulamak gerekiyor. Tabii bunun tarihsel olarak çok yoğun biriktiği kurumlar olarak üniversitelerin konumunu sorgulamadan olmaz ama üniversitelerin hali hazırdaki üretim ilişkileri içerisinde gerçekten daha nitelikli, devingen, dinamik bilgiye ulaşmasının pek imkanını görmüyorum. Zira bilgi kolektif üretilen, eleştirip, eleştirildikçe, eyleyip, denendikçe, ciddi bir süreklilik ve sadakatle üretildikçe var olan bir şey. İster saha çalışması, ister laboratuvar, ister arşiv çalışması çerçevesinde üretilsin, bilgi özneleriyle, yaşanan hayatla sınanarak entelektüel olarak doğurgan olabilir. Yani nasıl ne kadar çok eylerse, sınanırsa, bilginin kendisi o kadar nitelikli olur. Yani bilgiden gelen, öğrenmekten gelen daha kitabi bilgiyle, kuramsal bilgiyle, eylemekten gelen bilginin birbirine tahvil olduğu, özneleriyle yapılan bir bilgi türüne inanıyorum. Bunun yeri ve yurdu şu anda akademi kesinlikle değil. Deprem, tarımda toksik kimyasallar, kadın cinayetleri, iş cinayetleri, onlarca farklı eko kırım türü, yoğun toplumsal şiddet gibi akut toplumsal meseleler hakkında yüz küsür üniversitedeki onlarca bölümden tık çıkmıyor. Bilgi, dönüşeceği ve dönüştürüleceği yere düşmesin diye, bireysel yayın, bireysel ikbal, kariyer, bürokratikleşme, otoriterleşme ve otosansür rayları tıkır tıkır işliyor. Toplumsal fayda, kamusal fayda, düşünümsellik, şen bilim üniversitede gerçekleşmesin diye kurgulanmış üretim ilişkileri içindeyiz. Burada işimizin gerçekleşmesi için bir çabadan bahsediyorum, ideal bir üniversiteden değil. Belki bunun yeri artık üniversite bile değil.
Böyle bir araf ruh hali içinde belki de bilmenin sorumluluğunu, kolektifliğini, bilgiyle toplumsal fayda arasındaki ilişkiyi daha çok konuşmak gerekiyor. Bunları “demode” olarak yaftalayanlara hiç takılmamalı. Barış Akademisyenleri yargılamaları sırasında yapmam gereken beyanı yazmaya çalışırken aklıma düşmüştü: Pek çok dilde vicdan, bilmek kelimesinden türer, ‘bilgiden doğan’ anlamına gelir. Bilmenin getirdiği bir eyleme, yani harekete geçirme; vicdanın harekete geçme doğallığı var, bir zincir var. Vicdan kavramını bir bireysel iyilik, inayet, hayırseverlik ve idealizm konusu olmaktan kesinlikle çıkarmamız lazım. Bu zincir akamete uğradığında ortaya gerçekten tahammülü zor, acı veren karikatür bilme formları çıkıyor. Belki de bunca hayaller yüklenerek, koskoca bir hale yüklenerek oluşturulmuş üniversitelerde hayal kırıklığı daha büyük olduğundandır, içinden geçtiğimiz dönemde ilk kıvılcımı üniversiteli gençler oldu. Üniversitelerde konfor olanları, konformist beklentileri olmayan ama içerdiği hayalden etkilenen gençler. Büyük beklentileri, büyük kırılan ortamlar isyana daha çok açık oluyorlar. Bir ince denge bir altın ortalama var, toplumsal hareketlerde. O yüzden, olduğumuz, dert edindiğimiz her şeyde soralım, niteliği itibarı ile kolektif olan bilginin, bilmenin sorumluluğu gene öznesi olan öznelerle, maruzlarla, mağdurlarla, kolektiflerle doğrudan nasıl buluşacak? Zira biz de hayatımızın her anında onların parçasıyız.


