Feminist ve queer hareketler, yıllardır patriarkaya, heteronormativiteye ve kapitalizme karşı güçlü bir mücadele yürütüyor. Bu mücadele, yalnızca sokakları değil, aynı zamanda kültürel üretimleri, sanatın ve edebiyatın alanlarını da kapsayarak hayatın her yerine yayılıyor. Kadınların ve LGBTİ+’ların eşit, özgür ve güvenli bir yaşam kurma talepleri, baskı mekanizmalarının sürekli yeni biçimlere büründüğü günümüz dünyasında daha da yakıcı hale geliyor.
Bu söyleşide, uzun yıllardır feminist ve queer hareketin içinde yer alan İris Mozalar ile konuştuk. 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden hukuk mücadelesine, kent hakkından sanatın ve alternatif çatlakların direnişteki yerine kadar birçok konuya değindik.
Baskıların arttığı, hak ihlallerinin sistematikleştiği bu dönemde, dayanışmanın ve bir arada mücadelenin önemini bir kez daha hatırlatan bu söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.
Kadınların ve LGBTİ+ların isyanını, neşesini ve direnişini aktardığı belki de bunu en gözlemleyebildiğimiz alanlardan birisi 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’dür. Sizin için bu buluşma hangi duygularla beraber alana aktivizmini taşımanızı sağlıyor? Baskı mekanizmaları sürekli yeni yollarla karşımıza çıkarken, direniş de kendini dönüştürüyor. Bugün geçmişe kıyasla mücadele biçimlerimizde ne gibi değişimler görüyorsunuz? Yeni nesil feminist ve queer hareketlerin açtığı alanlar, tahayyüller sizce neler?
8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü, feministlerin bir araya gelerek patriarkaya ve kapitalizme karşı seslerini yükselttiği çok özel bir zaman. Her yıl bu yürüyüşe katılmak, bana hem bireysel hem de kolektif olarak ne kadar güçlü ve dayanışma içinde olduğumuzu hissettiriyor. Bir yanda her yıl yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülürken, translar en temel haklarından yoksun bırakılırken, erkek şiddetine karşı direndiğimiz bir alan yaratıyor Feminist Gece Yürüyüşü. O alanda nefret yüzünden kaybettiğimiz transların yasıyla ve öfkesiyle de bulunuyoruz. Geceyi, sokakları ve meydanları, kadınlara ve translara dar etmeye çalışan bu düzene başkaldırıyoruz. Baskı mekanizmaları ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, direnişimiz de o kadar yenilikçi yollarla kendini gösteriyor. Özellikle yeni neslin teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanarak daha geniş kitlelere ulaşma ve bilinç yaratma yöntemleri, umudumu artırıyor. Feminist ve queer hareketlerin yaratıcılığı ve cesareti, toplumsal değişim için yeni kapılar açıyor ve bu, hepimizin geleceğini şekillendiriyor. Zamanla, aktivizmimizin yöntemleri ve ifade biçimleri değişti; dijital medyanın yükselişi ve küresel dayanışma ağlarının genişlemesi gibi faktörlerle, mücadelemiz daha görünür ve etkili hale geliyor. Yeni nesil feminist ve queer hareketler, özellikle dijital alanlarda cinsiyet normlarını sorgulayarak ve alternatif topluluklar kurarak sınırları zorluyor. Bu yeni alanlar, daha önce erişilemeyen kişilere ulaşmamızı ve daha geniş bir etki yaratmamızı sağlıyor. Buna ek olarak, hak mücadelelerini birlikte ele alarak kesişimsel bir pozisyon almaya başladık. Bu da birbirimizin mücadelesini tanımamızı ve birbirimize omuz vermemizi sağlıyor.
Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda yapılması öngörülen değişiklikte LGBTİ+ varoluşları cezalandıran maddeler var. Sizin öngörülen değişiklik sonrasında yaptığınız paylaşımda ‘’transların haklarına yapılan her saldırı şüphesiz diğer herkesi de etkileyecektir’’ yazdığınızı gördük. Bu yasa hakkındaki hislerinizi, düşüncelerinizi merak ediyoruz ve yaptığınız paylaşımda ortak bir mücadele alanı tahayyülünüzü görüyoruz. Yeni yasayla beraber bizi neler bekliyor? Ortak bir yaşamın kurulması için nasıl bir yasaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorsunuz?
Yakın zamanda gündeme gelen yasa tasarısı, LGBTİ+ varoluşlarına ve özellikle trans varoluşlara yönelik ciddi tehditler içeriyor ve bu durum, bütün toplumun refahını tehlikeye atıyor. Açık olmam gerekirse, yasa tasarısını ilk gördüğümde endişe ve öfke hissettim. Trans haklarına yapılan her saldırının, aslında demokrasi ve özgürlük ilkelerine yapılmış bir saldırı olduğuna inanıyorum. Bu yüzden ortak bir mücadele alanı yaratmak, her birimizin özgürlüğü için hayati önem taşıyor. İhtiyacımız olan yasa, çeşitliliği ve farklılıkları kucaklayan, herkesin insan haklarına saygı duyan bir yapı olmalı. Ancak yeni yasa tasarısı, çok yoğun hak ihlalleri barındırıyor. Yasa tasarısı ‘’biyolojik cinsiyet’’, ‘’tıbbi müdahale’’ gibi muğlak tanımlar içeriyor ve bu muğlaklık hak ihlallerini derinleştirecek şekilde kullanılacak gibi duruyor. Buna ek olarak transların zaten çoğunun erişemediği cinsiyet uyum sürecinin yeni yasa tasarısıyla hepten imkansız hale getirilmesi söz konusu. Cinsiyet uyum sürecinde kullanılan hormonlara getirilen erişim engelinden sonra bir de cinsiyet uyum sürecine erişimin bu denli kısıtlanması transların beden ve ruh sağlığı için çok büyük olumsuz sonuçlar doğurabilir. Herkesin eşit haklara sahip olduğu, ayrımcılığı yasaklayan, insan haklarına saygılı kanun düzenlemeleri yapılması gerekirken bunun tam tersine hak ihlalleriyle dolu, nefreti körükleyen kanun düzenlemeleri yapılması sadece transları değil tüm bir toplumsal yaşamı kökten etkileyecektir. Kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak çok bir şey değil, sadece eşit, adil ve özgür bir yaşam istiyoruz. Bunun için de ne gerekiyorsa yapacağız.
Son zamanlar da toplumsal muhalefetin gözaltına alındığını, çeşitli operasyonlarla davalar açıldığını ve tutuklanmaların arttığını görüyoruz. Aralarında arkadaşlarınızın da olduğu tutuklamalar içerisinde bir arada yaşamın ve dayanışmanın önemini koruduğunuzu gözlemliyoruz. Son dönemki olaylara dair hislerinizi, düşüncelerinizi merak ediyoruz. Sizin de devam eden bir dava süreciniz oldu, bu süreçten de bahsedebilir misiniz?
Son dönemdeki toplumsal muhalefete yönelik artan baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar, büyük bir endişe yaratıyor. Bu zor zamanlarda bir arada kalmak ve birbirimizi desteklemek, dayanıklılığımızı artırıyor. Kendi hukuki sürecimde de benzer zorluklarla karşılaştım ve bu durum, adalet mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. 2024 yılında Haziran sonu ve Temmuz başında Kayseri’de Suriyeli göçmenlere yönelik yapılan saldırılar gerçekleşmiş ve bu saldırılar ülke geneline yayılmıştı. Ben de 2 Temmuz’da yani Sivas Madımak Katliamı’nın yıl dönümünde, bu tür saldırıların daha önce birçok halka yapıldığını, bunun durması gerektiğini, sadece bir kesimin değil tüm halkların birlikte ‘’mutlu’’ olması gerektiğini söyleyen tweetler atmıştım. Yaklaşık 10 gün sonra evimden gözaltına alındım, 1 gece mevcutlu tutuldum ve ertesi gün savcılığa ifade verdim. Savcılık, beni tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti ve çıkarıldığım mahkemede tutuklandım. 1 gün tutuklu kaldıktan sonra ertesi gün tensip zaptı ile tahliye edildim. Bu sürecin Onur Haftasından sonra gelişmesinin tesadüf olduğunu da düşünmüyorum. 26 Şubat’ta yani ikinci duruşmada hakim paylaşımlarımın ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti ve beraat ettim. Bu süreçte gördüğüm dayanışmadan dolayı herkese minnettarım. Bu tür hukuki süreçler uzun ve yıpratıcı olabilir, ancak kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak birbirimize olan inancımızın ve desteğimizin, bu süreçlerin üstesinden gelmemize yardımcı olmasını diliyorum. Erkin’i ve Yıldız’ı tutukladılar ama hepimizi tutuklayamayacakları kadar kalabalığız.
Mücadelenizi 8 Mart’larda, 25 Kasım’da, Onur Yürüyüşü’nde, kampüslerde, mezuniyetinizde ve başka bir sürü alanda taşıdığınızı biliyoruz. Mücadele yalnızca sokaklarda değil, aynı zamanda kültürel üretimler, sanat, edebiyat ve gündelik hayat pratikleriyle de sürüyor. Bireyler kamusal alanda mücadele ederken özel alan olarak görünenleri de taşıyor ve direniş alanları pek çok farklı alana ev sahipliği yapabiliyor. Kamusal alan özellikle transların ve kadınların bir bakımıyla ötekileştirildiği, ayrımcılığa uğradığı alanlardan biridir. Siz ise olabildiğince kamusal alana direnişinizi, yasınızı, öfkesini kimi zaman neşenizi aktardığınızı görüyoruz. Sizin için sanat ve alternatif çatlakların, direniş ve dayanışma içindeki yeri nedir? Kendi aktivizm pratiğinizde bu alanları nasıl kullanıyorsunuz?
Mücadelem, sokaklardaki yürüyüşlerden kamera önüne, DJ setlerine, okul ödevlerine kadar uzanabiliyor. Kamusal alanlarda translar ve kadınlar sıklıkla ötekileştirilirken, ben bu mekanları dönüştürmek için alternatif çatlakları kullanıyorum. Sanat eserleri, performanslar ve edebiyat, toplumsal cinsiyet normlarını sorgulama ve değiştirme gücüne sahip. Özel alan olarak görülen yerlerde de kişilerin öykülerini paylaşarak kamusal mücadelenin ötesinde bir farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Bu şekilde, her alan direniş ve dayanışma için bir fırsata dönüşebilir. Örneğin lisans bitirme tezimi feminist şehircilik üzerine yazdım ve birçok kadın ve LGBTİ+’nın deneyimini tezime taşıdım. Henüz yayınlamasam da kendi kendime şiir, şarkı sözü ve metinler yazıyorum ve böylece kendimi güçlendirmeye çalışıyorum mesela. Bunların haricinde birçok trans sanatçı var ve deneyimlerini sanatla kamusal alanda ifade ediyorlar. Ne yazık ki bu üretimler ana akımda çok görülmüyor duyulmuyor.
Mücadele içinde olduğunuz yıllar boyunca sizi en çok etkileyen, hafızanızda yer eden bir anı paylaşır mısınız? Bu an sizin için neden önemliydi ve mücadeleye bakışınızı nasıl etkiledi?
Yaklaşık 10 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim. Yorulmadım diyemem ama her umutsuzluğa kapıldığımda ne kadar kalabalık olduğumuzu hatırlamaya çalışıyorum. Aktivizm yolculuğumda unutulmaz anlardan biri, şiddetle mücadelenin ve dayanışmanın gücünü gözler önüne seren bir protesto sırasında yaşandı: 2023 Trans Onur Yürüyüşü. Polisler bizi Taksim’de beklerken biz Harbiye’den çıktık ve basın açıklamasını baştan sona okuduk. Ardından dağılmış evlere giderken ben dahil 8 kişi olarak polisler tarafından durdurulduk. O gün yaşadığımız işkenceyi unutamıyorum. Saçımdan sürüklenmiştim ve saçlarım kopmuştu. Hepimiz çok ağır bir işkence gördük; tekmeler, yumruklar, küfürler… Bir arkadaşımızın omuz kasları o günkü işkenceden dolayı hala yırtık mesela. Gözaltı aracında devam eden işkenceye karşı birbirimizle dayanışmıştık ve yaşadığımız işkencenin şokunu atlattıktan sonra beraber şarkı söylemiştik. Gözaltı çıkışında ise bir barda oturup bizi bekleyen diğer arkadaşlarımızla beraber bir şeyler içmiş ve fotoğraflar çekilmiştik. Topluluk olarak maruz kaldığımız zorluklara rağmen omuz omuza verip birbirimizi koruduğumuz ve desteklediğimiz o anlar, mücadele azmimi ve inancımı pekiştirdi. Bu tür deneyimler, aktivizmimin sadece siyasi bir eylem olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık ve empati hareketi olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca gözaltına alındığım ve tutuklandığım günlerde gördüğüm dayanışmayı unutamıyorum. Tutukluluğum sadece bana değil, tüm bir harekete verilen gözdağıydı. Bunun karşısında LGBTİ+’ların, feministlerin, sol hareketin, eşit bir yaşamın mücadelesini veren kişilerin dayanışmasını gördüm. Savcılık ifademden cezaevine götürüldüğüm ana kadar adliyede beni bekleyen birçok mücadele arkadaşım vardı. Ertesi gün gözaltına alınma ihtimalini de göze alarak eylem yaptılar. Cezaevinde feminist avukat arkadaşlarım beni ziyarete geldi ve davamda da büyük bir özveriyle emek verdiler. Tahliye edildikten sonra bir barda kutlama yaptık. Benim için çok duygulu geçirdiğim bir dönem oldu. Mücadelemizin, dayanışmamızın, kuir feminist yoldaşlığımızın ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Bu süreçte yara almış olsam da güçlenerek çıktım.
Kentler, çoğu zaman ayrımcı yapılar üzerine kurulu. Feminist bir perspektiften bakıldığında, bir mekânın adil, eşit ve hak temelli olması nasıl mümkün olabilir? Göçmenler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler ve dezavantajlı grupların da kent yaşamına adil bir şekilde dahil olabilmesi için nasıl bir mekânsal örgütlenme hayal ediyorsunuz?
Feminist coğrafyacı Jane Darke şöyle söyler (1996): ‘’Her yerleşim, onu inşa eden toplumdaki toplumsal ilişkilerin mekana yazılmasıdır… Şehirlerimiz ataerkinin taşa, tuğlaya, cama ve betona yazılmış halidir.’’ Bu söz benim için çok ilham vericiydi; hatta lisans bitirme tezim de ‘’Feminist Şehircilik Perspektifinden Kapsayıcı Kentsel Tasarım’’ idi. Kentsel mekanların tasarımı, çoğu zaman mevcut güç yapıları tarafından şekillendirilir ve bu da bazı grupları marjinalleştirir. Feminist bir şehircilik anlayışı, herkes için adil, erişilebilir ve güvenli bir kent mekanı yaratmayı hedefler. İdealim, herkesin kent yaşamına eşit ve aktif bir şekilde katılabildiği, çeşitliliğin ve toplumsal adaletin ön planda olduğu bir kent tasarımıdır/planıdır. Bu, sadece fiziksel erişimle değil; aynı zamanda sosyal ve ekonomik fırsatlar açısından da kapsayıcı olmalı. Yani mesele kentsel mekanlara yalnızca fiziksel erişimle ilgili değil, mesele aynı zamanda mekanda güvenle var olmak, mekanı eşitçe kullanmak, onu herkesle eşit bir şekilde dönüştürebilmektir. Adil, eşit ve hak temelli bir mekân yaratmak için, kentsel planlama ve tasarım süreçlerinde kadınların, LGBTİ+’ların ve diğer dezavantajlı hale getirilmiş grupların ihtiyaçlarını merkeze almak gerekiyor. Feminist bir şehircilik anlayışından bahsederken bunu kapitalizmden ve onun kentteki yansımalarından bağımsız düşünemeyiz. Sermaye odaklı kentsel dönüşümler kadınların ve LGBTİ+’ların hayatlarını olumsuz etkiliyor. Birçok grup yerinden ediliyor, LGBTİ+ların ve kadınların kendilerini güvende hissettikleri birçok mahalle soylulaştırma sürecine giriyor. Bunun sonucunda özellikle translar ne kent merkezinde ne de kent çeperinde barınamaz hale geliyor. Şu an translar arasındaki en büyük sorun barınma krizi ne yazık ki. Üzülerek söyleyebilirim ki sorunlarımız sadece şehircilikle çözülebilecek noktada değil. Feminist coğrafyacı Leslie Kern, şehirciliğin ürettiği çözümlere dair şunu diyor (2019): ‘’Tüm bunlara rağmen yine de bir kadın eğer gece arkasından bir yabancı yürüyorsa sokağın karşısına geçecektir.’’ Feminist şehir plancıları olarak kadınlar ve LGBTİ+’lar için plan ve tasarım yapılması için mücadele etmeye devam edeceğiz ama gece karanlıktan korktuğumuzda bunun hesabını soracağımız yer belli.
Son olarak sizin eklemek istedikleriniz nelerdir?
Aktivizmimiz, sürekli bir öğrenme ve gelişme süreci. Her birimizin bu değişime katkıda bulunabileceği ve sesimizi daha geniş kitlelere duyurabileceği platformlar büyük önem taşıyor. Asosyoloji gibi dergiler, farklı seslerin ve hikayelerin paylaşılmasına olanak sağlayarak bilgi ve farkındalık yaratma konusunda kritik bir rol oynuyor. Bu tür platformlar sayesinde, daha adil ve kapsayıcı bir toplum için gerekli diyalog ve anlayış köprüleri inşa edebiliyoruz. Her birimizin, düzeni değiştirmeye dair katkı sağlama gücü olmasını diliyorum. Bizden sonraki nesillere daha iyi bir miras bırakmak için hep birlikte çalışmayı isterim.
Öznesi olmadığımız mücadelelere de omuz verelim isterim. Hak ihlallerine ve nefrete ses çıkarmak için aktivist olmaya gerek yok. Hak ihlallerinin ve nefretin ucu herkese dokunacak ama ses çıkarmak için ucunun herkese dokunmasına da gerek yok. Düzeni çok karanlık bir noktaya evriltmek istiyorlar ve hemen şimdi bunun karşısında durmazsak çok geç olabilir.
Umudumuzu koruyalım, değişimi hayal edelim ve birlikte mücadele edelim.


