Çocuğun Üstün Yararından Düşmanlığa: Çocukların Yargı ile Teması

Türkiye’de çocuk adalet sistemi üzerine tartışmalar, son zamanlarda yeniden sertleşen bir dilin gölgesinde sürüyor. 2005’te yürürlüğe giren düzenlemelerle hukuk sistemine giren “suça sürüklenen çocuk” kavramı, çocuğu fail olarak değil; toplumsal, ekonomik ve kültürel koşulların içinde korunması gereken bir özne olarak görmeyi hedefliyordu. Ancak bugün giderek daha sık karşımıza çıkan “suçlu çocuk” söylemi, çocukları korumaktan çok cezalandırmaya odaklanan bir yaklaşımın toplumsallaştığını gösteriyor. Kavramların bu dönüşümü, yalnızca dilde değil, çocukların yaşamlarında da derin izler bırakıyor.

Bu çerçevede, çocuk adalet sistemindeki dilin, pratiklerin ve yapısal sorunların ne anlama geldiğini tartışmak üzere İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Kardelen Ateşci, Özgürlük için Hukukçular Derneği üyesi Meryem Ağar ve Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Ezgi Önalan ile konuştuk. Çocukların üstün yararı, onarıcı adalet ve devletin sorumluluğu üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’de ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramı, 2005’te yürürlüğe giren düzenlemelerle hayatımıza girdi. Uluslararası sözleşmelerin de etkisiyle çocukların fail değil, suça  sürüklenmiş olarak tanımlanması, onların toplumsal koşullar içinde korunması gerektiğini vurguluyor. Ancak bugün bu kavram, yerini ‘suçlu çocuk’ gibi ifadelerin öne çıktığı daha cezacı bir dile bırakıyor. Sizce bu değişim ne anlama geliyor ve çocuk adalet sistemini nasıl etkiler? 

Av. Kardelen Ateşci: Türkiye’de “suça sürüklenen çocuk” kavramı, Çocuk Koruma Kanunu ile hukuk sistemine girdi. Bu kavramın benimsenmesi, çocukların yalnızca “fiilin faili” olarak değil; içinde bulundukları toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği anlayışına dayanıyor. Temel amaç ise, çocuğun korunması, toplumla yeniden bütünleştirilmesi ve onarıcı adalet mekanizmalarının işletilmesi. Ne var ki, sizin de belirttiğiniz gibi son yıllarda “suçlu çocuk” gibi damgalayıcı ifadelerin giderek daha görünür oluyor. Bu durum, çocuk adalet sisteminin koruma ve onarıcı adalet ekseninden uzaklaşıp cezalandırma odaklı bir paradigmayı benimsemesine işaret ediyor.  Ancak suça sürüklenen çocuk” kavramı da kusursuz bir ifade olarak değerlendirilmemeli. Zira bu tanım, adalet sistemi içerisine giren bir çocuğun doğrudan “suça sürüklendiği” varsayımına dayanarak, çocuğun suç işlememiş olma ihtimalini göz ardı ediyor. Çocuğun etiketlenmesine, yeniden toplumla bütünleşmesinin zorlaşmasına ve hatta suçu olağanlaştırma riskine neden oluyor. Öte yandan, doğrudan “suçlu” ifadesi, çocuğun suça itilmesinde etkili olan yoksulluk, eğitimden dışlanma, aile içi şiddet, göç gibi yapısal sorunları görünmez kılarak sorumluluğu yalnızca bireye yüklüyor. Böylelikle devletin sosyal politika üretme yükümlülüğü geri plana itiliyor; sözleşmelerden doğan sorumlulukları ise görünmez kılınıyor.

Bu noktada, kavramların seçimi ve kullanılan dilin önemi üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Dil ve kavramlar, yalnızca çocuk adalet sisteminin pasif bir yansıması değil; aynı zamanda onun normatif çerçevesini şekillendiren, hukuki ve toplumsal uygulamalara yön veren kurucu unsurlardan biri. Tercih edilen kelimeler, hukuki uygulamaların seyrini, yasa koyucuların yaklaşımını ve yargı organlarının karar süreçlerini etkileme potansiyeline sahip. Dahası, bu kavramlar, medya ve sosyal ağlar aracılığıyla hızla dolaşıma girerek kamuoyunun algısını doğrudan şekillendiriyor. Bu nedenle, özellikle çocuk adaletinde kullanılan kavramların taşıdığı sorumluluk büyük. Damgalayıcı bir söylem; hak temelli bakış açısını aşındırma, çocuğun yeniden toplumla bütünleşme imkanlarını daraltma, devletin çocuklara ilişkin yükümlülüklerini görünmez kılma ve sosyal politika üretim süreçlerini sekteye uğratma riskini barındırabiliyor. Oysa hak temelli, kapsayıcı ve onarıcı bir dil, yalnızca yargı pratiğinde değil, toplumsal algıda da koruma odaklı yaklaşımın güçlenmesine katkı sunuyor.

Av. Meryem Ağar: Çocuk suçluluğu üzerine konuşmadan önce çocukluk ve çocuk kavramının ne ifade ettiğini ortaya koymak gerekir, çocukluk dönemi öğrenme dönemidir, henüz toplumsallaşma sürecinin tam olarak gerçekleşmediği bir dönemdir; bu sebeple çocukların kuralları tam anlamıyla anlayıp uyum sağlayabildiğini söylemek mümkün değildir. 18 yaş altı ve üstü ayrımı toplumsal hayatın her aşamasında nasıl yapılıyorsa herhangi bir suç işlenmesi durumunda cezai sorumluluk anlamında da yapılmak zorundadır. Çocuğun suçlu, şüpheli veya sanık olduğunu değil, suça sürüklendiğini kabul etmek toplum sağlığı için de en gerekli olan bakış açısıdır. Suça sürüklenen çocuk ifadesi, çocukları suç işlemeye iten psikolojik, sosyokültürel, ekonomik nedenleri düşünmeyi, sorgulamayı ve bu anlamda suçla mücadelede suça değil, daha çok çocuğu suç işlemeye iten nedenlere yönelip bu anlamda iyileştirmeler yapılmasını salık veren bir ifade. Çocuk adalet sisteminin de temel bakışı budur; çocuğun üstün yararı gözetilir, cezalandırıcı bakış açısından ziyade çocuğu koruyan, daha onarıcı faaliyetlerle çocuğu topluma iyi bir birey olarak kazandırmaya çalışan ilkeler hayata geçirilir. Ayrıca çocukların yetişkinler gibi şüpheli veya sanık olarak nitelendirilmesi çocuk için oldukça damgalayıcı ve yaralayıcı olacaktır, bu da suça sürüklenen çocuğu daha çok suç işlemeye teşvik eden bir düzlem yaratacaktır. Bu sebeple suçlu çocuk ifadelerinin kullanılmaması toplumun iyiliği için de elzemdir. Çocuklar toplumun en ezilen en savunmasız kesimlerinden biridir, ne olursa olsun suça sürüklenen çocuğun da çocuğu suça iten koşulları düşündüğümüzde esasen mağdur olduğunu kavrayabilmek ve suça sürüklenen çocuklara bu bakış açısıyla bakabilmek gerekir. Suça sürüklenen çocuklara öfke duymak yerine, çocuğu suça iten koşullara, düzene öfkeyi yöneltmek gerekir; çünkü tekrar etmek istiyorum ki, sistem içinde ezilen, belki yok sayılan ve suç işlemeye itilerek yine mağdur olan suça sürüklenen çocuğun ta kendisidir.

Av. Ezgi Önalan: Suça sürüklenen çocuk yani SSÇ kavramı, herhangi bir çocuk bir suç fiili ile temas ettiğinde sorumluluğu çocuğun kendisinden değil çocuğu bu suç fiili ile tanıştıran ve yönlendiren tüm etkenlerden başlatan bir kavram. Çocuk adalet sistemi bu mantıkla devlete şu sorumlulukları yüklüyor: Çocuğun suç ile temasını engelleyeceksin, çocuğu suça itebilecek unsurları ortadan kaldıracaksın, çocuk suç ile temas ettiyse onu koruma altına alacak ve ıslahını sağlayacak, topluma yeniden kazandıracaksın. Bu sistem daha fazla cezayı değil daha fazla onarmayı öngörüyor aslında. Ancak siyasi iktidarın tüm ceza politikalarında olduğu gibi bugün çocuk adalet sisteminde de daha cezacı bir yöntemi benimsemek istediğini görüyoruz. Bu mantık sorumluluğu bireye, konumuz bağlamında çocuğa yükleyen, çocuğu failleştiren, sorumluluk zincirinden devleti ve devlet politikalarını azade eden bir mantık.

Türkiye’de bazı davalar var ki, çocuğun çocuk olarak bile tanınmadığını gördük. Berkin Elvan’dan Rabia Naz’a kadar pek çok örnekte devletin yaklaşımı, çocuğu korumaktan çok başka önceliklere yöneldi. Bugün ‘suça sürüklenen çocuk’ tartışmalarını bu geçmiş örneklerle birlikte düşündüğümüzde, sizce nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Av. Kardelen Ateşci: Çocuğun adalet sistemine girdiği andan itibaren, yaşına ve gelişim düzeyine uygun, onarıcı ve destekleyici bir sürecin işletilmesi gerekir. Bu, yalnızca “suça sürüklenen çocuk” tanımının uygulanmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda mağdur çocuk, korunma ihtiyacı olan çocuk gibi tüm statüler için geçerli. Ancak uygulamada sıklıkla görüldüğü üzere, bazı davalarda devletin öncelikleri; çocuk hakları, korunma ihtiyacı ve çocuğun esenliği yerine, kamu düzeni, güvenlik kaygıları ya da siyasal hassasiyetler ekseninde şekillenebiliyor. Bu tür bir yönelim, yalnızca çocuğun korunma ve esenlik hakkını değil, aynı zamanda Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile güvence altına alınan yüksek yarar ilkesini ve onarıcı destek yükümlülüğünü de ihlali. Neticede bu durum, adalete erişim hakkının etkin biçimde kullanılmasını engelleyerek, çocuğun bazen yaşam hakkına bazen güvenli gelişim ortamından yoksun bırakılmasına ve yeniden mağduriyetine yol açabiliyor. Tabi ki çocuğun yaşadığı çocuk hak ihlallerinin bunlar ile sınırlı olmadığının da altını çizmek gerekir.

Yine geçmiş vakalar, çocukların sistem içinde çoğu zaman korunma ihtiyacının tespit edilmediğini, psiko-sosyal destek mekanizmalarının yetersiz işletildiğini ve adli süreçte çocuğun yüksek yararının geri planda kaldığını gösteriyor.  Üstelik “Suça sürüklenen çocuk” tartışmaları bu çerçevede değerlendirildiğinde, sorunun yalnızca dil ve kavram tercihleriyle sınırlı olmadığı; kökeninde, sistemin yapısal olarak koruma ve onarıcı adalet ekseninde işlememesi yatıyor. Çocuğun adalet sistemiyle ilk temas anından itibaren koruma odaklı bir yaklaşım benimsenmediği sürece, hangi kavram kullanılırsa kullanılsın sonucun büyük oranda değişmeyeceğini söylemek mümkün. Bu durumda çocuk sistem içinde giderek görünmeyen, varlığını kaybeden ve çoğu zaman aynı döngü içinde yeniden mağduriyet yaşayan bir konuma itiliyor.

Av. Meryem Ağar: Evet, tabi bir de böyle bir durum var. Burada toplumsal bir eleştiri de yapmak gerekir. Bir çocuk başka bir çocuğa karşı suça sürüklendiğinde çocuğu canavar ilan toplum, devlet şiddetine maruz kalan veyahut ölümünde siyasi hususlar olan mağdur bir çocuk olduğunda aynı öfkeyi nedense kamu otoritelerine karşı duymuyor, aynı canavarlaştırmayı hak görmüyor. Son zamanlarda Ahmet Minguzzi davası gündemde, davanın basındaki yankılarında da bunu görmüş olduk. Sistem içinde ezilen, kaybolan, yara alan, suça sürüklenen çocuğu suçlamak; sistemi ayakta tutan devleti sorumlu tutmak ve suçlamaktan daha kolay geliyor her zaman. Bu anlamda gündemdeki devam eden suçlu çocuk tartışmaları tamamen iktidarın, devletin, sistemin sorumluluğunu devre dışı bırakıp yok sayar nitelikte. Ayrıca çocuğun çocuk oluşundan kaynaklanan özgü durumunu, çocuk suç işlediği zaman gözetmeyen sistemin çocuk mağdur olduğunda da çocuğu koruyarak, gerekli tedbirleri alarak gözetmeyeceği çok açıktır. Toplumun bakış açısı ve devletin kayıtsızlığı göz önüne alındığında burada tamamen çocuk düşmanı bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Av. Ezgi Önalan: Önceki soruda olması gerekenden bahsetmiş olduk ancak olandan bahsetmek gerekirse AKP döneminde sistemli şekilde bir çocuk politikası işletildiğini görüyoruz zaten. Çocuk bir suç fiilinin hangi tarafında yer alırsa alsın mağdurdur, korunması ve topluma kazandırılması gerekir. Ama Berkin Elvan, Rabia Naz Vatan, Ceylan Önkol ve birçok örnekte gördüğümüz gibi suça maruz kalan pozisyonunda olduğunda dahi öncelik çocuğun üstün yararını korumak değil, hatta failin kim olduğuna bağlı olarak çocuğun üstün yararı kavramı devlete bir ayak bağı. Sadece suç ve ceza sistemleri temelli de bakmamak gerekiyor. MESEM’lerle giderek düşürülen ve yasallaştırılan çocuk işçilik ve çocuk işçi cinayetleri de evlilik yaşı tartışmaları ile tekrar tekrar yasallaştırılmaya çalışılan çocuk evlilikleri de çocukların sistem içinde ne kadar korunaksız, ne kadar yalnız bırakıldığını gösteriyor. Devlet, sadece SSÇ’lere değil, tüm çocuklara yetişkin gibi davranmak istiyor.

Suça sürüklenen çocukların sadece ‘fail’ olarak görülmesi, onların büyüdükleri yoksulluk, eğitime erişememe, çeteleşme riski gibi koşulları görünmez kılıyor. Oysa çocuk adalet sisteminin kağıt üzerindeki ilkeleri, cezayı son çare olarak görüp onarıcı adımlar atmayı öngörüyor. Peki Türkiye’de neden bu onarıcı yaklaşım hayata geçirilemiyor?

Av. Kardelen Ateşci: Bu soruya İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi tarafından hazırlanan 23 Nisan Özel Yayınında yer alan “Çocuk ve Ceza Sorumluluğu: Neo-Liberal Söylemlerin Çocuk Suçluluğu Üzerindeki Etkisi” yazıma da atıf yaparak yanıt vermek isterim.

Türkiye’de çocuk ceza adalet sisteminin temel normatif çerçevesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Çocuk Koruma Kanunu gibi metinlerde açıkça tanımlanmış durumda. Bu metinler, cezayı son çare olarak gören; çocuğun üstün yararını, topluma yeniden kazandırılmasını ve onarıcı adalet ilkelerini esas alan bir yaklaşımı benimsiyor. Ancak uygulamada bu yaklaşımın hayata geçirilememesinin birkaç temel nedeni var.

İlk olarak, sistem çoğu zaman çocuğu yalnızca “fiilin faili” olarak konumlandırıyor. Bu bakış açısı, yoksulluk, eğitime erişememe, aile içi şiddet, göç, çeteleşme riski gibi çocuğu suça sürükleyen yapısal faktörleri görünmez kılıyor. İkinci olarak, güvenlik ve kamu düzeni odaklı politikalar, koruma ve rehabilitasyon amacını gölgede bırakıyor. Bu durum, ceza sorumluluk yaşının düşürülmesi ya da çocukların yetişkin gibi yargılanması yönünde kamuoyu baskısını besliyor. Ya da toplumda, çocukların yalnızca kapalı kurumlara gönderildiklerinde veya bu uygulamaların yoğunlaştırılmasıyla ıslah olacağına dair yaygın bir inanç bulunuyor. Oysa bu yaklaşım, kapalı kurumların çocukların gelişimsel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı sorusunu gündeme getirilmesini engelliyor. Bu bağlamda, yalnızca cezalandırıcı önlemlere dayalı bir sistem, onarıcı adalet mekanizmalarının işletilmesini engellediği gibi çocuğu tekrar bir suç döngüsü içine sokma riskini de arttırıyor. Üçüncü olarak, uygulamada psiko-sosyal destek mekanizmaları ve rehabilitasyon hizmetleri yeterince güçlü değil. Çocuk mahkemelerinin kapasitesi sınırlı, sosyal hizmet birimleri ile yargı arasındaki koordinasyon yetersiz ve tahliye sonrası sosyal destek neredeyse yok denecek kadar az. Bu eksiklikler, çocuğun sisteme ilk temas anından itibaren hak temelli bir süreç yaşamasını engelliyor.

Oysa onarıcı adaletin hayata geçebilmesi için yalnızca yasal düzenlemeler yetmiyor; eğitimden sosyal hizmetlere, yerel yönetimlerden sivil topluma kadar tüm aktörlerin ortak bir çocuk koruma politikası etrafında hareket etmesi gerekiyor. Çocuğu sadece fail olarak değil, korunma ihtiyacı olan bir birey olarak merkeze alan bu yaklaşım, hem yeniden suç işlemeyi önlemeyi temel alıyor hem de çocukların toplumla bütünleşmesini destekliyor. Aslında, bugün yaşanan sorun, dildeki ya da kavramlardaki eksiklikten çok, yapısal ve kurumsal bir yaklaşım sorun. Onarıcı adalet ancak bu yaklaşım değiştiğinde ve koruma yükümlülüğü tüm kurumlarca içselleştirildiğinde gerçek anlamda uygulanabilir hale gelecek diye düşünüyorum.

Av. Meryem Ağar: Kesinlikle, çocukların suçlu veya fail değil de suça sürüklenen şeklinde tanımlanması çocukların içinde bulunduğu sosyoekonomik ve psikososyal etkenleri göz önünde bulundurup onarıcı adalet sistemini hayata geçirmek için elzem. Türkiyede de çocuk adalet sisteminin onarıcı ilkeleri yürürlükte ancak uygulamada bu ilkeler neden hayata geçirilmiyor, çocuklar için neden gerekli adımlar atılmıyor sorusuna cevap aramaya kalkarsak ben bu konuya da feminist perspektifle yaklaşıyorum açıkçası; devlet-aile-toplum, nasıl ki kadını tahakküm altına alıyor ve eziyorsa çocuğa karşı da yine aynı politika güdülüyor. Patriyarkal sistemin tüm o yapı taşları insanın en savunmasız hali olan çocuk halini elbette ki tüm acımasızlığıyla kavrayıp eziyor. Ataerkil aile yapısı içerisinde savunmasız olan çocuklar tıpkı kadınlar ve hayvanlar gibi erkek şiddetinin hedefinde hep. Burada aslında az önce bahsettiğim çocuk düşmanlığı kavramı da ortaya çıkıyor. Çok dile getirilen bir kavram olmasa da aslında belki de binlerce yıldır süregelen ve toplumda çok da yaygın olan bir şey çocuk düşmanlığı. Çocuklar gerçekten toplumun en ezilen kesimlerinden biri diyebiliriz ve daha vahimi bu durum da görünmez kılınıyor. Toplum içerisinde yargılanan, ön yargıya maruz kalan, aile içinde istismar ve ihmal edilen, şiddete maruz kalan, devlet tarafından korunmayan, hakkında gerekli önlemler alınmayan, haklarına erişemeyen çocuklar sistem içerisinde yara alıyor, kayboluyor ve akabinde suça sürükleniyor. Suça maruz kaldığında da, suça sürüklendiğinde  de yalnız bırakılan çocuklar oluyor. Bu anlamda aile, devlet, toplum örgütlü bir işbirliği içinde ve çocuk düşmanlığı sandığımızdan çok daha yoğun ve yaygın aslında.

Av. Ezgi Önalan: Aslında tam olarak soruda bahsettiğiniz, devletin çocuk için sağlamak zorunda olduğu “eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, koruyucu ve onarıcı destek mekanizmaları” gibi sorumluluklarını görünmez kılmak için ceza sistemi bu kadar göz önüne çıkarılıyor. Dünyanın hiçbir yerinde cezaların artması suçu önleyici bir çözüm olmamıştır. Üstelik “çocuk” tanımının ve bu tanıma özel bir adalet sisteminin gerekmiş olmasının sebebi de çocuğun kendisine yönelen ve kendinden dışarı yönelen fiil ve davranışların tam anlamıyla sonuçlarını kavrayamayacak durumda olmasıdır. Bugün medyada “kader mahkumu çocuklar” ile “cani çocuklar” gibi bir ikilik yaratılmaya çalışılıyor ancak ne mahallesinde uyuşturucu çetesinin eline düşen çocuk ne de marketten ekmek çalan çocuk “cezanın arttırılması” ile caydırılabilir.

Türkiye’de hem mağdur hem de suça sürüklenen çocuklar söz konusu olduğunda, adalet mekanizması çocuğun üstün yararını değil, sistemi ve mevcut düzeni koruyor. Bu koşullar altında, çocukların suçla temasını önlemek ve mağdur çocukları korumak için hukuk sisteminde hangi köklü değişikliklere, hangi sosyal politikalara ihtiyaç var? 

Av. Kardelen Ateşci: Türkiye’de hem mağdur hem de suça sürüklenen çocukların adalet sistemiyle karşılaştığı süreçlerde, çoğu zaman sistemin işleyişi ve mevcut düzen ön plana çıkmakta, çocuğun üstün yararı ikinci plana itilmekte; ancak bu durum her çocuk için geçerli değil. Bazı örneklerde adli mekanizmalar, özellikle mağdur çocukların korunmasını ve haklarının gözetilmesini öncelikli kılabiliyor. Yine de yapısal sorunlar ve uygulama eksiklikleri, hem mağdur hem de suça sürüklenen çocukların ihtiyaçlarının sistemin işleyişi karşısında gölgede kalmasına yol açabiliyor Bu bağlamda, çocukların suçla temasını önlemek, mağduriyetlerini azaltmak ve haklarını etkin biçimde korumak için hukuk sisteminde ve sosyal politikalarda köklü değişikliklere ihtiyaç var. Öncelikle, ceza odaklı yaklaşım yerine önleyici, rehabilite edici ve onarıcı adalet mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekiyor. Çocuk mahkemelerinin yetki ve kapasitesi artırılmalı; psiko-sosyal destek, rehabilitasyon, eğitim hizmetleri ve mağdur çocukların güvenliğini temin edecek koruma mekanizmaları etkin bir şekilde işletilmeli Sosyal politika alanında ise, yoksulluk, aile içi şiddet, eğitime erişim eksikliği, göç ve toplumsal dışlanma gibi çocukları hem suçla temas riskine sokan hem de mağduriyete yol açan yapısal faktörlerin ortadan kaldırılmasına yönelik programlar geliştirilmeli.  İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi olarak, birçok STK’nın katılımıyla hazırladığımız Çocuk Adalet Sistemi ve İnfaz Rejimine Dair Politika Belgesi, çocuk adalet sisteminde hem mağdur hem de suça sürüklenen çocuklar için onarıcı ve hak temelli yaklaşımların güçlendirilmesi amacıyla detaylı çözüm önerileri sunuyor. Bu belge, hukuk reformlarının ve sosyal politika önlemlerinin birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koyan önemli bir kaynak ve konuya dair kapsamlı bir perspektif sağlamak açısından referans verilebilir diye düşünüyorum

Av. Meryem Ağar: Aslında hukuk sistemindeki köklü değişikliklerden öte, var olan çocuk adalet sistemi, onarıcı hukuk sistemi hakkıyla hayata geçirilse yine toplumda çok köklü iyileşmeler meydana gelecek. Ancak başka alanlarda olduğu gibi teori ve pratik hiçbir zaman birbirine uymuyor. Burada mağdur ve suça sürüklenen çocuklar için yapılabilecekler şeyler, yalnızca hukuk alanında değil, psikoloji, sosyoloji, sosyal hizmet alanlarının ortak çalışmalarından yararlanılarak mümkün olabilir tabii. Öncelikle barınma hakkından mahrum, sokaklarda yaşayan evsiz çocuklar var; çocukların suça sürüklenmesinde ve mağdur olmasında çok ciddi bir neden. Tüm çocukların güvenli bir konutta yaşayabilmesi gerekir, bu konuda gerekli adımların atılması gerekir. Yine okula gitmeyen veya eğitimine devam edemeyen çocuklar da suça daha kolay sürükleniyor. Bu konuda gerekli denetimlerin yapılması ve çocukların eğitim hayatında sürekliliğin sağlanması gerekiyor. Genel anlamda temel haklarına erişimde zorluk yaşayan, sistemin mağduru olmuş çocuklar suça sürükleniyor; bu açık. Bu konuda devletin gerekli önlemleri alması, çocukların haklara erişimini sağlaması gerekiyor. Yine aynı şekilde aile içi şiddet çocuğu hem mağdur eden hem suça sürükleyen en mühim nedenlerden biri kuşkusuz. Bu anlamda zaten daha önce ifade ettiğim gibi mağdur çocuk ve suça sürüklenen çocuk birbiriyle ilişkili ve bağlı. Devletin aile içi şiddet konusunda ciddi önleyici adımlar atması ve çocukları koruması gerekiyor. ‘’Sağlıklı aile’’ ortamının oluşması için ebeveynlerin de sağlığı ve eğitimi öncelikle iyileştirilmeli, bu anlamda toplum için gerekli mekanizmaların oluşturulması gerekir. Yine suça sürüklenmiş çocukların tekrar suça sürüklenmesini önlemek için devletin çocukların tahliye olduktan veya koşullu salıverildikten sonraki süreçlerini gözlemleyip takip etmesi gerekir. Eğitim, sağlık, meslek edinme, danışmanlık gibi hususlarda çocuklara imkan sağlanmalıdır. Çocukların suça sürüklenmesiyle mücadele ancak çocukların mağdur olmasının önüne geçilerek mümkün olabilir. Bu hususta devletin ciddi bir yükümlülüğü var; toplum sağlığı ve barışı için çocukların yaşamı öncelikle denetim altında olmalıdır, gerekli adımlar atılmalı, önlemler alınmalı, mekanizmalar oluşturulmalıdır.

Av. Ezgi Önalan: Daha önce de söylediğimiz gibi Türkiye’de adeta yıllardır örülen bir çocuk politikası var. İlk ve orta öğrenimdeki eğitim sistemi sürekli değiştirildi, çocuklar bilimden, sanattan, akıldan giderek koparılıyor. Öğretmen yetiştiren üniversiteler niteliksizleştiriliyor. Çocukların en fazla devlet kontrolünde olduğu yerler, okullar giderek şiddetin yeniden üretildiği, bilimsellikten uzak merkezler haline getiriliyor. Sağlık olanakları, kültürel imkanlar giderek yok ediliyor. Mahalleler çetelerin kontrolüne terk edilmiş durumda. Çocukların suçla temasını kesmek isteyen bir siyasi iktidar bu çatlakları gidermek, çocukla daha da yakından ilgilenmek, mesela çocuğu özel tarikat yurtlarına, okullarına, hastanelerine mahkum etmektense devlet imkanlarını genişletmeye çalışmak zorundadır. Oysa biz bunun tam tersini görüyoruz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Av. Kardelen Ateşci: Son soru için belirtmekte fayda görüyorum. Koruyucu ve onarıcı adalet uygulamaları zaman zaman toplum tarafından tamamen cezasızlıkmış gibi yorumlansa da, bu yaklaşım tamamen cezasızlık anlamı taşımıyor. Onarıcı adalet, her suçun etkisini değerlendirmeyi ve çocuğu eylemlerinden sorumlu tutarken, verilen zararı azaltmak için neyin gerekli olduğunu belirlemeyi amaçlıyor. Yine, mağdurların zararlarını ve ihtiyaçlarını ele almayı sağlıyor. Geleneksel ceza hukuku sisteminin aksine, bu yaklaşım aynı zamanda suç davranışının nedenlerini ve tekrar suç işlemenin nasıl önleneceğini ele alıyor. Amaç aslında öncelikle çocukların haklarını merkeze alan ve suç işlenmesini önleyici sistematik mekanizmalarını güçlendirmek. Çocuk bir suç işlediğinde ise eyleminden sorumlu tutulsa dahi müdahaleler yalnızca davranışı cezalandırmakla sınırlı kalmıyor. Aksine cezanın çocuğun davranışının sorumluluğunu kavramasını sağlayan, rehabilite edici ve onarıcı bir araç olarak işlev görmesi, çocuğun güvenli gelişimi, öğrenme fırsatları ile hak temelli ihtiyaçlarıyla entegre edilmesi esas alınıyor. Bu yaklaşım, çocuğun potansiyel olarak daha ağır suçlara yönelmesini engelleyecek şekilde yapılandırmayı önemsiyor ve bireysel iyileşme ile toplumsal güvenlik arasında dengeli bir çerçeve sunuyor. Dolayısıyla onarıcı adalet, çocuk suçluluğunu azaltmak için çocuğun eylemlerinin sorumluluğunu kavramasını sağlayan, hak temelli, rehabilite edici ve toplumsal güvenliği gözeten bütüncül müdahaleler sunuyor. Bu hususu vurgulamayı, röportajın bütünlüğünü korumak açısından hem önemli hem de gerekli bulduğumdan eklemek istedim.

Av. Meryem Ağar: Son olarak söylemek istediğim defalarca söylediğim gibi çocuklar insanın en savunmasız en ezilen halini yansıtıyor. Çocuklar için bir şeyler yapabilmek tüm toplumun sorumluluğu, en azından herkes içindeki çocuk düşmanıyla yüzleşmeli. Değişim ancak kolektif bir bilinç var olursa ortaya çıkar. En azından hepimizin bir zamanlar çocuk olduğunu unutmadan onlara öfkeyle ve nefretle bakmak yerine anlayışla, şefkatle yaklaşmalıyız. Rakel Dink ne güzel söylemişti: ‘’Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…’’ İşte bunu unutmamak ve içselleştirmek gerekiyor. Karanlığı körüklemekten ve örgütlemektense; o karanlıkta ışık saçmak, en azından çocuklara göz olabilmek, hiç olmazsa ellerinden tutabilmek… Ben bunu varoluşsal bir sorumluluk olarak da görüyorum, bir zamanlar olduğumuz kişiye bir borç.

Av. Ezgi Önalan: Çocuk adalet sistemi devletin tüm çocuk politikalarıyla iç içe. Gördüğümüz gibi siyasi iktidar çocuk konusunda MESEM’inden SSÇ’sine bütünlüklü bir politika izliyor. Bizim de bu politikanın tamamına karşı çıkmamız gerekiyor. Son olarak, suça sürüklenen çocuk da suça maruz kalan çocuk da mağdurdur, fail olan çocukları suça sürükleyen sistemdir.

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku