6 Şubat 2023 depremlerinin üzerinden iki yıl geçti, ancak Hatay hâlâ bir enkazın içinde yaşamaya ve yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Deprem, sadece fiziksel bir yıkımı değil, aynı zamanda bir hafıza mücadelesini, bir aidiyet sınavını ve felaket kapitalizminin en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalan insanların direncini de beraberinde getirdi. Hatay, bir yandan kentsel dönüşüm adı altında belirsizlik ve mülksüzleşmeyle boğuşurken, diğer yandan dayanışmanın ve kolektif hafızanın gücüyle kendi tarihini yeniden yazmaya çalışıyor.
İmre Azem’in Hatay belgeselleri, bu yeniden yazım sürecinin bir kaydı olarak karşımıza çıkıyor. Sadece deprem anını değil, sonrasındaki dönüşümü, kentin belleğini, sanatın direniş ve iyileşmedeki rolünü de gözler önüne seriyor. Bu söyleşide, Hatay’daki inşaat rantı, mülksüzleşme süreçleri, kentsel dönüşümün yarattığı bellek kaybı ve sanatın kolektif iyileşmedeki rolü üzerine konuştuk.
Hatay’da belgesel çekerken, kameranızın kaydettiği ama belki de kelimelerle tam olarak anlatılamayan en çarpıcı an neydi?
Bir kere Hatay zaten o kadar zor bir dönemden geçiyor ki, çoğu zaman oradaki yaşam şartlarını anlatmakta kelimeler yetersiz kalıyor. Bu şekilde birçok andan bahsedebilirim, ama bence en çarpıcı olan insanların ruh haliydi. Her gidişimde farklıydı bu ruh hali, ama en son gidişimden bahsedecek olursam, insanlardaki o belirsizlik ortamının yarattığı endişe, kaygı ve yorgunluğun çekimlere kelimelerden daha kuvvetli bir şekilde yansıdığını düşünüyorum.
Rezerv alan ilanları, mülksüzleşme süreçleri, hukuki belirsizlikler… Hatay halkı kendi evinde bir sabah uyandığında, artık orada yaşam hakkına sahip olup olmadığını bile bilmez hale getirildi. Felaket kapitalizmi Hatay’da nasıl işledi? Bu süreç insanların kente olan aidiyet duygusunu nasıl değiştirdi?
Felaket kapitalizmi Hatay’da tam anlamıyla bir deney alanı buldu kendine. Öncelikle bunu iki yönlü olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, afet öncesi sermaye birikim süreçlerinin özellikle inşaat sektöründeki uygulamalarıdır. Bilimsel süreçleri yok sayan, rantı maksimize etmek uğruna tüm denetim mekanizmalarını ortadan kaldıran veya anlamsız kılan, derin yolsuzluk döngüleri ile hukuki süreçlere müdahale ederek bir anlamda cezasızlığı üreten bir sistemden bahsedebiliriz. Bunun sonucu ise kırılgan, afetlere dayanıksız kentlerdir. Bu sayede doğal bir afet olan deprem bir katliama dönüşür. Bu bile zaten tek başına yaşam hakkımızın ihlali suçunu oluşturur bana göre.
Felaket kapitalizminin ikinci yönü ise felaketin sonrasında yaşanan, bizzat sermaye birikim sürecinin sebep olduğu yıkımdan rant devşirme çabasıdır. Depremin ilk anından başlayan bu çaba Kızılay’ın çadır satması kepazeliğinden konteyner kent kurulacak diye el konan tarım arazilerine, maliyeti düşürmek uğruna yüzlerce yıllık zeytinliklerin üzerine hunharca boşaltılan molozlara, yine maliyeti düşürmek uğruna yaşam alanlarının bağrına dikilen beton santrallerine, pervasızca aynı zemine aynı inşaat yönetmeliği ile ve aynı malzemeyi kullanarak yükselen beton bloklara ve daha nice örneklerle gözümüzün önünde devam etmektedir.
Türkiye’de afet yönetimi ve kentleşme anlayışı sürekli aynı hataları tekrarlıyor. Mevcut zihniyet değişmeden, gerçekten dirençli kentler inşa etmek mümkün mü?
Maalesef değil. Biz kentleri metrekare olarak algılamaya, üzerinden para kazanılacak, sermaye birikimine zemin hazırlayacak, yatırım yapılacak beton yapılar olarak gördüğümüz sürece maalesef afetlere karşı insanlarımızı koruyacak kentler inşa edemeyeceğiz. Kentler orada yaşayan kent sakinlerinin aralarındaki ilişkilerin, yani yaşamın var ettiği mekanlardır. Kent; insanıyla, hayvanıyla, doğasıyla bir bütün olarak yaşam için vardır. Ancak bunu idrak ettiğimiz zaman ve bu sermaye hegemonyasına direnerek afetlere karşı dayanıklı kentler inşa edebiliriz.
Belgeseliniz, Hatay’ın hafızasını ve insanların yaşadıklarını kayıt altına alıyor. Peki, sizce biz bu hafızayı sadece bir belgesel olarak mı saklamalıyız, yoksa bu görüntülerin bizden talep ettiği bir hesaplaşma da var mı?
Bence belgeselin değeri insanları harekete geçirme potansiyelinde yatıyor. Elbette bir belgeleme misyonunu da yerine getiriyor, gelecek yıllara bir kayıt bırakıyor; bu çok değerli, ancak insanları bugün harekete geçirmek değişimi başlatmak için elzem. Öncelikle burada bizim dikkatimizi vermeye değer bir mevzu olduğunu göstermek önemli. Ayrıca fiziksel gösterimler de insanları bir araya getirdiği ve etkileşim alanı sağladığı için bu eylemselliğe zemin hazırlarlar, o yüzden ben bu gösterimleri de çok önemsiyorum.
Belgeselde tiyatro, dans, müzik gibi sanat alanlarının mekânsal ve kolektif hafızayı koruma noktasında bir direniş biçimi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Sizce sanat, kolektif iyileşme sürecinde nasıl bir araç oldu? Deprem sonrası bellek ve dayanışmayı güçlendirmek için yapılan sanat projeleri var mı?
Psikolog değilim, ama düşüncelerin ve kelimelerin yetersiz kaldığı bu gibi durumlarda ruhsal deneyimlerin sanat yoluyla dışa vurumunun toplumsal iyileşme süreçlerinin çok önemli bir parçası olduğunu görmek için bir uzmanlığa ihtiyaç yok. Bu çok bariz hissediliyor zaten. İlk sorunuzda sorduğunuz bu kelimelerle anlatması güç hislerden birisi de bu bence. Bilmiyorum bunu belgeselde ne derece izleyiciye geçirebildim, ama Hatay’da gerek çocuklarla yapılan sanatsal aktivitelerde, gerekse topluca yapılan konser, sergi gibi organizasyonlarda sanatsal üretimin ve bunun toplu deneyiminin ruhsal iyileşmeye ve insanlar ardındaki bağların kuvvetlenmesine ne kadar önemli bir katkı yaptığını çok net görebiliyorsunuz.
Hatay’ın kültürel mirası ve çok kültürlü yapısı, deprem sonrası nasıl bir tehdit altında? Yeni inşa edilen yapıların, eski Hatay’ı unutturma gibi bir işlevi olabilir mi?
Depremden sonra çok üzülerek gördük ki, Hatay’da mekana o tarihi ruhunu veren birçok yapı, tescilli olsun veya olmasın, ya yıkıldı ya da çok büyük hasar aldı. Bu yıkıma rağmen aslında bu yapıların çoğu ya onarılarak korunabilir ya da aynı taş malzemeyi koruyarak tekrar inşa edilebilirdi. Maalesef bu yapılmadı. Yine inşaat sektörünün kazançlarını maksimize etme güdüsüyle hareket etmesi sonucu bu yapılar ortadan kaldırıldı. Hatta hala ayakta duran, korunması için çok küçük müdahalelere ihtiyacı olan tarihi yapıların bile göz göre göre yıkıldıklarına şahit olduk, ki bunu belgeselde de görebilirsiniz, tesadüfen böyle bir ana denk geldim çekimler sırasında.
Yeni yapılan binaların eskisine benzeme olasılığı maalesef yok, böyle bir çaba da yok zaten. Maliyeti en düşük olacak şekilde, tarihi “görünümlü” yani taş veya ahşap kaplamalı betonarme yapılar yükseliyor kentin her tarafında. Bu inanılmaz bir bellek kaybına yol açıyor kaçınılmaz olarak.
Diğer bir mesele de, duyduğumuz kadarıyla yapılan yeni konutların kalite standartlarının hiç de iyi olamamasına rağmen fiyatlarının çok yüksek olması. Depremzedeler yaşadıkları onca acının üzerine bir de mülkiyetlerinin kaybı ile karşı karşıyalar. Konutlar konusunda yaşanan onca belirsizliğe rağmen net olan bir şey var, o da yeni yapılan konutların çoğu zaman depremden önce orada yaşayanlar için ulaşılamaz olması. Bu da kaçınılmaz olarak demografik bir dönüşüm anlamına geliyor. Eskiden orada yaşayanlar maddi imkanlarının el verebildiği, çeperdeki TOKİ konutlarına taşınacaklar; dışarıdan gelen daha varlıklı bir kesim ise Asi nehri kenarında veya tarihi kent merkezinde yapılan yeni sitelerde oturacaklar. Antakya’nın kadim kimliğinden eser kalmazken, onun “betonarme üzeri ahşap kaplama” bir taklidi turizm sermayesi için kenti pazarlama aracı olarak işlev görecek.
Gündelik hayatın devamlılığı, yıkım ve iyileşme süreci arasında nasıl bir mücadeleye dönüştü? İnsanlar hangi pratiklerle şehirde kalmaya, Hatay’ı yeniden yaşamaya çalışıyor?
Hatay’da hayat çok zor. Gündelik yaşamın kendisi zaten bir mücadele. Depremin üzerinden tam 2 sene geçmiş olmasına rağmen su, elektrik ve iletişim altyapılarının hala ayağa kaldırılmamış olması başlı başına bir skandal. Eğitim-Sen’in verilerine göre deprem öncesine göre okul sayısı yarı yarıya düşmüş durumda. Hatay Tabip Odasına göre deprem sonrası yeniden inşa edilen hastaneler bile çok yetersiz, mesela onkoloji servisi Hatay’da yok. Deprem öncesinde mesela kanser tedavisi gören bir hasta, tedavisine Hatay’da devam edemiyor artık. En yakın Onkoloji servisi Adana’da, oraya gitmek zorunda insanlar. Devletin vergi muafiyeti için uyguladığı mücbir sebep kaldırıldı, ancak insanların yaşamlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları ekonomi döngüsü sağlanabilmiş değil. Devlet kurumları Hatay’da sanki böyle bir yıkım yaşanmamış gibi davranıyorlar. Personel atamalarında mesela, bir Kayseri, Antalya, Konya gibi muamele görüyor Hatay. Bütün bunlar elbette iyileşmeyi bırakın, yas tutmayı bile ertelemelerine sebep oluyor insanların.
Benim gördüğüm tek ayakta kalma yolu, dayanışma. Hatay’ın şansı, insanının yüzyıllardır dayanışma kültürü ile yoğrulmuş olması, çeşitli dayanışma pratiklerinin hayatın bir parçası olması. Hataylıları ayakta tutan da bu ve de tabii ki benim başka hiçbir yerde şahit olmadığım bir aidiyet duygusu var burada. Hataylıları burada tutan da bu, bu kenti gerçek anlamda o eski ruhuyla ayağa kaldıracak olan da bu aidiyet ve dayanışma.


