Barış yalnızca siyasetin sınırlarına hapsedilecek bir gündem değil, toplumsal yaşamın yeniden kuruluşunu, ortak bir dilin ve hafızanın inşasını da gerektiriyor. Silahların susmasının ötesinde, ayrımcı kalıpları aşan, çoğulcu ve eşitlikçi bir düzeni kurma hedefi, sanatın ve kültürel üretimin de sorumluluk alanına giriyor. Sanat, bu noktada hem yaratıcı çözümler geliştirme hem de geniş kitlelere ulaşma gücüyle barışın toplumsallaşmasında önemli bir köprü işlevi görüyor.
Biz de sanatın bu kurucu rolünü, kültürel alanın barışla ilişkisini ve sanatçının çağının politik sorumluluklarını üstlenme biçimlerini tartışmak üzere Özgürlük için Sanat İnisiyatifi’nden Doç. Dr. Süreyya Karacabey ile söyleşi gerçekleştirdik.
Barış süreci, yalnızca siyaset alanında değil, kültür ve sanat alanında da yeni bir söz söyleme imkânı yaratabilir. Geçmişte bu alan çoğunlukla temsili etkinliklerle sınırlı kaldı. Sizce, kültür-sanat alanındaki aktörler, olası bir barış sürecinde nasıl görevler üstlenmeli?
Biz sanatçının sadece estetik üretimlerin bir öznesi olduğunu düşünmüyoruz, benzer biçimde kültürel üretimlerde olan insanların da yaşadığı çağa, içinde bulunduğu politik koşulların getirdiği açmazlara karşı sorumluluk duyup risk alması gerektiğini düşünüyoruz. Zaten inisiyatif bu bakışın etrafında örgütlendi, “başlangıçta eylem vardı”, kuruluş mottomuzdu ve olup bitenler karşısında sessizliğe gömülenlere bir seslenişti. Toplumsal barış bir ihtimal olarak belirdiğinde bile, bunu hayata geçirmek, ayrımsız bir toplumsal yaşam fikrini örgütlemek herkesin görevidir ama kitlelere ulaşmak, işitilecek bir sese sahip olmak açısından sanatçılar ve kültürel üretimde bulunanlar daha fazla sorumluluğa sahiptir. Burada iki şey öne çıkar: yaratıcı çözümler konusunda sahip olunan avantajlar ve düşünce üretip bunu yazıya dökme konusundaki beceri. Ve bunları çoğunluğa iletme konusundaki ayrıcalıklar. Dolayısıyla söz konusu özneler, sorumluluk hissettiklerinde yapabilecekleri şeyi onlara bildirmek zaten gerekmez, kırılgan bir zeminde nasıl yürüneceğinin bilgisi en çok onlara aittir, siyasetçilere değil. Siyaset, imkânların pragmatik düzenlenişinden ibarettir, oysa sanatçı, edebiyatçı için mesele, inşa edilecek yeni ilişkiler biçimidir, yeni bir dildir, ortak bir duyuşun ezberlerin ötesinde biçimlenmesi için atılacak adımlardır. Bu sorumluluğu üstlendiğinde herkes, yapılabilecek şeylerin çokluğuna çarpacaktır aslında çünkü görev kelimesinin soğukluğu, kişisel olanı toplumsala bağladığınızda içselleşir, sahicileşir ve üstlenilen bir şey haline gelir.
Barış, yalnızca silahların susması değil, toplumsal ilişkilerin yeniden inşası demek. Bu anlamda sanat, barışın toplumsallaşmasında ve toplumsal rızanın inşasında önemli bir köprü olabilir. Sizce, sanat bu kurucu rolü nasıl üstlenebilir?
Evet, barış silahların susması değil, toplumun tekrar yoluyla ikna edildiği ayrımcı kalıpların sarsılması, kısa sürede gerçekleşemeyeceği bilinen, başka bir gelecek tahayyülüyle çıkılan yolda bir uzak hedeftir. Şimdinin içinde bir potansiyel olarak duran ama en çok geleceği kurtarmak projesine eklemlenen bir hedeftir. Bu uzun bir çaba ister, çok uzun zamandır çeşitli ideolojik aygıtlar yoluyla işlenen ve ayrımcılık dilini, nefreti doğallaştıran, sert yargıları, önyargıları bir duvar haline getiren bir tarihe karşı verilecek bir mücadeledir. Sahici bir yüzleşme, onarıcı adalet ve eşitlik temelinde kurulacak ortak bir yaşamın tesisi için mücadeledir. Dünyanın her yerinde sanatçılar, savaşların birbirine düşman ettiği insanları, ortak acılar ve insan olmanın ortak özellikleri konusunda yaptıkları çalışmalarla birleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü belirli bir biçimde siyaset yapmanın tek garantörü ayrımcılık üretip halkları birbirine düşman etmektir. Bu, bütün zamanlarda yönetme sanatının asal bir unsurudur ve zaten çağına sorumluluk duyan sanatçılar, yazarlar hep bununla mücadele etmişlerdir. Örnekler çoktur, içinize kaçmış devleti bir tarafa koymayı başarıp hak ve özgürlüklere eşitlikçi bir açıdan bakmayı başardığınızda zaten hakikat önünüzde belirir. Sorumluluk alan ve mücadele eden sanatçıları “angaje” olarak suçlayanlar, en keskin bağlanmaya kendilerinin sahip olduğunu fark bile etmezler. Çünkü bir yönetim organizasyonu ile varlıklarını birleştirmiş, savaştan kazanan tarafın çıkarlarıyla bireysel kazançların ortak olduğu konusunda bir yanılsamaya kapılmışlardır. Bu durumda toplumsal barış için mücadele etmek aslında sınırların ve politik belirlemelerin dışında hayat istemenin bir biçimidir. Bunu yaygınlaştırmak, doğal olanın aslında bu tür bir hayatı istemek olduğunu insanlara anlatmak imkânsız değildir, çünkü kimse sürekli bir çatışmanın ve huzursuzluğun içinde yaşayamaz. Bu, bütün karşı argümanlara rağmen anlatılabilir, siyaset bunu baltalamaya çalışırken karşısında hep aykırı seslere sahip sanatçıları bulmuştur. Çıkış noktası burasıdır: daha evrensel ilkeler etrafında örgütlenebileceğimiz bir dünya hayali ve bunun için sorumluluk almaktan çekinmeyip dar siyasi yapılanmaları aşan bir hedef için uğraşmanın önemini anlayıp anlamaya çalışmak. Ama önce sanatçıların kendi bakış açılarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Dünyaya, topluma buradan bakıldığında inşa edilecek gerçekliğin kurucuları haline getirirsiniz kendinizi, çeşitli formlarda ve çeşitli yollarla.
Özgürlükçü ve çoğulcu bir barış, kültürel çeşitliliğin güvence altına alınmasını da gerektirir. Buna rağmen, geçmiş süreçte kültürel üretim, ana dillerin, hafızaların ve sanat biçimlerinin görünürlüğünü artırmakta sınırlı kaldı. Sizce, kültürel alanda gerçekten çoğulcu bir üretim pratiği kurabilmek için hangi adımlar atılmalı?
Kültürel alanda çoğulcu bir bakış açısını tesis etme meselesi, dünyanın her yerinde henüz tam olarak gerçekleştirilmiş bir şey değil. Sanatın tarihini bir çeşit dışlamalar ve içermelerden oluşan pratikler bütünü olarak görmeye başladığınızda, egemen olanın dışında kalanların ikincilleştirildiğini görürsünüz. Kadınlar, göçmenler, LGBTİ+’lar, makbul olmayan yurttaşlar vb. bir listeyle karşılaşırız, ayrımcılıkların bu alanda nasıl dışlayıcı biçimde işlediğini gösteren. Özgürlükçü bir sanat ortamının kurulabilmesi için sanat ve kültürel ortamda keskin bir refleksin varlığına ihtiyaç var. Yasal düzenlemeler, nefret suçunun, ayrımcılıkların, sanat yapma ve yayma hakkının herkes için doğal bir hak olduğunu tanımak dışında — bu tür uygulamalara karşı hemen tepki verebilen bir kamuoyu pek çok şeyi belirleyebilecek güce sahiptir çünkü. Ülkedeki yasaklar, sansürler, ağır bir çifte standart oluşturduğunda bunun temel bir varoluş hakkına müdahale olarak algılanmasının yaygınlaştığını düşünün, devletin kriminalize ettiği yerleri genişletip geçersizleşecek eylemleri düşünün, pek çok şey farklı olabilir o zaman. Ama bütün yasaklar karşısında sessizliği seçtiğinizde, kendi dilinde şarkısını söyledi diye birini engelleyenin düzenine eşlik etmeyi sürdürürsünüz ve değişim yolunda herhangi bir adım zaten imkânsızlaşır. İşte bu durumda kolektif olarak sahiplenilmediğinde yapılan bütün çalışmalar, sınırlı örneklere ya da turistik malzemelere dönüşür. Öyle olmasını istemediğinizde bile dar bir alanda gerçekleşen kurtarma jestlerine dönüşür. Bunu yapmak zorunludur, çünkü görünmesine izin verilmeyeni, hafızadan silinmeye çalışanı kurtarmak zorundasınızdır. Bu durumda da sizin belirttiğiniz şey vuku bulur: “Kültürel üretim, ana dillerin, hafızaların ve sanat biçimlerinin görünürlüğünü artırmakta sınırlı kalır.” Başkasının hafıza içeriklerine, ifade etme biçimlerine tartışmasız bir biçimde ve kolektif olarak sahip çıktığınızda değişim başlar ve yasal düzenlemelerin çok dışında bir şey, olması gereken meşruiyet hakkı yayılır ve ortak toprakların dokusunun bir zenginliği olarak görülmeye başlar. Siz düzenli bir biçimde oyununuzu oynarken, arka sokaktaki bir tiyatroya sadece ana dilleriyle oyun yapıldığı için polis ordusuyla baskın yapılıp kulislerden oyuncular toplandığında sessiz kalıyorsanız, bu, oradaki oyuncuların özgürlük hakkının gaspı değildir sadece, sizin özgürlüğünüzün de gaspıdır. Böyle bakmayı öğrendiğimizde çok şey değişecek ve sanat kendi diliyle konuşmayı başaracaktır. Özgür bir sanat alanı arzusu, bir “fazla” değildir, çünkü olması gerekendir. Çoğulculuğu sindirdiğinizde ayrımın dili hükümsüzleşir ve bunu bir başka halka destek için değil, kendi varoluşunuzun teminatı olarak gördüğünüzde kültürel çeşitlilik, zaten baskıcı olanın karşısında belirmenin, yürümenin bir yolunu bulur.
Geçmiş barış sürecinde sokak forumlarından belgesellere, tiyatrodan kamusal sanat projelerine kadar pek çok girişim ortaya çıktı ancak süreç sona erdiğinde çoğu dağıldı. Sizce, kültürel üretimlerin barış sürecine bağlı kalmadan, kalıcı bir toplumsal hafıza hattı olarak varlığını sürdürebilmesi için nasıl bir strateji geliştirilmeli?
Geçmiş barış sürecinde kültürel girişimler ve sanatsal müdahaleler çok daha kapsayıcı ve belirgindi. Daha fazla insanın destek verdiği, dâhil olduğu bir süreçten geçilmişti. Ancak bitirilme kararına büyük bir şiddet tekelinin toplumun bütün kesimlerine uygulanması eşlik etti, barış sözcüğü kriminalize edildi, insanlar bu yüzden tutuklanıp işlerinden atıldılar. Çok sert zamanlardan geçildi: bombalar, kitlesel ölümler ve en ufak ses çıkaranların “terörist yanlısı” olarak yaftalandığı zamanlardan geçildi. Şimdi çoğunluğun sistematik biçimde şiddetle sindirildiği dönemin sonrasındayız, o dönemde destek verenlerin endişeyle baktığı, yeniden korkunç olayların patlak verebileceği bilgisinin zor yoluyla öğretildiği bir sonranın. Güvenin, gelecek ümidinin toplumun her kesiminde söndürüldüğü bir sonranın. İşte bu noktada güçlü bir biçimde ayağa kalkmamız ve birbirimizi mücadele için ikna etmemiz gerekiyor. Çünkü başka şansımız zaten yok, çıkacaksak buradan birlikte çıkacağız ve ısrar etmenin, inat etmenin dışında bir biçim yok. Kimse bize barışçıl bir toplum sunmayacak, onu bizim inşa etmemiz gerekiyor. Bunun bilincine varmış olanlar, kalıcı bir toplumsal barış için elini taşın altına koyması gerekliliğinin farkında ve daha önceden de söylediğim gibi, başka bir toplumsal düzenin tesisi siyasete havale edilemeyecek kadar önemli bir şey. Forumlara, yürüyüşlere, film gösterilerine, sergilere, dijital araçların kullanımına barışı toplumsallaştırmanın ve yaygınlaştırmanın biçimleri olarak bakmak gerekiyor. Belki uzun yıllara ihtiyaç var, bir takım sabitlikleri dağıtmanın, yeni bir ortak duyuyu kurmanın, kolektif hafızalardaki negatif birikimleri duygu değiş tokuşlarıyla, birbirinin hikâyelerini dinlemekle azaltmanın yolunu bulmanın zamana ihtiyacı var. Ama sanatın zamanı hep şimdidir, gelecek için çalışsa bile şimdidir. Bir “bellek laboratuvarı” olarak sanat sabrı bilir ama görevin aciliyetini hep önceden kavramıştır. Herkesi kapsayan bir görev bu: değişim için, kalıcı bir barışın tesis edildiği toplum için her yerde ve her biçimde çalışmak. Konuşmanın, yazmanın bütün biçimlerini bunun için seferber etmek, bir araya gelmenin yollarını örgütlemek. Tekrar yoluyla öğretileni, tekrar yoluyla değiştirebiliriz.
Barış, yalnızca ulusal ölçekte değil, yerel kültürel ekosistemlerde de kurulmak zorunda. Yerel sanatçılar, atölyeler, kültür mekânları bu sürecin önemli aktörleri olabilir. Sizce, bu yerel kültür ağlarını barış talebiyle buluşturmak için nasıl bir örgütlenme dili kurulmalı?
Toplumsal değişim için mücadele zaten merkezi bir noktadan bakılabilecek ve belirli mekânlarda örgütlenebilecek bir şey değil. Toplumsal gövdenin içinden sayısız ağlar, damarlar geçmekte, yerel inisiyatifler ve onların doğrudan bağ kurabileceği ilişkilere ve değişimin ancak bir bütün olarak kavranırsa işlevsel olacağını düşünen bir akıl yürütmeye ihtiyaç olduğu aşikâr. Esasında “yerel kültürel ekosistemlerin” hep dışarıda bırakıldığı ve merkezi olanın güçlendikçe onların seslerinin işitilmez olduğu bir tarih, ortak tarihimiz. Bunun özellikle sadece barış mefhumuyla ilgili değil — genel anlamda da sesleri tekleştirme ve tekelleştirme biçiminde yıkıcı sonuçları hep oldu ama o, başka bir meselenin parçası. Barışın toplumsallaştırılması açısından bakıldığında, yerel kültürel sistemlerin ortak bir hedefe bağlı ama özerk biçimde çalışması çok önemli görünüyor. Temas etme güçleri, “dışarıdan gelen”lerin gücünden doğal olarak çok daha kuvvetli ve bu aynı zamanda onların kendi güçlerine de katkı sunacak bir form. Ortak bir dilin, hafızanın taşıyıcısı çünkü onlar ve dışsal bir aklın yabancılığına sahip değiller. Aslında sorduğunuz anlamda bu yapılıyor zaten, toplumsal barış için en fazla çalışanlar, bildiğim bir örneği vereyim: Amedli sanatçılar. Sadece siyasete bağlı işaretle hareket etmeden, ortak bir dilin nasıl mümkün olabileceği konusunda yıllardır üretim yapıyorlar. Çünkü bu çatışma ortamı, yereli çok daha fazla etkiliyor, onların hayatlarının tam ortasından geçiyor. Yanan yerin içinde olmanın getirdiği bir sorumluluk bilinci ve aciliyet duygusu zaten oralarda hep var. Çünkü orada, oralarda kanayan şey, büyük kentlerde kültürel üretim yapanların pek fazla tanık olmadıkları türden şeyler.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu süreçte herkese bir rol düşüyor diyebilirim, son olarak. Artık hepimize bıkkınlık veren, temel hak ve özgürlüklerimizin çerçevesini daraltan, nefes almakta zorlandığımız toplumsal yaşamı dönüştürmek için ortak bir hedefe ve çabaya ihtiyacımız var. Politikacıların dar görüşü ve kısa ömürleriyle kıyaslayamayacağımız kadar uzun ve geniş bir hedef bu. Oraya sıkışmadan kendimizi, hayatımızı, haklarımızı nasıl kurtarırız diye baktığımızda yol da genişler, çözüm biçimleri de.


