“Barış Her Zaman Düne, Bugüne ve Geleceğe Aittir”

Barış Bildirisi’nin imzalanmasının üzerinden on yıl geçti. Bu on yıl, barış talebinin nasıl kriminalize edildiğini, akademinin nasıl sessizleştirildiğini ve olağanüstü bir dönemin nasıl kalıcılaştığını da gösterdi. Barış Akademisyenleri deneyimi, Türkiye’de barışın tarih, demokrasi, üniversite ve gündelik hayatla iç içe geçen çok katmanlı bir siyasal mesele olduğunu görünür kıldı. 

Bu söyleşide Doç. Dr. İsmet Akça ile, barışın negatif ve pozitif anlamlarını, üniversitelerin geçirdiği dönüşümü ve Barış Akademisyenleri sürecinin Türkiye’de akademi–siyaset ilişkisine dair neyi açığa çıkardığını konuştuk.  

Barış Bildirisi imzalandığında barış, esas olarak devlet politikalarına dönük bir siyasal çağrı, çatışmanın sona ermesine ilişkin kamusal bir talep olarak formüle ediliyordu. Ancak geçen 10 yıl, barış akademisyenlerinin deneyimi üzerinden barışın aynı zamanda hayatta kalma, dayanışma kurma, onarılmamış yaralarla yaşama ve gündelik hayatı yeniden örgütleme meselesi olduğunu da gösterdi. Bugün, 10 yıl sonra geriye dönüp baktığınızda, sizin için “barış” ne anlama geliyor; bu kavram hem siyasal hem kişisel düzlemde nasıl bir dönüşüm geçirdi? 

Barışın anlamı benim açımdan çok da fazla değişmedi. Barış Bildirisi imzalandığında barış, tam da o konjonktürde siyasal şiddetin yükseldiği, insan hakları ihlallerinin arttığı, çatışma ortamının belirginleştiği, metropoller dâhil bombalamaların yaşandığı ve Kürt illerinde sivil alanları da içeren yeni bir askerî-politik stratejinin devreye sokulduğu bir bağlam içinde tartışılıyordu. Dolayısıyla burada devlete —vatandaşı olduğumuz devlete— bu şiddet ortamının durdurulması yönünde bir çağrı söz konusuydu. En azından literatürde “negatif barış” olarak adlandırılan, silahlı çatışmanın durduğu bir ortamın aciliyetle tesis edilmesi hedefleniyordu. Bunun haricinde ise 2013–2015 dönemine, özellikle de 7 Haziran seçimleri sonrasındaki çatışma ortamından önceye baktığımızda, Türkiye’de barışı görece diğer boyutlarıyla da konuştuğumuzu görüyoruz. Toplumsal boyutlarıyla, tarihle hesaplaşma boyutlarıyla barış çok daha fazla bir kamusal tartışma konusuydu. 

Barış Bildirisi sonrasında yaşanan ihraçlar ve baskılarla birlikte, bizlerin yaşadıklarıyla eş zamanlı olarak, barış fikrinin kriminalize edilmesi süreci başladı. Barış Akademisyenleri’nin metnine ve doğrudan kendilerine yönelik saldırılar, bir yandan Kürt meselesinin militarizasyonuna, diğer yandan barış talebinin kriminalizasyonuna yol açtı. Uzun yıllardır zaten kriminalize edilmiş bir hak ve ihtiyaç olan barış talebi, bu süreçte kamusal alanda neredeyse konuşulamaz hale geldi. Bu anlamda çok büyük bir sessizleşme yaşandı. Bana kalırsa bu sürecin en büyük etkisi buydu. Elbette kişisel hayatlar üzerinde de pek çok etkisi oldu; ancak on yıl önceye ve bugüne baktığımda, barışın benim için benzer anlamlara geldiğini düşünüyorum. Klasik bir ayrım üzerinden gidersek, negatif barış, herhangi bir sosyo-politik sorun etrafında silahların konuştuğu bir sürecin durması anlamına geliyor. Silahların devrede olmadığı bir durum olmadan barıştan söz etmek zaten mümkün değil. Ancak bunun ötesinde pozitif barış, yani kalıcı toplumsal barış, silahlı çatışmanın üzerinde yükseldiği sorun zeminine dokunmayı gerektiriyor. Bu zemin, tarihsel, güncel ve geleceğe dönük bütün besleyici unsurlarıyla ele alınmak zorunda. Kürt meselesi söz konusu olduğunda bu; kimliğin tanınmasını, siyasal katılımı ve demokrasi boyutunu içeriyor. Ayrımcılık mekanizmalarıyla, milliyetçilikle, ırkçılıkla, tüm bunların gündelik hayat içindeki formlarıyla da mücadeleyi gerektiriyor. Bugüne gelindiğinde ise jeopolitik gelişmeler nedeniyle dış politikada barışçıl bir yaklaşım ihtiyacını da kapsıyor. Dolayısıyla barış dediğimde, on yıl önce de bugün de, hem negatif hem pozitif anlamlarıyla aynı çerçeveyi anlıyorum. 

Bu süreç boyunca barış talebinin yalnızca siyasal iktidarla kurulan bir gerilim alanı olmadığı, aynı zamanda üniversiteler, akademik kurumlar, bürokratik yapılar ve gündelik çalışma ilişkileri içinde de ciddi çatışmalar ürettiği görüldü. Barışı savunmanın farklı alanlarda benzer dirençlerle karşılaşması, meselenin kapsamını genişletti. Sizce barışı savunmak neden bu kadar çok alanda karşılık bulan bir gerilim yarattı ve bu durum barışın nasıl bir siyasal mesele olduğunu gösteriyor? 

Mesele yalnızca barışı savunmak bağlamında böyle değil, her hak ve özgürlük mücadelesinde böyle. Yani mücadele ettiğimizde, devletin dışında başka alanlarda da mücadele ediyoruz hep. Üniversite, akademik kurumlar, bürokratik yapılar, aile, sivil toplum vb.… Aslında her hak ve özgürlük talebinde benzer süreçlerle karşılaşıyoruz. İktidar dediğimiz şey yalnızca devlet aygıtlarında somutlanan bir mesele değil. Öyle olsaydı işimiz çok daha basit olurdu. İktidarın, iktidar mekanizmalarının ve hegemonik güçlerin işleyebilmesi; hem devlet içi hem de devlet dışı alanlarda çok sayıda sosyal varoluş alanına nüfuz edebilmesiyle, hem de farklı özneler üzerinden —hatta haksızlığa ve adaletsizliğe uğrayan özneler dâhil— yayılabilmesiyle mümkün oluyor. İktidar bu şekilde işliyor. Sosyal bilimlerin farklı kavramları ve teorik perspektifleri de bunu bize anlatıyor. Demokrasi talebiyle çıktığımızda üniversitelerde bununla boğuşuyoruz, aile içinde bununla boğuşuyoruz; devlet alanında, siyasal alanda bununla boğuşuyoruz.  

Dolayısıyla bütün hak ve özgürlük mücadeleleri; demokrasi, barış ve adalet mücadeleleri bu şekilde yaşanıyor. Çok farklı alanlarda, o alanların özgüllüklerini de içeren mücadelelerle, gerilimlerle, müzakerelerle ve çekişmelerle sürüyor. Barış bağlamında da durum böyleydi. Somut örneğimiz Kürt meselesi ve bu hâlâ Türkiye açısından en belirleyici unsur. Kürt meselesinde bir çözümün siyasal, toplumsal ve tarihsel bir mesele olduğunu yok sayan; bunu yalnızca bir güvenlik, asayiş ve askerî mesele olarak tanımlayan yaklaşım, sadece devlet aygıtlarında değil, topluma da nüfuz eden bir yaklaşım. Bu nedenle mücadele tüm bu alanlarda veriliyor. Bu da beni, önceki soruya verdiğim cevapta söylediğim gibi, yalnızca  negatif toplumsal barışın değil, her zaman pozitif toplumsal barışın gerekliliğine getiriyor. 

Barışın toplumsallaşmasına yönelmemiz gerekiyor. Tarihle yüzleşmediğimiz zaman, bugün de barışı tesis edemiyoruz. Örneğin etnik temelli ayrımcılık, milliyetçilik ve ırkçılık konularında sorgulamalar yapmadığımızda; Kürt meselesi gibi etnopolitik bir sorunun toplumsal hayata sirayet etmiş boyutlarıyla da yüzleşemiyoruz. Bunlar bir süre sonra toprağın üstüne, buzdağının yüzeyine doğru fışkırabiliyor. Dolayısıyla böyle büyük sorunlar söz konusu olduğunda, aslında bir buzdağıyla mücadele ediyoruz. 

Yaşananlar uzun süre “olağanüstü bir dönem”in ürünü, geçici bir siyasal sertleşme olarak anlatıldı, ancak zaman geçtikçe bu deneyimin kalıcı izler bıraktığı, yalnızca bireysel hayatları değil, akademi ile siyaset arasındaki ilişkiyi de dönüştürdüğü daha net biçimde görülmeye başlandı. Sizce Barış Akademisyenleri süreci, Türkiye’de akademiyle siyaset arasındaki ilişkiye dair neyi görünür kıldı, hangi eşiği aşmış oldu? 

Ben Barış Akademisyenleri hikâyesini, aslında Türkiye’nin son on yılının hikâyesindeki ana değişim eksenlerini, siyasal alandaki temel dönüşümleri içeren bir hikâye olarak görüyorum. Bu üç ekseni de şöyle tarif ediyorum: Birincisi üniversitelerde yaşanan muazzam değişim. İkincisi Kürt meselesinin militarizasyonu ve barışın kriminalizasyonu. Üçüncüsü ise Türkiye’de yeni bir rejim ve devlet inşası süreci; bunun merkezinde de kapitalizmin sınıfsal dinamikleri ile Kürt meselesinin nasıl ele alındığı yer aldı. Bu çerçevede Barış Akademisyenleri üzerinden yaşananlar olağanüstü bir dönemin ürünü müydü? Kısmen evet. Ancak ben bu olağanüstü dönemi hiçbir zaman kısa vadeli düşünmedim. Gözlemlerim, bunun uzun bir dönem olduğuna işaret ediyordu. Çünkü Türkiye’de siyaset, özellikle 2013’ten, esas olarak da 7 Haziran 2015’te AKP’nin iktidarı kaybetmesinden sonra, Suriye’deki gelişmelerle birlikte —Suriye’de özerk yönetimlerin ilanı ve Kuzey ve Doğu Suriye’de özerk yönetime doğru giden süreçle— artık basitçe seçimlerle iktidarı kazanma meselesi olmaktan çıktı; bir rejim ve devlet inşası meselesine dönüştü. 

Dolayısıyla bu olağanüstü dönem kalıcılaşan bir olağanüstü dönem görünümü taşıyordu ve öyle de oldu. Bu süreçte en büyük değişimlerden biri üniversitelerde yaşandı. Üniversitelerde zaten çok uzun zamandır süren bir mücadele vardı. Bilgi üretiminin kamusal faydaya yönelik olması, kamu üniversitesi fikri, üniversitenin kamusallığı, akademik özgürlükler ve akademik özgürlüklerle iş güvencesi arasındaki ilişki gibi başlıklarda, 1990’lardan başlayarak ve 2000’lerde yoğunlaşarak ciddi saldırılarla karşı karşıyaydık ve bunlara karşı mücadele ediyorduk. Bu saldırı iki kanattan geliyordu. Birincisi derin ve yapısal bir neoliberal üniversite inşasıydı. Bu, dünyadaki eğilimlerle paralel ilerliyordu; hatta direnişler sayesinde Türkiye’de görece yavaş bile ilerlediğini söyleyebilirim. Üniversitelerin piyasa, şirketler ve sermaye faydasına çalışması, üniversitenin bir şirket gibi yönetilmesi, iş güvencesinin altının oyulması ve bilgi üretiminin sermayeye fayda sağlayacak biçimde yeniden şekillendirilmesi gibi birçok dönüşümle zaten mücadele ediliyordu. İkinci kanat ise siyasal iktidarın üniversiteyi zapturapt altına alma meselesiydi. 12 Eylül askeri rejiminin kurduğu YÖK sistemiyle 1990’lardan itibaren yoğun bir mücadele yürütülmüştü. AKP bu sistemi kaldıracağını söyleyerek bir söylem kurdu; ancak pratikte yaptığı şey, özellikle 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, atamalar üzerinden YÖK sistemini kontrol etmek ve bu baskı aygıtını üniversite üzerinde kullanmak oldu. Buna karşı da 1990’lardan 2000’lere uzanan bir direniş hattı vardı. Akademisyen örgütlenmeleri, sendikamız Eğitim- Sen başta olmak üzere çeşitli dernekler, platformlar ve zaman zaman parlayan öğrenci hareketleri bu sürece bir fren oluşturuyordu. 

Barış Bildirisi imzacılarının ihraç edilmesi ve ihraç biçimleri, bize yönelik damgalama ve cezalandırma pratiklerinin en büyük sonucu ise üniversitenin sessizleştirilmesi, direnç gücünün kırılması ve zapturapt altına alınması oldu. Elbette bugün hâlâ üniversiteler içinde çok kıymetli, eleştirel insanlar var; ancak toplumsal ve politik sorunlara kamusal alanda söz söyleyen, özellikle de devletin kırmızı çizgi olarak tanımladığı konularda kamusal alanda konuşabilen geniş üniversite yapısı içindeki eleştirel adalara neredeyse tümden imha edildi. . Türkiye’de üniversiteler zaten bir değişim sürecindeydi ama bu adalar, belli bir kamusal güce ve her şeye rağmen var olan bir entelektüel hegemonyaya sahipti. Bu yapı darmadağın edildi ve bu, olağanüstü hâl sürecinde gerçekleşti. 15 Temmuz sonrasında Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” ifadesiyle tarif ettiği süreç, sadece TSK gibi aygıtlarla sınırlı değildi; aynı zamanda yeni bir devlet inşası anlamına geliyordu. Bu inşa, devletin bütün kurum ve aygıtlarının, yükseköğretim dâhil olmak üzere, yeniden dizayn edilmesini içeriyordu. 

Bu nedenle Barış Akademisyenleri hikâyesinin Türkiye’de akademik özgürlükler, üniversite özgürlüğü ve üniversitenin varoluşu açısından çok büyük sonuçlar yarattığını düşünüyorum. Bu süreç bir ibret-i âlem olarak kullanıldı. Akademinin bu süreçte ve sonrasında ürkekleşmesi, sessizleşmesi, hatta derin bir sessizliğe gömülmesi; Barış Akademisyenleri üzerinden devletin gösterdiği sopanın etkisiyle yakından ilişkili. Bu durum, neoliberal üniversitenin ve piyasa ilişkilerinin daha da yerleşmesinin önünü açtı; atama ve yükselme kriterlerinin değişmesi (akademi “piyasası”na endeksli nicel ölçmenin niteliğin önüne geçmesi gibi) de mesela bunun bir parçasıydı. Bu nedenle Türkiye’de üniversitenin, akademinin ve akademide var olma biçimlerinin muazzam bir değişim geçirdiğini düşünüyorum. 

Birarada Derneği’nin hazırladığı ‘’Sonrasını Haritalamak’’ raporu, Barış Akademisyenleri’nin ihraçlar sonrası ciddi bir ekonomik ve sosyal güvencesizlikle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Bu süreçle nasıl mücadele edildi? Bu güvencesizlik hali gündelik yaşamı ve akademik üretimi nasıl etkiledi? Aynı zamanda bu dönemde nasıl dayanışma ağları kuruldu, akademi içinden ve dışından gelen destekler hangi biçimlerde ortaya çıktı ve sizce bu dayanışma pratikleri zaman içerisinde nasıl dönüştü? 

İmza metninin 11 Ocak 2016’da açıklanmasından itibaren, bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı, üniversite rektörleri, üniversite yönetimleri ve medya üzerinden muazzam bir kriminalizasyon, hakaret ve hedef gösterme kampanyası başlatıldı. Terörist ilan edildik, terör destekçileri denildi, akademisyen müsveddeleri, müstemleke aydınları dendi, sivil ölümleri hak ediyorlar gibi ifadeler kullanıldı. Bunun ardından hızla, Kocaeli ve Bolu başta olmak üzere yaklaşık yetmiş akademisyen arkadaşımız gözaltına alındı. Mart 2016’da basın açıklaması yapan dört akademisyen arkadaşımız tutuklandı ve cezaevinde kaldı. Daha sonra çeşitli üniversitelerden 505 akademisyene disiplin soruşturması açıldı (halbuki AYM Disiplin Yönetmeliği’ni çoktan ilga etmişti). Henüz KHK’ler gelmeden işten çıkarmalar başladı. Hem kamu hem de vakıf üniversitelerinde sözleşmelerin uzatılmaması yoluyla birçok akademisyen istifaya ya da emekliliğe zorlandı. Çok sayıda akademisyen istifaya veya emekliliğe zorlandı. Ardından OHAL KHK’leriyle 406 akademisyen kamu görevinden ihraç edildik. Pasaportlarımız iptal edildi. Bu da yetmedi. Terörle Mücadele Kanunu kapsamında, “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla sekiz yüzü aşkın akademisyen yargılandık. On beş ile otuz altı ay arasında değişen cezalar aldık. Sevgili hocam Füsun Üstel’i burada özellikle anmak isterim. HAGB’yi kabul etmeyerek ikibuçuk ay cezaevinde kaldı. Onun dosyasında Anayasa Mahkemesi’nin bu süreci düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren kararı sayesinde ancak bu ceza davaları sona erdi. 

Belirsizlik, baskı, güvencesizlik; şehrinden, ülkesinden göç etmek zorunda kalmak; bilmediği yepyeni işler öğrenerek hayatta kalmaya çalışmak; mesleki hayatından ve mesleki gelişiminden kopmak veya bunun sekteye uğraması; psikolojik sorunlar… Barış akademisyenleri tüm bunları yaşadı. Elbette burada eksik bıraktığım pek çok şey de vardır. Ve bu 10 yıl içinde kaybettiğimiz imzacı dostlarımız, hocalarımı oldu. İlk ve son kaybımız üzerinden hepsini sevgi ve saygıyla anmak isterim: Mehmet Fatih Tıraş, parlak bir bilim insanı imzacı olduğu için kendisine bu ülkede bir gelecek bırakılmamasının yol açtığı koşullar altında aramızdan ayrıldı; ve Fulya (Atacan) hocam, yıllarca aynı bölümde beraber çalışıp beraber ihraç edildik; akademide eşit ilişki nasıl kurulur, örnek bir bilim insanı nasıl oluru her zaman duruşuyla ortaya koydu.  

Muazzam bir saldırıydı. Olağanüstü hâl koşulları ve siyasal şiddet ortamı içinde yaşandı bütün bunlar. Suruç katliamında gençler katledildin geçtik, 10 Ekim’de Ankara’daki barış mitingine yapılan bombalı saldırıda 102 insan hayatını kaybetti. Diğer kentlerdeki bombalı ve silahlı saldırılarla birlikte, zaten çok ağır bir şiddet ortamı vardı. Bu koşullar altında işsiz kalmış bizler için bu süreç, büyük bir geleceksizlik ve ekonomik-sosyal güvencesizlik anlamına geldi. Elbette bununla baş etme mekanizmaları da devreye sokuldu. Burada özellikle Eğitim-Sen’i anmak isterim. Eğitim-Sen gibi sendikalar, demokratik sendikalar, Türk Tabipleri Birliği gibi meslek örgütleri, TİHV gibi yapılar hızla dayanışma ağları kurdu. Örneğin sendikam Eğitim Sen hem ekonomik hem hukuki dayanışma sağladı. Bu süreçte emek veren bütün avukatlara, sendikalara, demokratik kitle örgütlerine teşekkür ederim. Bu çok önemliydi. İkincisi, güvencesiz kalıyorsunuz ve bizim hep savunduğumuz “akademik özgürlük iş güvencesini gerektirir” fikrinin ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı. Hayatta kalmak için herkes farklı yollara gitti. Üç yıl boyunca pasaportlarımız da yoktu. Bazı arkadaşlarımız kaçak yollarla yurt dışına çıktı ve mesleklerini orada sürdürmeye yöneldi. Bazılarımız —ben de dâhil— para kazanabilmek, ailemize bakabilmek ve ayakta kalabilmek için yapmadığımız iş kalmadı; çok çeşitli işler öğrendik ve yaptık. 

Bir yandan da inatla akademik üretimden kopmamaya çalıştım, çalıştık. Ancak bu ister istemez aynı şey olmuyor. Mesleğinizi tek bir alana odaklanarak, gelirinizle birlikte sürdürebildiğiniz bir durumda bilgi üretmekle; geçinebilmek için beş farklı işe koştuğunuz, yarın ne olacağını bilmediğiniz bir bağlamda düşünsel, akademik faaliyete odaklanmak aynı değil. Bu yorgunluk ve mücadele içinde, ister istemez kopan, devam edemeyen arkadaşlarımız da oldu. Yine de bir direnç gösterilmeye çalışıldı. Dayanışma akademileri kuruldu. Kocaeli Dayanışma Akademisi, Ankara Dayanışma Akademisi, Eskişehir, İzmir ve başka kentlerde dayanışma akademileri, YÖK sistemi içindeki üniversitelerin dışında da bir akademik varoluşu mümkün kılmaya çalıştı. Bu deneyimler çok önemliydi. Bir kısmı uzun süre devam edebildi, hatta bugüne kadar gelenler oldu; bir kısmı ise zamanla faaliyetlerini durdurdu. Ama ne olursa olsun, bu ağların ve dayanışma akademilerinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerimiz de platformlar kurdu. Kendi öğrencilerimi özellikle anmak isterim. Son öğrencilerim, zapturapt altına alınan üniversitelerin dışında da eleştirel bilgi üretimi, paylaşımı ve tartışma zeminleri yaratmak üzere örneğin arkadaşlarıyla birlikte Universus gibi platformlar ve dernekler kurdu. Bilgi üretimini sürdürmek için Tarih Vakfı gibi kurumlarda zeminler açıldı. Mevcut kurumlar, Barış Akademisyenleri’nin konuşabileceği, ders ve seminer verebileceği alanlar yarattı. Ancak ben, ne olursa olsun eğitimin kamusal olması gerektiğine inanan bir insanım. Nitelikli, ücretsiz,  laik ve bilimsel eğitimin kamusal olarak verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bu faaliyetler çok önemli olmakla birlikte, kamusal eğitimin ikamesi olabilecek şeyler değil. 

Kaçınılmaz olarak şu da oluyor: Hayatınızı kazanmak zorunda olduğunuz için, ister istemez bu faaliyetlerden zaman zaman uzaklaşıyorsunuz. İlk birkaç yıl katkılar çok daha yoğundu; bunu siz de gözlemlemişsinizdir. Sonrasında, devam edenler olmakla birlikte, faaliyetlerin yavaşladığını görüyoruz. Yıllar geçtikçe, süre uzadıkça, herkes ayakta kalabileceği, geçimini sağlayabileceği bir hayat kurmaya çalıştı. Geçimlerini akademisyenlik mesleğini icra ederek sürdürebilmek ancak ve çoğunlukla yurt dışında yapılabildi. Dolayısıyla bu dayanışma faaliyetlerinin özellikle ilk birkaç yılının çok çok önemli ve etkili olduğunu düşünüyorum. Ancak sonrasında, ister istemez belli bir çözülme ve duraklama yaşandı. 

Aradan geçen 10 yıla rağmen hukuki süreçlerin hâlâ tamamlanmadığı, davaların uzadığı, iadelerin son derece sınırlı kaldığı ve birçok kişi için belirsizliğin devam ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, barış talebinin kamusal meşruiyetini de doğrudan etkiliyor. Bugünden bakıldığında, davaların gidişatı bize ne söylüyor? 

Davalar hikâyesi tam bir Kafka hikâyesi. Bizim bütün sürecimiz aslında muazzam bir keyfiyetle ve büyük bir heterojenlikle ilerledi; yani aynı muamelenin uygulanmamasıyla. Örneğin bütün üniversiteler imzacıları atılmak üzere YÖK’e göndermedi. Süreç daha en baştan burada ayrıştı. Bütün imzacılara ağır ceza mahkemelerinde TMK 7/2’den davalar açılmadı. Esas olarak Türkiye’de ilk imzacılara açıldı; yaklaşık sekiz yüz küsur imzacıya dava açıldı. KHK’lerle ihraç süreci de son derece eşitsiz işledi, sadece belirli üniversiteler imzacıları listeler halinde atılmaları için Ankara’ya yolladı. Birçok üniversite bunu yapmadı. Toplamda 2200ün üzerinde imzacı vardı, KHK ile 406 akademisyen ihraç edildi. Yani bu süreç de tamamen üniversite idarecilerinden başlayarak merkezi yönetim dahil olmak üzere tam bir keyfiyetle ilerledi. En baştan bütün üniversiteler disiplin soruşturması da açmadı. Ardından OHAL Komisyonu gibi, aslında bir yargı işlevi göremeyecek bir komisyon uyduruldu. Burada Avrupa Birliği’nin de büyük bir vebali olduğunu düşünüyorum; çünkü bunun önünü açtı ve meşru bir iç hukuk yolu olarak kabul etti. Bu nedenle neredeyse beş yıl boyunca yargıya gidemedik, dosyalarımıza bakılmadı. 

Yaklaşık beş yıl sonra OHAL Komisyonu bir anda karar verdi ve neredeyse herkese ret verdi. Ondan sonra idari yargı süreçlerimiz başladı. Dosyalar ilk derece mahkemelerinde beş ya da altı farklı mahkemeye dağıldı. Bölge idare mahkemesinde üç farklı mahkemeye gitti. Ardından Danıştay süreci başladı. İlk derece mahkemelerinde, bölge idare mahkemelerinde ve hatta Danıştay’da bile aynı dosyalara farklı kararlar verildi. Oysa ortada tek bir metin ve tek bir imza vardı. Herkesin dosyası ayrı ayrı ele alındı ve birbirinden farklı kararlar üretildi. Hala da öyle devam ediyor. İlk kez ceza kanununda olmayan iltisak gibi bir kavram üzerinden, adeta bir “suç” icat edildi. Hukuk süreci baştan sona tutarsızlıklarla ilerledi. Anayasa Mahkemesi, 2019 Temmuz sonunda Füsun Üstel davasında, imza metninin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu açıkça söyledi. Buna rağmen bazı mahkemeler, yalnızca imza metnini iltisak sayarak kamu görevinden ihraç için yeterli gördü. Bazı mahkemeler ise bunun yanına başka unsurlar eklemeye çalıştı. 

Emniyetten, siber suçlardan, farklı birimlerden bilgiler istendi. Bir şey bulunamayınca sosyal medya paylaşımları dosyalara konuldu. Basit haber paylaşımları dahi suç gibi gösterilmeye çalışıldı. İnsanların on, on beş, yirmi yıl önce katıldığı eylemler dosyalara eklenerek suçluymuş gibi sunuldu ve bu şekilde kararlar verildi. Dolayısıyla yargı süreci, zaten baştan adaletsiz olan bir süreci daha da adaletsizleştirerek, büyük dengesizliklerle devam etti ve hâlâ bitmiş bir süreç değil. Bu cezalandırma pratiğinin bu kadar uzun sürmesi, barış talebinin kamusal meşruiyetini de ciddi biçimde etkiledi. Oysa Ekim 2024’ten itibaren başlayan yeni çözüm sürecinde, çok net atılabilecek adımlardan biri buydu. Çözüm sürecine beklenti yüksek ama güven çok düşük yapılan anketlerde. Bunun sebebi tam da Barış Akademisyenleri gibi olaylar çerçevesinde hiçbir somut adım atılmaması. Danıştay ancak Temmuz 2024’te ilk kararlarını vermeye başladı; fakat çok ağır ilerliyor. Yargı kararları arasında hâlâ büyük bir çeşitlilik ve uyumsuzluk var. Oysa Anayasa Mahkemesi kararı ortada. 

Daha da önemlisi, bizim kamu görevlerinden ihraç edilmemiz siyasal gerekçelerle gerçekleşti. OHAL KHK’leriyle, iktidarın siyasal bir tasarrufuyla oldu bu. Bu nedenle olması gerekenin, tek bir yasayla bütün Barış Akademisyenlerinin görevlerine iade edilmesi olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, eğer bu son çözüm sürecinde barışın gerçekten toplumsallaşmasına doğru bir adım atılacaksa —ki buna büyük bir ihtiyaç var ve bütün çalışmalar, anketler bunu gösteriyor— bunun en anlamlı ilk jestlerinden biri Barış Akademisyenleri meselesinin tek bir yasal işlemle ve hızla çözülmesi olurdu. Bu, topluma da çok güçlü bir mesaj verirdi. Ancak şu ana kadar bu adım atılmadı. 

Barış Bildirisi imzalandığında barış daha çok geleceğe dair bir ihtimal, henüz kurulmamış bir toplumsal ve siyasal zemin olarak düşünülüyordu; umut, beklenti ve yön duygusu büyük ölçüde geleceğe yaslanıyordu. Bugün ise geride kalan on yıl, kayıplar, tahribatlar ve yarım kalmış adalet duygusuyla birlikte düşünülmek zorunda. Bu koşullarda barış sizin için hâlâ geleceğe mi ait? 

Bence barış her zaman düne, bugüne ve geleceğe aynı anda ait olan bir şey. Tarih böyle işleyen bir şey. Biz bugün de varız ve bugünün sosyal, politik koşulları içinde var oluyoruz. Bu koşullara hamleler yapıyoruz, onlara yönelik pratikler geliştiriyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Bir geleceği inşa edebilmek için yapıyoruz. Peki bugün dediğimiz şey nasıl oluşmuş durumda? Bugün, geçmişle birlikte oluşmuş durumda. Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında çatışmacı, güvenlikçi ve daha militer bir yaklaşımın varlığı, sonuçta geçmişten gelen bir bakiyenin bugünkü koşullar içinde aldığı biçimle mümkün oluyor. Dolayısıyla bu bakiyeyle hesaplaşmadan —hele ki pozitif bir barıştan söz edeceksek— bu etnopolitik sorunun çeşitli veçheleriyle yüzleşmeden geleceği kurmak mümkün değil. Bu, on yıllar boyunca katman katman birikmiş bir sorun. Zaman içinde yeni katmanlar eklenmiş bir mesele. Bunlarla hesaplaşmadan geleceği inşa edemezsiniz. 

Bu anlamda Barış Akademisyenleri’nin imza metni elbette o anın acil koşullarına yönelikti. Ama aynı zamanda geçmişin bilgisi de oradaydı. Türkiye’de 90’lar yaşandı; o dönemde neler olduğunu biliyoruz. Bunun bu toplum için ne kadar ağır bedeller ürettiğini de biliyoruz. Kürt meselesinin militarizasyonunun ve güvenlikleştirilmesinin ne anlama geldiğini, 2000’lerde yakalanan çözüm ve barış ihtimallerinin ne kadar kıymetli olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle ben hem o zaman hem bugün barışı, geçmişin, bugünün ve geleceğin aynı anda birbirine eklemlendiği, birbirinin içinde var olduğu bir mesele olarak düşünüyorum. 

 

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    19 Mart’ın Ardından: Deneyimler, Tepkiler ve İhtimaller

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından gözaltına alınıp tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart sürecinin, kısa sürede ülke genelinde farklı toplumsal kesimleri etkileyen geniş bir siyasal gündeme dönüştü.…

    devamını oku
    In a Year When We’ve Been Struggling to Survive Without Questioning: Long Live Women’s Solidarity

    We’dlike to go back to the very moment you first took to the streets. What did you feel in that moment, with all those eyes on you? What thoughts crossed your mind? Also, what motivated you before you began the protest where you expressed your resistance in the public sphere?  I started my protests in 2023. I’ve been holding demonstrations in the streets and public spaces for three years now. People’s reactions are usually one of shock at first, quickly turning into judgmental stares. In that moment, I always think, “Yes, I’m doing something powerful right now; I’m trying to express an idea, and I’m doing it by marching against the majority.”  I feel I need to stand up straight, and in that moment, I truly feel “brave.” Before I started taking action in public spaces, there was an incident when I was 15—I was sexually harassed by a teacher. He used the excuse that my skirt was “too short” and forced me to lift my skirt in front of a group of male students.  I specify “a bunch of male” students because he deliberately pulled me into their midst and demanded I lift my skirt there. That moment was the first time I confronted the thought, “Yes, I am a woman, and that is exactly why they want me to feel ashamed of my body.” Later, as I saw women in my own country restricting their clothing even when going out “so as not to be harassed,” I thought, yes, someone in this country must take such an action. That’s why I started protesting in a bikini, and doing so holds political significance for me. You’re shoving what bothers society right into their faces to convey an idea—and you’re doing it with a banner. “I am here,” you say …

    devamını oku