Tünel Meydanı, İstanbul’da üzerinden en çok geçilen ama en az durulan yerlerden biri. Günün her saatinde kalabalık, sürekli hareket hâlinde ve tam da bu yüzden çoğu zaman görünmez. 25 Kasım’da, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, senelerdir olduğu gibi polis barikatlarının ardında bu kez Tünel’de buluşmuştuk.
Uzun bir süre meydanda bekledikten sonra nihayet İstiklal’de yürümeye başlayabildik. Yıllar sonra bunu yaşayabilmenin heyecanı ve coşkusu ne yazık ki pek uzun sürmedi, henüz oldukça az yol almışken polisler yolumuzu tekrar kesmişti bile.
Eylem sırasında, kalabalığın içinden biri sırtındaki LGBTİ+ bayrağıyla Ayşe Erkmen’in meydandaki Açık Sütun heykeline tırmanırken, gözlerim tam da heykelin üzerindeydi. O anda, birden 2014 Onur Yürüyüşü aklıma geldi. O zaman henüz 10 yaşındaydım; ancak Tünel’de bayraklarıyla heykele tırmanan insanların fotoğrafları hafızamda son derece net bir yer tutuyor. Yıllar içinde bu olay, eylem sahnelerinde bir gelenek hâlini aldı. Aynı sütun, aynı hareket, aynı renkler… Aradan geçen yıllar, artan baskılar, yasaklamalar ve müdahaleler sanki tek bir görüntüde düğümlenmişti.
Bu nedenle Tünel Meydanı, İstanbul’un yalnızca bir geçiş noktası değil; şehrin toplumsal belleğinin çatlaklardan dışarı sızdığı, kendini hatırlattığı bir sahne. 19. yüzyılın modernleşme adımlarından bugünün politik gerilimlerine uzanan bir çizgide, Beyoğlu’nun tüm dönüşümlerini üzerinde taşıyan bir alan. Gündelik hayatın akışına karışmış birbirinden farklı insanlar ve bir yandan da yıllar boyu aynı hattı dolduran eylemciler… Bu çok katmanlılık, kuşkusuz ki meydanı bir karşılaşma ve çarpışma mekânı hâline getiriyor.

Ayşe Erkmen’in 1993 tarihli Açık Sütun heykeli de tam burada, farklı zamanların eylemlerinin ortasında bir tür sessiz tanık gibi duruyor. Erkmen,yapacağı heykelin zaten dar olan bu meydanda sıkışmasını istemiyor, bu yüzden şeffaf ve yükselen bir form tercih ediyor. Bir sütun yapmaya karar veriyor ve bu sütunu da etraftaki binaların balkonlarındaki, kapılarındaki ferforjelerden ilhamla örüyor. Sütun, formunu ve boyutunu ise Tünel çıkışının karşısındaki Cer Atölyesi’nin tuğla bacasından alıyor. Erkmen, “Heykel, o sıkışık küçük meydanda sanki hep orada varmış gibi, insanların yadırgamayacağı bir şey olsun istedim” diyerek amacını vurguluyor (Pelvanoğlu, 2023, s.218).
Bu bağlamda Erkmen’in istediğini gerçekleştirdiğini söylememiz mümkün. Yadırgamanın da aksine heykel; eylemler sırasında görünürlüğümüzü vurgulamamız, sesimizi daha yüksek duyurabilmemiz için adeta bir ifade alanı haline geliyor.
Açık Sütun; içi boş, hafif ve geçirgen bir forma sahip. Bu maddesel özellikler, anıtsallıktan çok geçicilik ve açıklık hissi uyandırıyor. Oysa sütun formu, anıtsal mimaride tarihsel olarak düzeni ve otoriteyi temsil eden bir simge olarak karşımıza çıkar. Tam da bu noktada, Michel Foucault’nun mekân ve iktidar arasındaki ilişkiye dair düşünceleriyle bakıldığında, heykelin bu formu bilinçli bir şekilde tersyüz ettiği söylenebilir. Foucault, iktidarın yalnızca söylemler ya da yasalarla değil, mekânın nasıl kurulduğu üzerinden de işlediğini hatırlatır (Foucault, 2019). Mekân, bedenlerin nerede duracağını, nasıl hareket edeceğini sessizce belirler. Buradaki sütun ise buyurgan ve kapalı bir düzen fikrini yeniden üretmek yerine, içi boş ve geçirgen yapısıyla sabit bir anlamdan özellikle kaçınıyor. Geleneksel anıtlardan farklı olarak tamamlanmamışlık hissi veriyor; sanki her seferinde başka bir beden, başka bir hareket onu anıtlaştırıyor.
Bu da kamusal sanatla ilgili yıllardır süren tartışmayı yeniden düşündürüyor:Kamusal alandaki bir heykel neye hizmet eder? Bir devlet ideolojisinin dikte ettiği bir sembole mi dönüşür, yoksa toplumsal karşılaşmaların açık yüzeyi mi olur?
Türkiye’de kamusal alan heykelleri çoğunlukla anıtsal, erkeklik kodlarıyla dolu, merkezî otoritenin temsil araçları olarak kurgulanmıştır. Açık Sütun ise bunun tam karşısında duruyor: kırılgan, geçirgen, müdahaleye açık.
Elbette bu durumun kötü sonuçları da oluyor. Heykel, 2005 yılında kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğruyor. İki senenin ardından restore edilmiş haliyle yerine dönebilmiş olsa da 2010 yılında ise altyapı çalışmalarının kurbanı oluyor, kamyonlar heykele çarpıyor (Öztekin, 2021).
Tüm bunlara rağmen Yusuf Taktak’ın da ciddi çabalarıyla bugün hâlâ ayakta kalabilen heykel, ona atfettiğimiz anlamı aslında bize tekrar tekrar hatırlatıyor: her şeye rağmen varlığımızda ısrarcı olmayı, baskıları hiçbir zaman kabul etmemeyi.
Bedenin kamusal alanda yükselmesi –bir sütuna tırmanmak gibi- yalnızca fiziksel bir hareket değil, politik bir jest. Gözlerin yönünü belirleyen, mekânın merkezine müdahale eden, “buradayım” diyen bir eylem. Bugün LGBTİ+ görünürlüğünün kamusal alanda hedef hâline getirildiği bir dönemde, bu hareket daha da anlam kazanıyor: hafızanın yasaklanamayacağı, mekânın tüm baskılara rağmen geçmişle bağını koruduğunu hepimize gösteriyor.
Açık sütun, yılların baskısına, yasaklamalara, polis barikatlarına rağmen hâlâ orada olabilen bir direniş formu halinde.
Meydanın, heykelin ve bedenlerin birlikte kurduğu bu sahne, bize kamusal alanın hiçbir zaman tamamen kontrol edilemediğini; hafızanın en baskıcı dönemlerde bile kendine bir çatlak bulduğunu hatırlatıyor. Açık Sütun belki bir anıt değildi; ama yıllar içinde bir anıtın işlevini, yani ortak bir hatırlama aralığını, kendi etrafında yeniden ve yeniden kurdu.
Belki de bu yüzden, 25 Kasım’da orada dururken hissettiğim şey yalnızca öfke ya da dayanışma değildi. Aynı zamanda, bütün bu yıllar boyunca değişmeyen bir şeyin, bir meydanın hafızasıyla birlikte direnen bir şeyin hâlâ orada olduğuna dair sessiz bir güven duygusuydu.
Erkmen, bir röportajında Türkiye’deki sanat tarihi kitaplarında adının bile geçmediğini söylüyor (NTV Belgesel, 2025). Açık Sütun’un bu kadar görünür, bu kadar temas edilebilir bir iş olmasına rağmen bu görünmezlik elbette ki tesadüf olamaz. Mekânların, isimlerin ve hafızanın bu kadar kolay silinmesi, sanat tarihinin burada da dünyada olduğu gibi patriyarkal bir çerçevede yazılmasıyla çok da ilgisiz değil.
Bu silinme meselesi yalnızca sanatçılarla sınırlı değil; mekânların başına gelenler de bundan farksız. Son günlerde yakın bir arkadaşımla Tünel’e her gidişimizde fotoğraf stüdyosu olarak inşa edilmiş (Foto Süreyya) yapıda yeni açılan kozmetik mağazasının pespembe ışıkları önünde durup kalıyoruz. Elbette bu yapı yıllar içinde pek çok kez değişti; restoran oldu, mağaza oldu… Ama bu seferki dönüşüm başka gibi geliyor bana. Sadece kötü bir zevk meselesi değil; insanın orada bir şeyin eksildiğini hissetmesine neden oluyor. Bu haliyle, geçmişle arasında hiçbir bağ kalmamış gibi. Önünden her geçişimizde hem hayret ediyor hem de absürtlüğüne gülmeden edemiyoruz. O dükkânın sahte parıltısı, Tünel’in yıllardır taşıdığı kültürel damarların üstünü kapatan bir perde gibi duruyor.
Tünel’de yaşanan bu dönüşüm, tekil bir örnek gibi görünse de çok daha geniş bir çerçevenin parçası. Kamusal alanda hafızanın nasıl korunduğu ya da nasıl silindiği meselesi, estetik tercihlerle değil, doğrudan politik kararlarla şekilleniyor.
Bir sanat tarihçi olan Mahir Polat’ın hâlâ ev hapsinde tutulduğu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait mekanların iktidara devredilmesinin henüz çok yeni kabul edildiği ülkemizde, bellek mekânlarının teker teker yok oluşunu izliyoruz. Bu kayıplar sadece birer dükkânın, bir binanın ya da bir tabelanın kaybolması değil; kamusal hafızanın sessizce silinmesi demek.
Ve en üzücü olan, nelerin nasıl mümkün hâle geldiğini, neye nasıl izin verildiğini neredeyse kimsenin durup sorgulamaması. Sorgulayanların ise bu süreci durdurabilecek bir güçten sistematik olarak yoksun bırakıldığını rahatlıklasöyleyebiliriz.
Ama tam da bu yüzden, bu düzeni değiştirmek zorundayız. Meydanlarda, heykellerin etrafında, sokaklarda hâlâ bir araya gelmenin anlamı burada yatıyor: Belleği korumanın, kamusal alanı sahiplenmenin ve hafızamızı kimlerin şekillendirdiğini sorgulamanın aciliyetinde. Bir kentin belleği, ancak onu hatırlamakta ısrar edenlerle var olabilir.
KAYNAKÇA
Foucault, M. (2019). Hapishanenin doğuşu: Hapishanenin tarihi (Çev. M. A. Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi.
Pelvanoğlu, B. (2023). Bir üretim mekânı olarak Beyoğlu düşerse. Sel Yayıncılık.
Öztekin, F. (2021). Gökyüzüne uzanmak: Açık Sütun üzerine bir deneme. Argonotlar. https://argonotlar.com/gokyuzune-uzanmak-acik-sutun-uzerine-bir-deneme/
NTV Belgesel. (2025). Ayşe Erkmen kimdir? Klasik heykele farklı bir bakış açısı[Video]. YouTube. https://youtu.be/aAHDSvrMOw0


