“AfD karşıtlığı üzerinden sürdürülen siyaset artık yeterli değil”

Almanya’da son dönemde en çok konuşulan siyasi gelişmelerden biri, aşırı sağcı AfD’nin özellikle ülkenin doğusunda hızla güçlenmesi. Bunun son örneği Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri oldu. AfD seçimden açık ara birinci parti çıktı ve oyların yüzde 40’ınden fazlasını aldı. Bu sonuç, partinin artık yalnızca protesto oylarıyla açıklanamayacak kadar güçlü bir toplumsal karşılık bulduğu tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

AfD’nin yükselişi tek başına göçmen karşıtlığı ya da aşırı sağ söylem üzerinden açıklanmıyor. Ekonomik kriz, sosyal devletin zayıflaması, Doğu ve Batı Almanya arasındaki eşitsizlikler ve ana akım partilere duyulan güvensizlik de bu tabloyu besleyen başlıklar arasında.

AfD’nin yükselişini ve Almanya siyasetindeki bu dönüşümü yazar Alaz Sümer ile konuştuk.

Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin yüzde 44’e yaklaşan oyunu Almanya siyaseti açısından nasıl okumak gerekir? Bu sonuç daha kalıcı bir siyasal dönüşüme mi işaret ediyor?

Özel olarak Saksonya-Anhalt’ta, genel olarak ise Avrupa’nın birçok bölgesinde ve ülkesinde sağ radikal hareketlerin, sağ radikal partilerin ve ırkçılığın yükselişini bir sistem krizi olarak değerlendirmek gerekiyor. Neoliberalizm çeşitli dönemlerde krizlere girer. Bu krizler çoğunlukla savaş ve ekonomik kriz kaynaklıdır. Kapitalist sistem bu krizlere kendi sınırları içerisinde kalıcı çözümler üretemediğinde, kendisini meşrulaştırabilmek için çeşitli araçlara başvurur. Sağ radikalizm ve özelinde ırkçılık da bu araçlardan biridir.

Şu anda Almanya’da yaşadığımız şeyin de büyük ölçüde bu olduğunu düşünüyorum. Daron Acemoğlu gibi liberal olarak bilinen bir ekonomistin dahi mevcut sisteme bir yama yapma, sistemi daha ılımlı ve sürdürülebilir kılma yönünde çözüm önerileri üretmesi tesadüf değil. Bu da sistemin bir kriz içerisinde olduğunu gösteriyor. Fakat kapitalizm, doğası gereği, bu sorunlara kalıcı çözümler üretebilecek bir sistem değil. Dolayısıyla bugün dünyada yaşadığımız pek çok sorunun sistemden kaynaklandığını ve ancak sistem değişikliğiyle çözülebileceğini söyleyebiliriz.

Dolayısıyla toplumda unutulan insanların olduğunu görüyoruz. Bunlara Doğu Almanlar diyebiliriz, işçi sınıfı diyebiliriz, yoksul halk kesimleri diyebiliriz. Toplumda ciddi bir adaletsizlik var. Alman liberalizminin sunduğu sosyal devlet, iyi çalışma koşulları ve refah toplumu artık eskisi gibi işlemiyor. Bu durumun sonucunda, sistemin sürdürülebilir olabilmesi için bir iç düşman yaratılması gerekiyor. Almanya açısından bu iç düşman AfD’dir.

Fakat burada bir paradoks ortaya çıkıyor. AfD bir yandan mevcut sistem için tehdit oluştururken, diğer yandan sistem içi siyasetin en önemli argümanı ve meşruiyet kaynağı haline geliyor. Hristiyan demokratlar, Yeşiller, Sosyal Demokratlar, Hür Demokratlar ve Almanya Sol Parti’nin temel söylemi şu noktaya indirgeniyor: Bize oy verin, AfD iktidara gelmesin.

AfD’ye karşı çıkmak elbette önemli. Ancak insanların ne yiyip içeceği, nasıl iş bulacağı, nasıl çalışacağı, ekonomik olarak nasıl ayakta kalacağı gibi temel sorulara cevap verilmediği sürece yalnızca AfD karşıtlığı üzerinden siyaset yapmak mümkün değil. Liberal demokrasinin ilkeleri, çoğulculuk ve temsili demokrasi, insanların günlük yaşamlarını sürdürebilmesi için tek başına yeterli değil.

Bu nedenle Saksonya-Anhalt’ta yaşanan gelişmenin kalıcı bir siyasi değişime işaret edip etmediğini kesin olarak söyleyemem. Ancak mevcut sisteme çok açık bir mesaj verdiğini düşünüyorum: AfD karşıtlığı üzerinden sürdürülen siyaset artık yeterli değil. Sistem, içeride yarattığı düşman AfD ve dışarıda yarattığı düşman Rusya üzerinden kendisini meşrulaştırmakta giderek zorlanıyor. Bunlar son kozlarıydı ve artık halk nezdinde inandırıcılıklarını kaybetmeye başladılar.

Şimdi asıl soru şu: Alman sistem siyaseti bu mesajı dikkate alıp farklı bir şeyler yapacak mı, yoksa topyekûn ret, karşıtlık ve düşmanlık politikasına devam ederek krizini daha da derinleştirecek mi? Kalıcı bir siyasi değişimin yaşanıp yaşanmayacağını belirleyecek olan da bu sorunun cevabı olacak.

AfD’nin yükselişinde ekonomik kriz, güvencesizlik, sosyal devletin gerilemesi ve sınıfsal hoşnutsuzluk ne kadar belirleyici? Bu öfkenin sola değil de radikal sağa yönelmesini nasıl açıklıyorsunuz?

AfD’nin yükselişini anlamak için öncelikle Almanya’da yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşüme bakmak gerekiyor. Özel olarak Doğu Almanya’da, genel olarak ise Almanya’nın tamamında insanların yaşam koşullarının giderek zorlaştığını görüyoruz. Bir dönem belirli ölçülerde refah sunabilen Alman sosyal devletinin bugün aynı işlevi yerine getiremediği açık. İnsanlar artık yalnızca daha fazla kazanmak değil, sahip oldukları mütevazı yaşam standartlarını koruyabilmek için dahi mücadele etmek zorunda.

Üstelik Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan süreçte Almanya’nın ekonomik modeli daha da büyük bir darbe aldı. Bir sanayi ülkesi olan Almanya, üretimini sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu ucuz enerjiye artık aynı şekilde erişemiyor. Bunun sonucunda enerji maliyetleri arttı, sanayi üretimi zarar gördü ve fabrikaların kapanmaya başladığı bir dönem yaşandı. Almanya’nın buna alternatif olarak silah sanayisine yönelmesi ise sosyal devletin gerilemesiyle birlikte değerlendirilmeli.

Bugün toplumda ciddi bir adaletsizlik var. İnsanlar ne yiyip içeceğini, nasıl iş bulacağını, nasıl çalışacağını ve geleceğini nasıl kuracağını düşünüyor. Son derece mütevazı bir hayatı sürdürebilmek bile giderek zorlaşıyor. Buna rağmen mevcut siyasi partiler bu temel sorunlara yeterli cevap üretemiyor.

Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. İnsanların ekonomik sorunlar yaşaması, kendiliğinden ırkçı veya sağ radikal oldukları anlamına gelmez. Fakat bu sorunlara sistem içerisinde çözüm üretilemediğinde, insanların öfkesi başka yönlere kanalize edilebilir. Kapitalist sistem kriz dönemlerinde kendi sorumluluğunu gizleyebilmek için kullanışlı düşmanlar yaratır. Göçmenler, mülteciler, yoksullar ya da başka toplumsal gruplar bu süreçte hedef haline getirilebilir.

AfD’nin yükselişini de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. AfD, mevcut sistemden memnun olmayan insanların bir değişim talebiyle yöneldikleri bir parti. Bu, AfD’nin güvenilir veya demokratik bir alternatif olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, ırkçı ve sağ radikal bir parti olarak son derece tehlikeli. Ancak mevcut sistemin dışında bir şeyler değiştirme iddiası taşıdığı için, sistemden memnun olmayan insanların bir bölümünü kendisine çekebiliyor.

Peki bu öfke neden sola değil de radikal sağa yöneliyor? Bence bunun en önemli nedenlerinden biri, Almanya’da sol siyasetin bu insanlarla bağını büyük ölçüde kaybetmiş olması. Almanya Sol Parti’nin de içinde bulunduğu ana akım siyaset, uzun zamandır AfD karşıtlığını temel argümanı haline getirdi. İnsanların ekonomik sorunlarına, sosyal devletin gerilemesine ve sınıfsal hoşnutsuzluğuna cevap vermek yerine, onlara çoğu zaman yalnızca AfD’ye oy vermemeleri gerektiği söylendi.

Mevcut partiler kendilerini sistemin devamlılığını sağlamakla sınırladıkça, sistemden memnun olmayan insanlar kendilerine bir çıkış yolu arayacaklar. Bu çıkış yolu sağa da yönelebilir, sola da. Fakat sol siyaset bu insanların sorunlarını ele almazsa, onları sağa kaptırma ihtimali giderek artar.

AfD’nin özellikle Doğu Almanya’da çok daha güçlü olmasının arkasında hangi tarihsel ve toplumsal nedenler var?

AfD’nin Doğu Almanya’da daha güçlü olmasını anlamak için öncelikle Almanya’nın birleşme sürecine ve bu sürecin Doğu Almanlar üzerinde yarattığı sonuçlara bakmak gerekiyor. Duvar’ın yıkılmasıyla birlikte Doğu ve Batı Almanya’nın eşit refah seviyesine sahip olmadığı bir ülke ortaya çıktı. Doğu Almanya’da yaşayan yurttaşlar, yalnızca ekonomik olarak değil, kültürel açıdan da ayrımcılığa uğradıklarını ifade ediyorlar. Bu durumun bugün hâlâ devam eden sonuçları var.

Birleşme sonrasında Batı Almanya’nın ekonomik ve siyasi düzeni Doğu’ya taşındı. Doğu’daki fabrikalar, işletmeler ve gayrimenkuller büyük ölçüde Batı’dan gelen sermayenin kontrolüne geçti. Batılılar Doğu’ya geldiklerinde, bulabildikleri çok sayıda apartmanı ve mülkü uygun fiyatlarla satın aldılar. Doğu Almanlar ise Batı’ya geçip geri döndüklerinde, doğup büyüdükleri yerlerde ekonomik olarak tutunabilmek için sahip oldukları imkânların giderek azaldığını gördüler.

Bu sürecin sonucunda Doğu Almanya’da yaşayan insanlar kendilerini hiçbir zaman tam anlamıyla eşit yurttaşlar olarak hissedemediler. İş görüşmelerinde doğum yerleri nedeniyle işe alınmadıklarını söyleyen insanlar var. Doğu ve Batı Almanya’daki ücretleri karşılaştırdığımızda da bu eşitsizlikleri görüyoruz. Yaşam koşulları bakımından ciddi farklar bulunuyor.

Bütün bunlar, Doğu Almanların yalnızca ekonomik olarak değil, toplumsal ve kültürel olarak da kendilerini dışlanmış hissetmelerine yol açıyor. Bu insanların bir kısmı, birleşme sonrasında kendi hayatlarının, kendi deneyimlerinin ve kendi geçmişlerinin değersizleştirildiğini düşünüyor. Dolayısıyla AfD’nin Doğu Almanya’da güçlü olmasını yalnızca güncel ekonomik krizle açıklayamayız. Burada birleşme sürecinin yarattığı tarihsel eşitsizliklerin, kültürel ayrımcılığın ve toplumsal dışlanmışlık hissinin de önemli bir rolü var.

Fakat bu tarihsel ve toplumsal nedenleri anlamak, AfD’nin ırkçı ve sağ radikal politikalarını meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu insanların neden böyle bir partiye yöneldiğini anlamak, onları yeniden kazanabilmek için gerekli. Çünkü insanlar kendilerini görülmüyor, anlaşılmıyor ve sürekli olarak aşağılanıyor hissettiklerinde, kendilerine bir çıkış yolu sunan siyasi hareketlere yönelebiliyorlar.

AfD seçmenini yalnızca “ırkçı”, “cahil” ya da “anlamayan” bir kitle olarak görmeden, ırkçılığı ve göçmen karşıtlığını meşrulaştırmaksızın bu seçmenlerle yeniden siyasal bağ kurmak mümkün mü?

Bence bu insanlarla yeniden siyasi bağ kurmak için henüz geç değil. Fakat bunun için mevcut siyasi partilerin kendilerini sorgulamaları ve yeni bir siyasi hareketin ortaya çıkması gerekiyor. Çünkü Almanya’da ana akım siyasetin yürüttüğü dışlama ve linç kampanyaları, AfD seçmenini mevcut partilerden daha da uzaklaştırdı.

Şöyle düşünün: Bir siyasi partiye oy veriyorsunuz. Sonra politikalarından memnun kalmadığınız için o partinin tasvip etmediği başka bir siyasi partiye oy veriyorsunuz ve bir anda sizi Nazi olarak yaftalıyorlar. Bunu yapan da sizin eski partiniz. O zaman vatandaşın aklında şu soru beliriyor: Ben size oy verdiğim sürece mi meşruyum? Sizi desteklediğim sürece mi iyi bir insanım? Sizi terk eder etmez beni Nazi olarak yaftalayıp aşağılıyor musunuz?

AfD seçmeninde de bunu görüyoruz. Bu insanların bir bölümü AfD’ye başlangıçta bir tepki oyu olarak yönelmiş olabilir. Fakat bugün AfD’ye daha ailevi, daha duygusal bağlarla bağlandıklarını görüyoruz. Artık yalnızca bir siyasi partiye oy vermiyorlar; kendileri için bir ev, bir aile gibi gördükleri bir yapıya bağlanıyorlar. Bunun sebeplerinden biri de Almanya’daki muhalefetin bu insanları görmezden gelmesi ve ekonomik krizin, savaş ortamının ve sosyal devletin gerilemesinin herhangi bir şekilde çözülememesi.

Bu noktada BSW’nin, yani Sahra Wagenknecht Birliği’nin önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. BSW, Almanya Sol Parti’den ayrılan ve daha klasik anlamda sol siyaset yapmak isteyen bir ekip tarafından kuruldu. Kendilerini kültürel olarak muhafazakâr, ekonomik olarak sol bir çizgide tanımlıyorlar. Bu yaklaşımın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü BSW, insanlara yalnızca AfD’ye karşı çıkmayı önermiyor. İnsanların ne yiyip içeceği, bu ülkenin nasıl üretim yapacağı, ekonomik olarak zor durumda olan halkın durumunun nasıl düzeltileceği gibi temel sorulara cevap arıyor.

AfD ile BSW arasında elbette çok önemli farklar var. Fakat ikisinin de mevcut sistemden memnun olmayan insanların değişim talebine cevap vermeye çalıştığını söyleyebiliriz. BSW’nin AfD’ye karşı yaklaşımında da bunu görüyoruz. BSW, AfD bir şey söylediği için otomatik olarak onun karşısında durmayı reddediyor. Eğer AfD gökyüzü mavi diyorsa ve gökyüzü gerçekten maviyse, bizim de bunu söylememiz gerekir diyor. Çünkü sırf AfD söylüyor diye doğru olanı reddedersek, gökyüzüne bakan insanlar da bizi yalanlayacaklar ve inandırıcılığımızı kaybedeceğiz.

Bu noktada sol siyaset açısından çok önemli bir sorumluluk var. Değişim talebi solcular tarafından dile getirilmezse, sola kazandırılabilecek insanlar çok hızlı bir biçimde sağa da kazandırılabilirler. Bu insanları kaybedebiliriz. Radikalleşerek çok tehlikeli yerlere de gidebilirler. Dolayısıyla AfD seçmenini yeniden kazanmak istiyorsak, onları yalnızca ırkçı veya cahil olarak yaftalamak yerine, yaşadıkları sorunları anlamamız ve bu sorunlara gerçek siyasi cevaplar üretmemiz gerekiyor.

Bugün Almanya’da ekonomi, sosyal devlet, göç, savaş ve silahlanma politikaları açısından nasıl bir alternatif üretilmesi gerekir?

Almanya’nın insanlar için daha yaşanabilir bir ülke haline gelebilmesi için öncelikle mevcut sistemin devamlılığını sağlayan politikaları sorgulamak gerekiyor. Bugün Almanya’da yaşadığımız ekonomik kriz, sosyal devletin gerilemesi, savaş ve silahlanma politikaları birbirinden bağımsız sorunlar değil. Bunların hepsi aynı sistemin içerisinde ortaya çıkan ve birbirini besleyen sorunlar. Dolayısıyla Almanya’nın geleceğine ilişkin bir alternatif üretilecekse, bu sorunları birbirinden ayrı değil, bir bütün olarak ele almak gerekiyor.

Öncelikle ekonomik olarak yeniden üretime önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir sanayi ülkesi olan Almanya’nın üretimini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiye erişebilmesi gerekiyor. Üretimin gerilemesi, fabrikaların kapanması ve insanların çalışma koşullarının kötüleşmesi, toplumun refahını doğrudan etkiliyor. Almanya’nın ekonomik geleceği silah sanayisine ve savaşların devamlılığına bağlanmamalı. Ülkenin ekonomik kapasitesi, insanların yaşam koşullarını iyileştirmek için kullanılmalı.

Bununla bağlantılı olarak silahlanma politikalarının sona ermesi ve diplomasinin öncelik kazanması gerekiyor. Almanya’nın silah sanayisine yaptığı yatırımlar, dünyanın çeşitli bölgelerinde insanların öldürülmesine ve memleketlerinin yaşanmaz hale gelmesine katkıda bulunuyor. Bu savaşlar sonucunda göç hareketleri oluşuyor. Almanya gibi ülkeler de daha sonra bu göç hareketlerinin sonuçlarıyla karşılaşıyorlar.

Eğer Avrupalı devletler dünya üzerinde barışın söz konusu olmasını istiyorlarsa, öncelikle ellerini o ülkelerden çekmelidirler. O ülkelerin bağımsızlıklarına saygı duymalıdırlar. Bir siyasi çatışma veya gerginlik söz konusu olduğunda, askeri müdahale ve silahlanma yerine siyasi güçlerini kullanarak tarafları masaya oturtmalı ve diplomatik süreçleri işletmeye davet etmelidirler. Almanya’nın hâlâ böyle bir siyasi gücü var. Bunu kullanması gerekiyor.

Göç, toplumun konuşması gereken bir konu. Sol siyaset göçü yorumlamazsa, sağ siyaset yorumluyor. Göçün konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünen insanlar da sağcılara gidiyorlar. Bunu Türkiye’de de görüyoruz, Almanya’da da. Dolayısıyla göçü soldan ele almak, göçmenleri düşmanlaştırmadan, bu olgunun toplumsal sonuçlarını anlamaya çalışmak gerekiyor.

Sosyal devletin yeniden etkin kılınması da Almanya’nın geleceği açısından vazgeçilmez. İnsanların bir ev ve bir arabadan oluşan mütevazı bir hayatı sürdürebilmek için ömür boyu çalışmak zorunda kalmadığı, çalışma koşullarının iyileştirildiği, insanların ekonomik olarak güvende hissedebildiği bir toplum yaratmak gerekiyor. Sosyal devletin gerilemesi, insanların mevcut sistemden uzaklaşmasına ve kendilerine başka siyasi çıkış yolları aramasına neden oluyor.

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için Almanya’nın NATO’dan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsızlığını kazanması gerektiğini düşünüyorum. Almanya ekonomik olarak kendi başına bir şeyler üretmeye ve yapmaya muktedir bir ülke. Fakat kendine ait sözü olmayan ve kendi geleceğini belirleyemeyen ülkeler, siyaset yoluyla sorunlara çözüm bulamazlar. Almanya’nın kendi geleceğini belirleyebilen, kendi dış politikasını oluşturabilen ve kendi ekonomik kapasitesini kendi halkının refahı için kullanabilen egemen bir ülke haline gelmesi gerekiyor.

Dolayısıyla asıl problem de bu. Almanya’nın öncelikle kendi geleceğini belirleyebilme kapasitesini yeniden kazanması gerekiyor. Ekonomik olarak üretime önem veren, sosyal devleti etkin kılan, savaşları diplomatik yollarla sona erdirmeye çalışan, silahlanma yerine barışı savunan ve göç meselesini soldan ele alan bir siyaset ancak bu şekilde mümkün olabilir. Irkçılık, AfD ve bugün yaşadığımız diğer sorunlar, kendi başlarına çözülemeyecek sorunlar değil. Fakat çözülebilmeleri için önümüzdeki engeli aşmamız gerekiyor. O engel de sistem.

  • Zeynep Altıok

    Önerilen Yazılar

    Meydanların Kaydı, Kamusal Sanat ve Eylem Repertuarları: Can Memiş ile ACT/ART Üzerine

    Kamusal alanların ve meydanların güngeçtikçe daraldığı, toplanma özgürlüğünün baskı altına alındığı bir dönemde, meydanların ve kamusal hafızanın kaydını tutmak hayati bir arşiv çalışmasına dönüşüyor. ACT/ART bu noktada kıymetli bir arşiv…

    devamını oku
    “Futbol queer-feminist mücadeleden bağımsız düşünülemez”

     Futbol, tribünlerden kulüp yönetimlerine kadar uzanan politik ve toplumsal bir alan. Bu alan, uzun yıllardır erkek egemen yapının etkisi altında şekilleniyor. LGBTİ+’lar futbolun farklı alanlarından sistematik biçimde dışlanıyor. Cinsiyetçi, ırkçı…

    devamını oku