Kayıp Zamanın İzinde Bir Hatıra Olarak Var Olmak

“Camda hiçbir şeyin tutunamaması, öylesine sert ve pürüzsüz bir malzeme olması boşuna değil. Aynı zamanda soğuk ve tarafsız. Camdan nesnelerin “aura”sı yoktur. Cam zaten gizemin düşmanıdır.” (Byung Chul-Hun, Anlatının Krizi, s.26) 

Hız ve çabuk tüketimin norm haline geldiği bu çağda ne hikâyenin ne dinlemenin eski tadı kalmamıştı. Kendimize her gün tüketecek yeni dertler arıyor günün sonunda ne aramanın ne dert edinmenin bir önemi kalıyordu. Tüketimin yalnızca maddi olanla sınırlı kalmadığı bu zamanda belki de insana ait en temel olguları da yitiriyorduk. Bazı anlarda aklıma gelen belki de en alakasız bağlamlarda kafamın içinde belirlen kimi kokularda kimi bazı seslerde gizli bir “şey” vardı. İrademin kesinlikle dışında olan bu “şey” tıpkı Proust’un Madler kekini çaya banıp çaydan bir yudum aldığında hissettiğine bir o kadar yakındı. Aklımda belirledikten sonra çoğu zaman üzerine düşünmeme rağmen tam olarak nereye ait olduğunu bulamıyordum. Proust’un belirsizlik içinde çırpınıp yok olmasından korktuğu gibi bende bu “şey” in nereye ait olduğunu arıyordum. Zaten hali hazırda içine doğduğum bu dünya çok da bu “şeylerin” peşine düşmemi desteklemiyordu. Ben tüketmeli, tüketmeyi tüketmeli günün sonunda boş bir market sepetine dönüşmeliydim. Bana, geçmişime ait her nesne mevcut aurasını/halesini kaybediyordu. Zaten bu halenin içindeki canavar benim isteğimle uyanamazdı. Her şeye sahip olmayı istiyor sahip olamadığım her şeyi arzuluyor ve eğer olur ya sahip olursam cam kadar kırılgan ve belki o kadar tarafsız oluyordum. Şeffaf olmak arkamda nelerin olduğunu gösterse de herhangi bir renge ait olamamamın sancısını taşıyordum. Sosyal platformlarda pazarlanan mutlu olmanın peşinden ilerliyorduk. Mutluluğu anlık bir olay sanarken elimizde ne renk ne hikâye kalıyordu. Kendi hafızamıza içleri boşaltılmış şeyler kaydederken hatıramızda nelerin kaldığını kaçırıyorduk. Doğrusu hatıranın peşine düşülecek ve sonra arzu edilen bir nesne gibi elde edileceğini düşünmüyordum. Zaten artık bana ait olmayan hatıram tıpkı sürekli ulaşmak istediğim bir ufuk gibiydi. Ulaşmak istiyordum ama bunu istemenin aslında beni ne kadar uzaklaştıracağını bilmiyordum. Proust’un dikkatlice dalıp gitmelerine içinde bulunduğum bu uçlarının nereye değdiğini bilmediğim sarkıt müsaade etmiyordu. Derinleşme isteğime müsaade etmeyen bu sarkıt beni daha da şeffaf bir hale getiriyordu. Byung-Chul Han’ın da Anlatının Krizi kitabında bahsettiği bu tüketim belki de derinleşmenin en büyük düşmanıydı. Enformatik bu çağda yalnızca derinleşmenin değil dinlemenin de önü kesiliyordu. Anlatmanın önceden dinlemekten daha önemli olduğunu sanırken aslında dikkatlice dinlemenin bireyde çok da etkili bir süreci başlattığını anlamıştım. Dinleyen biri var mıydı artık? Ya da ben kendimi ne kadar dinliyordum? Sadece tüketmek için mi dinliyordum yoksa? Şu an bilebilir miyim bu sorunun cevabını bilmiyordum ama artık tüketmek için değil hayatın çarkında yaşamaktan tükenmek istiyordum. Madler kekini çaya banmalı küçük dünyamın sınırlarını zorlamalı kaçtıkça detayları hatırlamalıydım. Nesnelerin peşini bırakmalı belki de içine yatan canavarı uyandırmalıydım. Bunu yapabileceğim zaman da tükenirken ölümün ne denli yakın ve ne denli uzakta olduğunu hatırlamalıydım. Zaten ölüm varken çerçeveleri ile sarmışken hatırlamam da yalnızca ölümün izin verdiği kadardı. Ölüm varken günün sonunda bu kadar zaman yoktu. Ölüm bizi ararken ondan hem kaçıp hem hatıraların gizli olduğu tüm nesneleri bulmak olanaksız bir hal almıştı. Geçmişi hatırlama isteğimiz de tıpkı bu nesneler gibi bizim dışımızda gerçekleşmişti. Bir gün çok da severek ısırmadığımız bu tesadüfi kek belki de bizim çıkış kapımız olacaktır. Bizim de alacağımız bir ısırık tüm taşların yerine oturmasını sağlayacaktır. Zaten bize sunulan Proust’un deyimiyle tembellik belki de tüketimin olanın hatıra olduğunu anlayacak, günün alakasız saatlerinde duvara dalacak aklımızı yiyip bitirecek o hatıranın peşinden koşmalıydık belki de. Her şeyin anlamını yitirdiği bu düzende kendimizi düzenin dışında bırakıp hatıraların tüm hayat boyunca bizi kurtaracak birer sığınak olarak kalmasını sağlayacaktık. Tüketim için olanın kırılganlığında paramparça olup hiçbir yerimiz kanamadan oradan kurtulmalıydık.

Kaynakça 

Han,Byung-Chul,(2024), Anlatının Krizi, [çev.Murat Erşen], Ketebe Yayınevi, s. 26,

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ların Tarafı, çev. Roza Hakmen, İstanbul:YKY,1999,s. 49-53

 

  • İrem Ünal

    Önerilen Yazılar

    COĞRAFİ KEŞİFLERDE “UYGAR” VE “BARBAR” KADIN TASAVVURU

    Bedenin Coğrafyası: Çıplaklık ve Korse Arasındaki Uçurum     Günümüzde çeşitli araştırmalarda, görsellerde ve eleştirilerde “uygar” ve “barbar” ayrımı üretilirken karşımıza belirli imgeler çıkıyor. Bunların arasında benim açımdan en dikkat…

    devamını oku
    Vaftiz Esaret

    Yaşanmamış bir bütün Sözün yarım kalışıyla Kararır haykırışlar Yenilenen ömürlerle inat gibi Günah gibi Sırf namusuna değer diye Düzeltilmiş bir kurallar bütünü Doğumun masumiyeti Büyümenin vaftiziyle son bulur Bir nizam…

    devamını oku